Yunan Edebiyatında Kısa Bir Yolculuk
Her okur gibi, Antik Yunanı anlatan tarihi kitapların onlarcasını ve o meşhur filozofları ayırt etmeksizin büyük bir merak ve hayranlıkla okuduğumu ifade edeyim, ilk önce. Konu, Yunan edebiyatı. Kökeni sözlü geleneğe, mitolojiye dayanan Yunan edebiyatı Antik, Bizans ve Çağdaş dönemler olarak büyük bir gelişim gösterdiği yakından biliniyor. O dönemler mitoloji, kahramanlık ve felsefi arayışlarının harmanlandığı dönemdi.
M.Ö. 8. yüzyılda temelleri atılan bu Yunan edebiyatı, dünyanın en eski ve kesintisiz devam eden, batı edebiyatının da ana kaynağını oluşturan, Antik Çağ eserlerinden, modern dönemin Nobel ödüllü şairlerine dek uzanan köklü bir geçmişe sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Neyse, sadede geleyim: Bu kez, Antik Yunan çağına tekabül eden ve dünyaya yön vermiş olan birkaç enteresan olguya değineceğim.
Antik Yunan'ın binlerce yıllık bu muazzam edebi mirası; destanlar, tiyatro eserleri, modern şiir ve romanlarla dünya tarihine yön vermiş olduğu yakından biliniyor. Tıp dalında da öyledir ve simgesi de: Hipokrat'tır (M.Ö 460-370). Hipokrat, tıbbın babası olarak da biliniyor ve hâlâ her doktorun, diploma almadan önce hekimlik andı diye, ‘Hipokrat Yemini’ etmek zorunda olduğu da. Zira, Antik Yunan'ın o ünlü ve duayen hekimi olan Hipokrat, kendi zamanında tıbbı büyü, batıl inanç ve dini dogmalardan arındırarak gözlemsel ve rasyonel bir bilim hâline getirmişti.
Ve, filozoflarının dünya üzerindeki etkisi hâlâ devam etmektedir. Dolayısıyla, Antik Yunan filozofları; evreni mitolojik hikâyeler yerine akıl, gözlem ve mantıkla açıklamaya çalışarak batı felsefesinin de temel taşlarından biri hâline gelmişlerdir. Thales ile başlayıp Sokrates ile doruğa ulaşan bu antik dönem, Platon ve Aristoteles'in sistemli düşünceleriyle tüm insanlık tarihini de şekillendirmiş olduğu söylenmektedir.
Anlaşılan, felsefeye biraz daha değinmek icab edecek. Zaten, Antik Yunan diye dev bir felsefi kitap da okuyorum bu ara ve filozoflardan da bahsedince, aklıma Sokrates’in (M.Ö 470-399), o hazin sonla biten, sıradışı hayat hikâyesi geldi, kısaca anlatayım:
Atina'da geleneksel değerleri cesurca sorgulayan, özellikle de gençleri eleştirel düşünmeye teşvik eden Sokrates, dönemin yöneticileri tarafından bir tehdit olarak görülüyor, takip ediliyordu.
Onu dizginlemek, sesini kesmek, ortadan kaldırmak istediler. Senaryo hazır: "Gençlerin ahlakını bozuyor."
Sokrates’i hemen derdest edip idama mahkûm ettiler. Bu haksızlığa karşı gelenler de yok değildi. Bundan dolayı Atina yönetimi, sürgüne gitme veya düşüncelerinden vazgeçme gibi seçenekler sunmak zorunda kalmıştı. Lâkin Sokrates, ilkelerine sadık kalmayı tercih etmiş, ölmek pahasına prensibinden ödün vermemişti.
Atina’da, o dönemin yasalarına göre ölüm cezası alan kişilerin cezası infaz edilmeden önce bir süre daha hapis yatmaları gerekiyordu. Bu arada Sokrates'in sadık, genç öğrencileri şehirden kaçmasına olanak sağlayacak müthiş bir plan hazırladılar. Ancak o kaçmayı reddetti. Haksız yere verilmiş olan cezasını büyük bir sükûnetle karşıladı. Hatta, kendisine baldıran zehiri ile dolu olan tasını uzatan kişiyi bile, bir evliya gibi kutsadı ve o tası tereddüt etmeksizin kafasına dikti.
Ve İtalyan yazar Umberto Eco’nun Antik Yunan adlı dev eserinin 17. Sayfasında Perikles’in savaş sırasındaki enteresan söylevinin bir kısmını (Arka Kapak Bülteni) da aktarıp edebiyata, Homeros’un o eşsiz eserlerine geçeyim:
“Yönetim biçimimiz komşularımızın yasalarını örnek almaz, çünkü biz başkalarını örnek almaktan çok başkalarına örnek oluştururuz. Yönetim biçimimiz az sayıda insanın değil çoğunluğun sivil haklarına saygı duyulmasına izin verdiği için adına demokrasi denir. Şahsi ilişkilerimizi birbirimize zarar vermeden yaşarız ve kamusal hayatta başkalarına saygı gösteririz; yöneticilere ve haksızlıklara uğrayanları korumak için oluşturulan kurumlara ve özellikle yazılı olmamalarına rağmen onları ihlal edenlere utanç getiren saygımız, yasaları ihlal etmemize engel olur. [....]
Güzel olanı severiz, ama ciddiyetle ve kendimizi bilgiye adarız, ama zayıflık sergilemeden; zenginlikten de ahmakça bir kibirden çok, sunduğu eylem imkânından dolayı yararlanırız ve yoksulluk utanç verici değildir. Kamusal işlerle ve şahsi işlerle bir arada ilgileniriz, başka faaliyetler yürütsek bile kamusal çıkarları ihmal etmeyiz.”
(Editör-Umberto Eco: Antik Yunan-Tarih / Alfa Yayınları / 3. Baskı / 1271 sayfa. Çeviren: Leyla Tonguç Basmacı)
Bu adil adam, Perikles, ilk kez bu kitapta çok dikkatimi çekti ve biraz daha araştırma gereğini duydum:
Perikles (MÖ 495-429), Atina'nın Altın Çağı'nda önde gelen bir Yunan devlet adamı ve aynı zamanda da bir generalmiş. Atina'ya liderlik ettiği periyotta, yalnız şehrinin kaderi üzerinde değil, yaşadığı dönemin ve hatta ölümünden sonra bile bütün Yunan tarihi üzerinde yarattığı olumlu tesir nedeniyle “Perikles Çağı” diye tarihe, gayet hümanist bir şekilde damgasını vurmuştur. Perikles, adil bir devlet adamıdır. Günümüz dünyasında da böyle adil devlet adamlarının / yöneticilerinin başa gelmesini dileyip asıl konuya, edebiyata geçeyim:
Evet, Antik çağlardan günümüze uzanan bu çarpıcı Yunan edebiyatı, destanlardan felsefeye, tiyatrodan modern şiire kadar batı, hatta dünya edebiyatının temel taşlarını oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Üç bin yıl önce, İlyada ve Odysseia destanları ile başlayan bu köklü yolculuk, çağlar boyu evrim geçirmiş ve bu derin, edebi miras muazzam bir biçimde zenginleşmiştir.
Bu eşsiz İlyada ve Odysseia destanlarını yazan Homeros'un nereli olduğu belli değildir. M.Ö 8. Yüzyıl civarında yaşadığı kabul ediliyor ve bazı kaynaklara göre, İzmir civarında yaşamış olduğu tahmin edilse de, aslında nereli olduğu net olarak hâlâ bilinmiyor. Homeros’un hayatı hakkında çok az bilgi vardır ve bazı tarihi kaynaklardan, “Gözleri görmeyen, gezgin bir ozan,” olarak geçiyor.
Homeros’un kaleme aldığı, epik şiirin temelini oluşturan bu Alabildiğince çarpıcı olan İlyada ve Odysseia destanları, Truva Savaşı'nı ve kahraman Odysseus'un eve dönüş macerasını anlatıyor. Yunan halkı bu değerli eserlere kutsal kitaplar, kavim ansiklopediler gibi önem veriyor. Nitekim bu destanlar, batı edebiyatının da ilk ve en büyük eserleri olarak addediliyorlar. Bu destanların niteliğini birçok kişiden dinlemiştim. Zaten Yaşar Kemal öve öve bitiremiyordu bir şöyleşide. En nihayetinde ben de alıp okumaya başladım. Gerçekten de bu destanlar, şiir gibi akıp gidiyordu; zevkle okumuştum. Herhalde en son ben okumuşum, lâkin isabet olmuştu, anlatayım:
Öylesine akıp gidiyordu ki, “Homeros'un başka eserleri de var mı?” diye merak edip, araştırmıştım. Yoktu, lâkin çocuklar için hazırlanmış küçük bir kitap vardı: Homeros Çocuklar İçin İlyada. Can yayınları.
O ara anadilde çocuklar / gençler için kitaplar / romanlar yazmayı düşünüyor, Kürtçe gramerini net olarak öğrenmeye çalışıyordum ve “Faydalı olur,” diye hemen bir tane sipariş etmiştim. Çok geçmeden kitap geldi ve defalarca okudum. Ayrı konu, ayrı dil ve kültür olmasına karşın, kitap, çok faydalı oldu; çocuklar / gençler için ard arda tam üç harika, şiirsel eser betimledim: Rovîyê Xasûk (Almanca versiyonu: Der schlaue Fuchs) Gavanê Kal ve Para Şêr. Evet, ilham gelmişti. Dolayısıyla, değerli Ozan Homeros’un eserleri herkese esin kaynağı olduğu gibi bana da esin kaynağı olmuştur.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.