Mahmut Bilen
Acaba PKK denilen örgüt hiç ortaya çıkmamış olsaydı, Kürt halkı bu kadar büyük bedeller öder miydi?
Ya da başka bir ifadeyle; PKK'nin Kürt kimliği üzerinden kendisini meşrulaştıran söylemi ve örgütlü mücadelesi olmasaydı, Kürt halkının evlatları, malları ve canları bu kadar ağır bir bedelle karşı karşıya kalır mıydı?
Elbette Kürt halkının özgürlük ve hak arayışı PKK ile başlamadı.
PKK'nin kurulduğu dönemde ve öncesinde KUK, DDKD, Rizgarî, Ala Rizgarî, Kawa, Peşeng ve Özgürlük Yolu gibi farklı siyasi yapılar ve hareketler vardı. Daha geriye gittiğimizde ise KDP gibi köklü bir siyasi gelenek de bulunuyordu.
Bu hareketlerin önemli bir bölümü farklı yöntemlerle, siyasal ve toplumsal mücadele yoluyla Kürt halkının haklarını savunmaya çalışıyordu.
Ancak PKK'nin ortaya çıkmasıyla birlikte Kürt siyasi hareketi içerisinde ciddi bir çatışma dönemi başladı. PKK'nin, kendisi dışındaki Kürt siyasi yapıları ve onların kadrolarını hedef alan tutumu, Kürt toplumunda derin yaralar açtı. Çok sayıda insan bu iç çatışmaların kurbanı oldu.
Ardından 12 Eylül darbesi geldi.
Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere cezaevlerinde yaşanan ağır işkence ve insanlık dışı uygulamalar, Kürt toplumunda büyük bir travma yarattı. Bu ortam, genç insanların radikalleşmesinde ve silahlı mücadeleye yönelmesinde önemli bir rol oynadı.
Benim kanaatimce burada ayrıca devlet içerisindeki derin yapılanmaların ve dönemin güvenlik politikalarının rolü de ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Çünkü ortaya çıkan tablo, yalnızca bir örgütün eylemleriyle açıklanabilecek kadar basit değildir. Devletin yanlış politikaları, inkâr ve baskı anlayışı, askeri yöntemlere dayalı yaklaşım ve Kürt siyasi hareketleri arasındaki çatışmalar birbirini besleyen bir süreç oluşturmuştur.
Sonuçta olan ise halka oldu.
Binlerce insan hayatını kaybetti. Köyler boşaldı, insanlar yerinden edildi, büyük ekonomik ve sosyal kayıplar yaşandı. En önemlisi de Kürt ve Türk toplumlarının birlikte yaşama iradesi ağır darbeler aldı.
Gerçekçi olmayan hedeflerin bedeli
PKK'nin kuruluş dönemindeki bağımsız, birleşik ve sosyalist Kürdistan hedefi, dönemin ideolojik atmosferi içerisinde şekillenmişti. Ancak dünyanın gerçekleri, bölgenin siyasi yapısı ve Türkiye'nin demografik gerçekliği dikkate alındığında bu hedefin gerçekleşebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri vardı.
Bana göre burada insanların umutlarının nasıl kullanıldığı da sorgulanmalıdır.
Şener Şen'in bir filmindeki meşhur hikâyeyi hatırlıyorum: İnsanlara Almanya'ya götürülecekleri söylenir, umutları ve paraları alınır; fakat sonunda kendilerini Ankara'da bulurlar.
Elbette tarihsel ve siyasi meseleler bir film hikâyesi kadar basit değildir. Ancak bu örnek, gerçekleşmesi mümkün olmayan büyük vaatlerin insanlar üzerinde nasıl bir umut oluşturabileceğini anlatmak açısından çarpıcıdır.
Peki bütün bunlar toplumsal barışa hizmet etti mi?
Bence hayır.
Tam tersine, silahlı çatışma yılları toplumun acılarını büyüttü ve çözümü daha da zorlaştırdı.
Çok milletli bir devlet, tekçi bir yapıyla yönetilebilir mi?
Bugün artık meseleye daha gerçekçi bakmak zorundayız.
Türkiye çok kimlikli, çok kültürlü ve çok milletli bir ülkedir. Böyle bir toplumsal yapıyı tekçi ve aşırı merkeziyetçi bir yönetim anlayışıyla sürdürmek yerine, farklı kimliklerin kendisini özgürce ifade edebileceği demokratik bir siyasal model tartışılmalıdır.
Bana göre bunun en gerçekçi yollarından biri federalizmdir.
Federalizm bölünmek anlamına gelmez. Aksine, farklı toplulukların ortak bir devlet çatısı altında kendi yerel ve bölgesel meselelerinde daha fazla söz sahibi olmasını sağlayan demokratik bir yönetim modelidir.
Yetkilerin merkezden yerele ve bölgelere dağıtılması; insanların kendi dilleri, kültürleri ve yerel ihtiyaçları konusunda daha fazla söz sahibi olması, Türkiye'nin demokratikleşmesine katkı sağlayabilir.
Üstelik federalizmin dünyada tek bir modeli yoktur. Her ülke kendi tarihsel, toplumsal ve siyasal koşullarına uygun bir federal sistem oluşturabilir.
Çözüm silahla değil, siyasetle aranmalıdır
Türkiye Cumhuriyeti devleti şunu görmelidir:
Kürt meselesi yalnızca güvenlik politikalarıyla çözülebilecek bir mesele değildir.
Silahların susturulması elbette önemlidir. Ancak kalıcı barış için siyasi ve demokratik bir çözüm de gereklidir.
Bu nedenle devlet, Kürt meselesinin silahsız ve demokratik yollarla çözülmesini savunan bütün siyasi aktörlerle görüşmelidir.
Başta HAK-PAR olmak üzere PWK ve PSK gibi partiler, yıllardır Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözülmesini savunmaktadır. Bu siyasi yapılar ve toplumun farklı kesimlerinden kanaat önderleriyle görüşülmesi, çözüm arayışının zenginleşmesine katkı sağlayabilir.
Devletin yalnızca silahlı veya silahlı hareketlerle bağlantılı aktörleri muhatap alması yerine, Kürt toplumunun farklı siyasi ve düşünsel eğilimleriyle de doğrudan iletişim kurması gerekir.
Çünkü Kürt toplumu tek bir siyasi yapıdan ibaret değildir.
Kürt seçmenin tamamı tek bir siyasi hareketten ibaret değildir
Türkiye'de Kürt nüfusunun büyüklüğü konusunda farklı tahminler bulunmaktadır. Ancak hangi rakamı esas alırsak alalım, milyonlarca Kürt yurttaşın bulunduğu ve bunların önemli bir bölümünün seçmen olduğu gerçeği ortadadır.
Buna karşılık DEM Parti ve aynı siyasi gelenekten gelen partilerin aldığı oy hiçbir zaman Türkiye'deki bütün Kürt seçmenleri temsil edecek bir seviyeye ulaşmamıştır.
Buradan çıkarılması gereken sonuç şudur:
Kürt toplumunun tamamını tek bir siyasi parti veya örgüt temsil etmiyor.
Dolayısıyla devletin de Kürt meselesini yalnızca tek bir siyasi aktör üzerinden değerlendirmemesi gerekir.
Kürtlerin içerisinde farklı düşünceler, farklı siyasi tercihler ve farklı çözüm önerileri vardır.
Ben de kendisini PKK karşıtı ve demokratik yolları savunan bir Kürt olarak, Türkiye'nin gerçekleriyle bağdaşmayan bir silahlı mücadele yerine demokratik siyaseti tercih edenlerdenim.
Şuna da inanıyorum:
Türkiye'nin ekonomik, askeri ve siyasi gücü karşısında silahlı yöntemlerle kalıcı bir sonuç elde edilemeyeceği gerçeğini görmek gerekir. Aynı şekilde devlet de askeri gücüne güvenerek Kürt meselesinin siyasi ve demokratik boyutunu görmezden gelemeyeceğini kabul etmelidir.
Bizim istediğimiz nedir?
Bizim talebimiz ne Türk halkının hakkını gasp etmek ne de Türkiye'yi parçalamaktır.
Bizim istediğimiz; insan haklarına saygılı, demokratik, çoğulcu ve hukuk devleti ilkelerine dayanan bir ülkede, Kürtlerin de kendi kimlikleriyle özgürce yaşayabilmesidir.
Kültürümüzü, dilimizi ve kimliğimizi gelecek nesillere özgürce aktarabilmek istiyoruz.
Çocuklarımızın ana dilini öğrenebilmesini, Kürt kimliğinin inkâr edilmemesini ve Kürtlerin kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olabilmesini istiyoruz.
Bunu sağlamak için yeni acılara, yeni ölümlere ve yeni kuşakların dağa çıkmasına gerek yoktur.
Çözüm vardır.
Çözüm; demokrasi, hukuk, eşit yurttaşlık, yerinden yönetim ve gerektiğinde federal bir siyasal yapılanmanın açık biçimde tartışılmasından geçmektedir.
Bir fare hikâyesi
Yazımı bir hikâyeyle bitirmek istiyorum.
Anlatılan bir hikâyeye göre İngilizler, gemilerde farelerin çoğalmasını önlemek için farklı bir yöntem kullanırlarmış.
Önce iri bir fare yakalanır ve boş bir tenekeye konulurmuş. Bir süre aç bırakıldıktan sonra yanına daha küçük bir fare bırakılırmış. Aç kalan iri fare, küçük fareyi yermiş.
Bir süre sonra bu fare gemiye salınırmış. Diğer fareler onun yanına geldiğinde ise daha önceki alışkanlığı nedeniyle onları da avlarmış.
Bu hikâye elbette yalnızca bir benzetmedir. Ancak bana göre siyasette de insanların nasıl eğitildiği, hangi düşüncelerle yetiştirildiği ve sonrasında hangi amaçlarla kullanıldığı üzerine düşündürücü bir tarafı vardır.
Özellikle genç insanların öfkesini, umudunu ve adalet arayışını silahlı çatışmanın içine çekmek yerine, onları demokratik siyasetin ve özgür düşüncenin öznesi yapmak gerekir.
Keklik örneğini kullanmak istemedim. Çünkü bu örnek daha önce Sayın Öcalan tarafından kullanılmıştır. Yanlış anlaşılmamasını özellikle belirtmek isterim.
Sonuç olarak benim dileğim açıktır:
Ne Kürt annelerinin ne Türk annelerinin daha fazla ağlamasını istiyorum.
Bu ülkenin çocuklarının ölmediği, insanların kimliği ve dili nedeniyle dışlanmadığı, herkesin kendisini özgürce ifade edebildiği demokratik bir Türkiye istiyorum cünkü bende babayım
Kürt sorununun çözümü için silaha değil, siyasete; inkâra değil, kabule; merkeziyetçiliğe değil, demokratikleşmeye; çatışmaya değil, ortak yaşama ihtiyacımız var.
Saygılarımla.
Allah c.c. hepimizi iyiliğe ve esenliğe emanet etsin. Mahmut bilen 11/09/2026