Kamal Soleimani: Kıro'nun Türk Cumhuriyeti'ni Demokratikleştirme Misyonu

Kamal Soleimani: Kıro'nun Türk Cumhuriyeti'ni Demokratikleştirme Misyonu

.

A+A-

Kamal Soleimani

"Kıro" figürünün ve aklının Türk Cumhuriyeti'ni "demokratikleştirme" arzusu, en masum yorumuyla bile Frantz Fanon'un sömürgeleştirilmiş özneye ilişkin şu meşhur tespitini hatırlatmaktadır: "Siyah adam beyaz olmak ister" (Fanon 2008, 3). Fanon'un kastettiği yalnızca kültürel taklit değildir; sömürgeleştirilmiş öznenin, kendi insanlığını sömürgecinin dünyasına dahil olmakta araması, onun değerlerini içselleştirmesi ve sonunda kendi varlığını ancak egemenin aynasında tanıyabilmesidir. Kırolaşma dediğim olgu tam da budur. Kürt olarak özgürleşmeyi değil, Türk olarak kabul görmeyi hedefleyen; Kürt siyasal öznesini güçlendirmeyi değil, onu Türk Cumhuriyeti'nin makbul vatandaşlığı içinde eritmeye çalışan bir bilinç halidir.

Bu nedenle Öcalan'ın talimatıyla İstanbul'da düzenlenen ve amacı güya "Türk Cumhuriyeti'ni dönüştürmek" olarak sunulan konferans, gerçekte Türk Cumhuriyeti'nin Kürtler tarafından dönüştürülmesinden çok, Kürtlerin Türk Cumhuriyeti tarafından dönüştürülmesinin sahnesi görünümündedir. Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri Kürtlere yöneltilen temel çağrı değişmemiştir: Kürt olarak kalabilirsin ama siyasetsiz bir Kürt olarak; folklorik bir unsur veya kültürel bir renk olarak. Fakat Kürt milleti adına konuşmaya, kolektif hak talep etmeye, ulusal varlığını siyasi bir özne olarak savunmaya kalktığın anda sistem seni tehdit olarak tanımlar. Söz konusu konferansın ironisi de burada yatmaktadır: Türk Cumhuriyeti'ni demokratikleştirmek iddiasıyla yola çıkanlar, Kürtlerin siyasal özne olarak var olma hakkını değil, Kürt siyasetinin tasfiyesini ve Türk Cumhuriyeti'yle bütünleşmesini tartışmaktadırlar.

Bu bağlamda, toplantıya davet edilen bazı "Kürt kökenli" akademisyen ve "kanaat önderlerinin" rolü ayrıca dikkat çekicidir. Antikolonyal literatürde "yerli bilgi veren" (native informant) olarak adlandırılan bu figürler, sömürgeleştirilmiş toplum adına konuştuklarını iddia ederken, gerçekte egemen merkezin kabul edilebilir bulduğu sınırlar içinde konuşurlar. Kimi, Öcalan'ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısıyla Kürt siyasetinin tasfiyesini "minimalist strateji" olarak teorize etmekte; kimi, Kürtlerin en temel kültürel ve siyasal hak taleplerini "aşırı milliyetçilik" olarak niteleyen Bahçeli'yi barışın mimarı ilan edebilmektedir. Kimileri ise her gün ekranlarda bu sürecin Kürtlerin lehine işlediğini anlatmaya çalışarak, kırolaşmayı tarihsel bir teslimiyet biçimi olmaktan çıkarıp ileri bir siyasal bilgelik örneği gibi sunmaktadır.

Oysa aynı Türkiye'de sıradan bir Kürt, yalnızca Kürt milletinin varlığını savunduğu için PKK ve "terör"le ilişkilendirilebilmekte, soruşturulabilmekte veya hapsedilebilmektedir. Ali Çeven örneğinde olduğu gibi, bir insanın yalnızca "Kürt milletini inkâr edemezsiniz" demesi bile ağır işkence ve sonuçlar doğurabilmektedir. Buna karşılık Kürtlüğün siyasi anlamını reddeden, Kürtleri millet olmaktan çıkaran ve Kürt siyasetinin tasfiyesini savunan bir çizginin devlet tarafından teşvik edilmesi şaşırtıcı değildir. Çünkü sorun hiçbir zaman yalnızca Kürt olmak olmamıştır; sorun, Kürt olarak kalmakta, Kürt milleti adına konuşmakta ve Kürtlüğü siyasetsizleştirmeyi reddetmekte ısrar etmektir.

Bu çifte standardın mantığı, Türk devleti açısından makbul Kürdün, Kürtlüğü inkâr eden veya onu siyasal içeriğinden arındıran Kürt olmasında yatar. Nitekim Öcalan yalnızca Kürtlüğü inkar etmekle kalmamış, kendi ifadeleriyle şu çarpıcı itirafta bulunarak kıro aklının ulaştığı en ileri noktayı temsil etmiştir:

"Ben halis muhlis bir Kürt değilim. Ve kendimi hep Türk'ten daha iyi Türk hissederim yani ve bunu her zaman da söyledim. Hiçbir milliyetçi Türk hatta benden kendini daha iyi Türk saymasın. Bunu da televizyonlarda ilan ettim. Her şeyimi Türkçe yürütüyorum. Pratik olarak bir Türküm."

Bu noktada Kürtlük artık savunulan bir kimlik değil, aşılması gereken bir eksiklik; Türklük ise ulaşılması gereken evrensel norm haline gelir. Fanon'un tespitinin Kürdistan'daki karşılığı da tam olarak budur: Kıro, Kürt olarak özgürleşmek istemez; Türk olarak kabul edilmek ister. Ancak kırolaşma yalnızca psikolojik ya da kültürel bir yönelim değil, aynı zamanda belirli bir devlet ve egemenlik tasavvuruna dayanır. Kürtlerin özgürleşmesini Kürt siyasal öznesinin güçlenmesinde değil, Türk Cumhuriyeti'yle bütünleşmesinde gören bu yaklaşımın kurumsal mantığı, Öcalan'ın devletle kurduğu ilişkide en açık biçimde ortaya çıkmaktadır.

Kıro aklının en belirgin özelliği de buradadır: Kürtlerin özgürleşmesini Türk Cumhuriyeti'nin dönüşümüne, Kürt siyasetinin geleceğini ise devletin yeniden yapılandırılmasına bağlamak. Öcalan'ın tahayyülündeki bu "sevgili Türk Cumhuriyeti" projesi incelendiğinde, istihbarat bürokrasisine atfedilen rolün basit bir müzakereyle açıklanamayacağı; çok daha derin bir ontolojik uyum rejiminin devrede olduğu görülür.

Bu zihinsel çerçevede, dünyanın en ırkçı anayasal düzenlerinden birini temsil eden ve 1924'ten itibaren, bilhassa da 1980 sonrasında Kürtlüğün kurumsal tasfiyesinin temel planı (blueprint) olarak işlev gören Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın yol açtığı tarihsel yıkım ile Kürtlerin kültürel, zihinsel, dilsel ve tarihsel varlığına yönelik topyekûn imha süreci adeta görünmez hale gelir. Öcalan'ın bu anayasal düzenle hesaplaşmak yerine ona yönelik esaslı bir eleştiri geliştirmemesi tesadüfi değildir. Çünkü üstlendiği tarihsel rol, devletle çatışmanın değil, devletin korunmasının rolüdür. Daha da önemlisi, tarihsel olarak "Kürtlüğün mezbahası" işlevi görmüş olan MİT'in korunması, onun söyleminde Türk Cumhuriyeti'nin korunmasıyla özdeşleşmektedir. Zira onun gözünde MİT'in muhafazası, özünde o sevgili Türk Cumhuriyeti'nin muhafazası demektir.

Bu rejimde devlet, mutlak bir karşıt olarak değil; dönüştürülebileceği, hatta yeniden inşa edilmesi gereken bir merkez olarak kavramsallaştırılır. Öcalan'ın İmralı Notları'nda MİT'e atfettiği nitelikler son derece belirleyicidir. MİT, onun söyleminde askerî vesayetten kurtulmuş, "reforme olmuş", hatta "direnişçi" bir kurum olarak yeniden tanımlanır. Bu, kuruma yönelik basit bir sempati ifadesi değil; devletin güvenlik aygıtını meşru, akıllı ve çözüm üretici bir özne olarak yeniden kurma girişimidir. Nitekim Öcalan, kendisini yalnızca barış sürecinin değil, bizzat MİT'in de kurtarıcısı olarak konumlandırarak, kurumu Türk Cumhuriyeti'nin adeta son kalesi olarak yüceltir:

“Darbeyi önledim. MİT'i düşürselerdi Türkiye'de tüm kaleler düşmüş olacaktı” (İmralı Notları, s. 17).

Burada tarihsel olarak Kürtlüğün imhasıyla özdeşleşmiş bir kurum, eleştirilmesi gereken bir baskı aygıtı olarak değil; ne pahasına olursa olsun korunması gereken bir "devlet kalesi" olarak temsil edilmektedir.

Kurumsal düzeyde MİT'e yüklenen bu tarihsel misyon, bireysel aktörlere yönelik değerlendirmelerde de aynı uyum rejimi içinde açıkça karşımıza çıkar. Öcalan'ın Hakan Fidan ve Emre Taner'e yönelik sistematik övgüleri—onları "entelektüel", "samimi", "usta", "devlet içindeki iki akıllı insan" gibi sıfatlarla nitelemesi (örn. s. 45, 99, 190, 225)—kişisel bir beğeninin çok ötesindedir. Bu figürler, devletin "yenilenmiş" ve "makul" yüzünü temsil eder.

Aynı mantıksal silsileyle, devletin tarihsel olarak sorumlu tutulduğu olaylara ilişkin yorumlar da bu perspektifle şekillendirilir. Sakine Cansız cinayeti gibi son derece kritik olaylarda dahi MİT'in sorumluluğu sistematik biçimde reddedilir; suç "paralel yapı"ya ya da başka odaklara havale edilir (s. 17, 242). Roboski, Paris ve 6–7 Ekim gibi vakalarda da benzer bir savunma hattının kurulması, bu söylemin bütünlüklü ve bilinçli bir siyasal pozisyon olduğunu göstermektedir.

Bu siyasal ve ontolojik uyum, Kürt siyasetinin örgütsel yeniden yapılandırılmasına ilişkin anlatılarda da belirleyicidir. İlişkinin en çarpıcı boyutu KCK'nin kuruluşuna dair anlatıda ortaya çıkar. Öcalan, KCK'nin Emre Taner döneminde, devletle yürütülen görüşmeler ve belirli mutabakatlar çerçevesinde inşa edildiğini açıkça ifade eder:

“PKK illegal kalıyor. Legal örgütü KCK olarak kuracaktım” (s. 421).

Bu ifade, devletle kurulan ilişkinin taktiksel bir manevra olmadığını; Kürt siyasetinin devletle uyumlu biçimde yeniden çerçevelendiğini kanıtlamaktadır. Aynı zihniyet, Kobani'nin IŞİD'den kurtuluşunun dahi MİT'in "özel müdahalesine" bağlanmasında da kendini gösterir (s. 406). Böylece istihbarat aygıtı, yalnızca barış sürecinin değil, sahadaki direnişin de belirleyici ve lütfedici öznesi olarak sunulmaktadır.

Bütün bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde, karşımıza çıkan şey devletle yürütülen taktiksel bir ilişki değil, Türk Cumhuriyeti'nin siyasal ve ahlaki üstünlüğünü veri kabul eden daha kapsamlı bir asimilasyon ve uyum mantığıdır. Türk Cumhuriyeti, devlet ve güvenlik bürokrasisi artık yalnızca müzakere edilen yapılar değil; Kürt siyasetinin geleceğinin ve "kıro" aklının tasfiye projesinin tasarlandığı temel referans çerçevesi haline gelmiştir.

Bütün bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde, karşımıza çıkan tablo devletle yürütülen taktiksel bir ilişkiden ziyade, Türk Cumhuriyeti'nin siyasal ve ahlaki üstünlüğünü veri kabul eden çok daha kapsamlı bir uyum mantığıdır. Türk Cumhuriyeti, devlet ve güvenlik bürokrasisi artık yalnızca müzakere edilen yapılar değil; Kürt siyasetinin geleceğinin tasarlandığı temel referans çerçevesi haline gelmektedir.

Sonuç olarak, Öcalan'ın devletle kurduğu ilişki, klasik anlamda eşitler arası bir pazarlık olarak kavranamaz. Burada söz konusu olan, devletin Kürt siyasetini ontolojik olarak "terör" kategorisine indirgeme yetkisini fiilen kabul eden ve Kürt siyasetini bu daraltılmış alan içinde yeniden tanımlayan bir asimilasyon rejimidir. Bu nedenle mesele yalnızca devletle müzakere etmek değil; devletin Kürtler adına konuşma ve Kürtlüğün sınırlarını belirleme yetkisini peşinen tanımaktır.

"Kıro" aklının ve bugün onun adına düzenlenen konferansların temel işlevi de tam bu noktada açığa çıkmaktadır. Amaç Türk Cumhuriyeti'ni Kürtlerin talepleri doğrultusunda dönüştürmekten çok, Kürtleri Türk Cumhuriyeti'nin kabul edilebilir sınırları içerisinde yeniden şekillendirmektir. Fanon'un sömürgeleştirilmiş özneye ilişkin gözlemi bir kez daha hatırlanacak olursa; burada Kürtlerin kendi kimlikleriyle özgürleşmesinden ziyade, Kürtlüğün Türk Cumhuriyeti içinde erimesi ve egemenin normlarına uyarlanması söz konusudur. Kürt siyaseti ancak bu asimilasyonist çerçeve içinde temsil edilebilir hale gelirken, Öcalan da bu temsilin vazgeçilmez aracısı—ve dahi ön koşulu—olarak konumlandırılmaktadır.

Bugün eleştirel her pozisyonun kolaylıkla "ajanlık" ile suçlanabilmesi de bu bağlamda şaşırtıcı değildir. Zira meşru siyaset alanı artık Kürtlüğün kendi tarihsel ve siyasal talepleri tarafından değil, Türk Cumhuriyeti'nin makbul gördüğü sınırlar tarafından tanımlanmaktadır. Kıro aklının ulaştığı nihai nokta şudur: Kürtlerin Türk Cumhuriyeti'ni dönüştürmesini değil, bizzat Türk Cumhuriyeti tarafından dönüştürülmelerini yüce bir siyasal erdem olarak sunmak. Fanon'un sömürge aydınına dair tespitiyle ifade etmek gerekirse; burada özgürleşme, egemenin dünyasının ötesine geçmekte değil, tam aksine o dünyanın içinde kabul görme arzusunda yatmaktadır.

Tüm bu tarihsel ve siyasal tablonun ışığında sorulması gereken asıl soru şudur: Devleti ve özellikle tarihsel olarak Kürtlüğün mezbahası işlevi görmüş olan MİT'i, kendi metinlerinde en sistematik biçimde meşrulaştıran kimdir? Ve çok daha mühimi: Gerçekte Türk Cumhuriyeti'ni dönüştüren kimdir; Türk Cumhuriyeti tarafından dönüştürülen kimdir?

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.