Faik Bulut: Kerkük valisi tartışmaları eşliğinde Musul-Kerkük hayalleri

.

Faik Bulut

16 Nisan 2026’da Kerkük’te unutulmayacak bir olay yaşandı; Kerkük valisi (Talabani’nin Partisi YNK mensubu) Rêbwar Taha, partisinin kararı üzerine görevden ayrıldı. Aynı gün Kerkük İl Meclisi, Türkmen Cephesi Başkanı Muhammed Seman’ı yeni vali olarak seçti. Bu adım, 2024 yılında taraflar arasında varılan ve görev paylaşımını öngören anlaşmanın uygulanması olarak görülüyor.

Rebwar Taha ilk basın açıklamasında, “görevi bırakma kararının kendi isteği ve iradesiyle alınmadığını” belirtti ve şöyle devam etti:

“Bağdat’a gitmeyi reddettim ve birçok üst düzey görevi kabul etmedim. Tek amacım Kerkük’te kalıp hizmet etmekti. Valilik makamından birinci vali yardımcılığı görevine getirilmem kolay bir karar olmadı. Yardımcı olarak kalmak benim için zor, ancak bir memur olarak Kerkük’te kalmaya devam edeceğim. Gelecek süreçte valilik kararları yardımcılarla uyum ve uzlaşı içinde alınacak.”

Taha’nın görevden alınması, kentin yönetiminde daha katılımcı bir modelin uygulanacağına dair bir işaret olarak değerlendiriliyor.

Öte yandan yeni seçilen Kerkük Valisi Muhammed Seman görevi devralmasını “tarihi bir olay” olarak nitelendirerek durumu şöyle özetledi: “Son dört ay boyunca Bafel Talabani ile sürekli temas halindeydik. Bugün 102 yıl sonra Türkmenlerin özlemi sona erdi ve Kerkük valisi Türkmen oldu.”

M. Seman Ağa, ilk özel röportajını TRT Haber’e verdi: “Bütün fitnelere karşı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözünden yola çıkarak Türk, Kürt, Arap kardeşlerimizle şehrimize hizmet edeceğiz. Türkmen milletinin gözü aydın olsun! Bu zafer sadece Türkmenlerin değil nerede bir Türk-İslam yaşıyorsa hepsinin zaferidir.”

KDP, siyasi rakibi YNK’nin Türkmenlerle uzlaşma kararını şiddetle eleştirdi. Buna karşılık Talabani tek yanlı tutumunu şöyle gerekçelendirdi: “Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Kürt çevreleriyle görüşmelerinde Kerkük valisinin bir Türkmen olması yolunda söz almıştı. Biz de bu söz doğrultusunda davrandık.”

Sonuçta Türk medyası bayram etti; Türkiye’nin bölgedeki ağırlığından dem vurularak Iraklı Türkmenleri göklere çıkaran methiyeler dizildi.

BAHÇELİ: “KERKÜK BİR DAHA PAZARLIK KONUSU OLMAYACAK”

MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin TBMM’deki grup toplantısındaki konuşmasının önemli bir bölümünü Kerkük meselesine ayırdı:

“Kerkük, ecdadın hüzünle yoğrulmuş emaneti, onur mücadelesinin bayraktarı, Türkmen varlığının kadim bir parçasıdır. Türkmenlerin yıllardır süren yalnızlığını biliyoruz. Çektikleri ıstırabı kalbimizde hissediyor, feryatlarına kulak veriyoruz. Kerkük’teki yangının ateşini Ankara’dan görüyoruz. Türkmen’in ağıtını Ankara’dan duyuyoruz. Bunu da Türk olmanın, Müslüman olmanın, Selçuklu olmanın, Osmanlı olmanın, insan olmanın bir gereği olarak idrak ediyoruz.

Irak Türkmen Cephesi Başkanı Mehmet Seman Ağa’nın Kerkük Valisi olarak seçilmesi, Kerkük’te Türkmen varlığının ötelenemeyeceğini, görmezden gelinemeyeceğini ve silinemeyeceğini yeniden ilan etmiştir. Kerkük’te yükselen kardeşlik vurgusu Türkmen’i yok saymayan, Arap’ı dışlamayan, Kürt’ü ötekileştirmeyen, Süryani’yi silmeyen, herkesin hukukunu tanıyan, fakat Türkmen varlığını da asli ve kurucu bir hakikat olarak teslim eden bir dengenin müjdesidir.

Türkiye ‘terör belasından kurtuldukça’ Kerkük’te kurulan yeni düzen bölgeye nefes aldıracaktır. Kerkük, bizlere bir miras, Türkmen soydaşlarımız da sahipsiz bırakılmayacak bir emanettir. Türk milleti de ne denli el-emin bir millet olduğunu bir kez daha cümle âleme göstermektedir.

Kerkük bir daha pazarlık masalarına konu olmayacaktır. Soydaşlarımız canıyla, malıyla, diliyle ve duasıyla yurdundan koparılamayacaktır. Huzurumuz hiçbir karanlık denklemin, hiçbir kalleş müzakerenin malzemesi haline getirilemeyecektir. Türkçenin sesi kısılamayacak, hiçbir Türkmen ocağının ışığı söndürülemeyecektir. Devran dönmüştür. Asır Türk asrıdır, Türkiye asrıdır. Kerkük yaşayacak, Türkmeneli doğrulacak, Allah’ın izniyle de ebediyen yaşayacaktır.

Biz ne Kerkük’ü unuturuz ne Musul’u zihnimizden çıkarırız ne de soydaşlarımızı sahipsiz bırakırız. Kerkük’ten Doğu Türkistan’a, Karabağ’dan Kıbrıs’a kadar ahde vefanın adı olan bütün kardeşlerimizin yanındayız. Çizgimizden sapmayız, yolumuzdan şaşmayız, hedefi şaşırmayız…

Irak sıradan bir komşu ülke değildir; Kerkük’ten Musul’a, Bağdat’tan Basra’ya, Erbil’den Necef’e uzanan coğrafyanın, ortak tarihin, ticaret yollarının, kültürel bağların ve güvenlik hassasiyetlerinin canlı zeminidir.

Irak’ta huzur güçlendikçe Türkiye’nin güney hattı rahatlar, Irak’ın birliği korundukça bölgesel denge sağlamlaşır. Bu nedenle Türkiye’nin Irak siyaseti yalnız kriz ve güvenlik başlıklarına sıkıştırılamaz. Terörle mücadele hayati ve öncelikli olmakla birlikte, ilişkilerin ufku, enerji, ulaştırma, su yönetimi, sınır ticareti, altyapı, eğitim, kültür ve karşılıklı yatırımlarla genişletilmelidir. Kerkük ise bu büyük resmin en hassas başlığıdır.

Türkiye için Kerkük, etnik veya mezhebi gerilim alanı olmaktan önce ortak hafızanın ve birlikte yaşama iradesinin sembolüdür. Arzumuz, Kerkük’ün Türkmeniyle, Arabıyla, Kürdüyle, Süryanisiyle Irak’ın egemenliği altında güvenli, adil ve müreffeh bir şehir olarak güçlenmesidir… Irak’la dostluğumuz iyi niyet beyanlarında kalmamalı, Kerkük’ün eski günlerine yeniden dönmesini sağlayacak adımlar atılmalıdır.” (28 Nisan 2026)

KERKÜK, “İKİNCİ KIBRIS” MI OLACAK?

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı web sitesinde, aynı münasebetle 20 Nisan 2026 tarihli şöyle bir açıklama yayınlandı:

“…Kültürel çeşitliliğe ve çoğulcu bir yapıya sahip Kerkük’e Türkmen bir Vali seçilmesi, kapsayıcılık, temsilde adalet ve toplumsal huzurun tahkimi bakımından son derece önemli ve tarihi bir gelişmedir. Bunu, aynı zamanda, Irak’ın ve Kerkük’ün asli bileşeni olan Türkmen soydaşlarımız bakımından meşru bir hakkın gecikmiş bir teslimi olarak görüyoruz.

Kerkük’te üst düzey idari görevlerin bileşenler arasında uzlaşı temelinde dönüşümlü şekilde paylaşımı, sadece Türkmenler değil, Kerkük’ü oluşturan tüm unsurlar için adil ve hakkaniyete uygun bir kazanımdır. Bu gelişmenin, Irak’ın ve Kerkük halkının huzur, güvenlik ve refahına katkıda bulunmasını temenni ediyoruz.”

Gerek Bahçeli gerekse Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarından anlaşılmaktadır ki özünde Türkiye himayesinde bir Irak ve Kerkük oluşmasına yönelik tasavvurun ötesinde, Osmanlı yayılmacılığından ilham alan bir çeşit bölgesel vesayet sistemi ikame etmeyi hedeflemektedir.

Kısacası iktidarların geleneksel Musul-Kerkük heves ve hayalleri yeniden canlanmaya başladı. Nitekim Türkiye’nin Kerkük’teki konsoloslarından biri, yıllar önce aklından geçeni dış vurmuştu: “Kerkük’ü ikinci Kıbrıs’ yapacağız!”

İyi güzel de, Kerkük’ün geçmişteki kimliği ağırlıklı olarak nasıldı? Kürt müydü yoksa Türkmen miydi? Tarihte bir Kerkük valisi oldu mu? Yanıtlarına birlikte bakalım.

TÜRKMELER GEÇMİŞTE KERKÜK’TE VALİLİK YAPMIŞLAR MI?

Yurtdışında yaşamakta olan Kürt aydını ve yazar Gülbahar Altaş, 27 Nisan 2026 tarihli makalesinde alternatif tarih okuması yaparak, ezber bozan isabetli tespitlere yer vermiştir. “Kerkük’te ‘Türkmen Vali’ atanmasında tarihsel gerçekler ve terminolojik sorunlar” başlıklı değerlendirmeden bazı alıntılar yapmakta yarar görüyoruz:

“Kerkük’te nisan ortasında gerçekleşen vali değişimi sonrası ‘86 yıl sonra ilk Türkmen vali’ söylemi gündeme geldi. Tarihsel veriler ise Osmanlı’dan Irak Krallığı’na uzanan idari yapının bu ifadeyi ne ölçüde karşıladığı sorusunu tartışmalı hale getiriyor.

Valilik makamına bir Türkmen’in atanması, Türkmen kamuoyunda geniş yankı uyandırırken; bazı siyasi çevreler ve medya organları tarafından bu gelişme ‘86 yıl sonra ilk Türkmen vali’ ve ‘yaklaşık bir asır aradan sonra gelen temsil’ şeklinde değerlendirilmiştir.

Kerkük’ün Kimliği (Rudaw Araştırmalar Merkezi, 2020) adlı eserde yer alan tarihsel veriler ışığında, bazı temel kavramsal ve kurumsal ayrımların göz ardı edildiğini göstermektedir. Söz konusu çalışma, Kerkük’ün idari tarihindeki ‘vali’ ve ‘mutasarrıf’ kavramlarını karşılaştırmalı biçimde inceleyerek, Türkmenlerin Kerkük’te hiçbir dönemde modern anlamda ‘valilik’ makamında bulunmadığını; buna karşılık Osmanlı ve İngiliz manda dönemlerinde ‘mutasarrıf’ düzeyinde idari görevler üstlendiklerini ortaya koymaktadır.

Independent Türkçe isimli sanal gazeteye konuşan Türkmen tarihçi Dr. Necat Kefserlioğlu da söz konusu görevler için terminolojik açıdan doğru ifadenin ‘mutasarrıf’ olduğunu vurgulamakla birlikte, kamuoyunda ‘vali’ ifadesinin kullanılmasının bütünüyle sorunlu olmadığını belirtmektedir. Ona göre, kavramsal farklılık bulunsa da mutasarrıflık makamı dönemin idari yapısı içinde son derece önemli ve etkili bir konuma karşılık gelmektedir.

Osmanlı idari yapısında Kerkük, Bağdat Eyaleti’nin (daha sonraları vilayet) bir ‘livâsı’ (sancak) idi. Livâ, vilayetin alt birimiydi ve başında ‘mutasarrıf’ bulunurdu. Mutasarrıf, vilayetin genel valisine bağlı, ancak kendi sancak özel idaresiyle önemli özerkliğe sahip bir idareciydi. Osmanlı arşiv belgelerinde Kerkük Livâsı’nın 16’ncı yüzyıldan itibaren kayıtlı olduğu ve bu yapının 20’nci yüzyıl başlarına kadar devam ettiği görülmektedir.

Bu dönemde Kerkük mutasarrıfları arasında Mehmet Paşa (1833), Seyit Ali Paşa (1853), Haşim Paşa (1868), Ferik Nafiz Paşa (1874-1875) ve Avnullah el-Kazimi (1909) gibi isimler bulunmaktadır. Bu isimlerin etnik kökenleri hakkında kesin bilgiler mevcut olmamakla birlikte, Osmanlı idari geleneğinde mutasarrıfların İstanbul tarafından atanmış, genellikle askeri-bürokratik kadrolardan gelen şahsiyetler olduğu bilinmektedir.

I. Dünya Savaşı’nın ardından Kerkük, İngiliz işgal yönetimine girdi. Bu dönemde kent askeri komiserler aracılığıyla yönetildi. 1919’da İngilizler, yerel yönetime danışmanlık yapması amacıyla 12 üyeli bir idare kurdu. Bu idarede Türkmenlerden Mecid Efendi, Hüseyin Beg Neftçi ve Hacı Cemil yer aldı. Bu dönemde Kerkük’ün üst düzey idarecisi hâlâ İngiliz askeri komiseriydi; yerel unsurlar danışman konumundaydı. Dolayısıyla bu isimler ‘vali’ değil, ‘meclis üyesi’ statüsündeydiler.

1920 yılında İngiliz manda yönetimi, Kerkük Mutasarrıfı olarak Fettah Paşa’yı atamıştı. Türkmen tarih yazımında Fettah Paşa, sıklıkla ‘ilk Türkmen mutasarrıfı’ olarak anılmaktadır. Ancak bu nitelendirme, idari terminoloji açısından bazı tartışmaları da beraberinde getirmektedir.

Fettah Paşa’nın etnik kimliği, İngiliz raporlarında ‘Kürtlere yakın bir Türkmen’ olarak tanımlanırken, oğlu Süleyman Fettah’ın Kifri’de İbrahim Han Delo liderliğindeki Kürt ayaklanmasıyla yakın ilişkisi, bu kimlik tartışmasını daha da karmaşık hale getirmektedir. (Yazar Mehmet Bayrak Fettah Paşa’nın Kürt soylu olduğundan emindir-FB)

Bununla birlikte asıl önemli husus, Fettah Paşa’nın görev unvanıdır. Kendisi ‘vali’ değil, ‘mutasarrıf’ olarak görev yapmıştır. Nitekim Irak’ta valilik makamı, kurumsal olarak 1921’de Irak Krallığı’nın kurulmasıyla birlikte vilayet sistemi çerçevesinde oluşturulmuştur. 1920 yılında ise Kerkük hâlâ bir sancak (livâ) statüsünde olup, başındaki idareci mutasarrıf konumundadır.

Irak Krallığı’nın ilk yıllarında Kerkük’te görev yapan üst düzey idareciler şunlardır:

1920: Fettah Paşa-Mutasarrıf / 1924-1927: Abdülmecid Yakubi-İdari görev / 1927-1930: Ömer Nazmi Neftçi-Mutasarrıf / 1955-1956: Yusuf Ziya Bey-Mutasarrıf

Bu tablo, Türkmenlerin Kerkük’te hiçbir dönem ‘vali’ değil, en fazla ‘mutasarrıf’ düzeyinde idari görevler üstlendiğini göstermektedir.

Kerkük’ün Kimliği adlı (ortak) eserde belirtildiği üzere, Yakubi ailesi Kerkük’ün sosyal ve siyasal yaşamında önemli izler bırakmış köklü ailelerden biridir. Ancak ailenin kökenine ilişkin olarak, Hristiyan Kürt bir geçmişe sahip oldukları; daha sonra İslamiyet’i benimseyerek kendilerini Türkmen kimliğiyle tanımladıkları ifade edilmektedir.

Abdülmecid Yakubi, 1924-1927 yılları arasında kentin idaresinde üst düzey yönetici olarak görev yapmıştır. Ailenin diğer üyelerinden Abdullah Safi Yakubi, 1925 yılında I. Kral Faysal tarafından Ayan Meclisi üyeliğine seçilmiş ve bu görevi 16 yıl sürdürmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nda idari yapı hiyerarşik bir sistem üzerine kuruluydu. Buna göre vilayet (eyalet) düzeyinde yönetimin başında vali bulunurken, vilayete bağlı sancakların (livâ) idaresi mutasarrıflar tarafından yürütülmekteydi. Sancakların alt birimlerini oluşturan kazalar kaymakamlar, nahiyeler ise müdürler tarafından yönetilirdi.

Bu çerçevede Kerkük, Osmanlı döneminde sürekli olarak bir sancak (livâ) statüsünde yer almıştır. 1878 yılında Şehrizor Vilayeti’nin Musul Vilayeti’ne bağlanmasıyla birlikte Kerkük Sancağı da bu vilayetin bir alt idari birimi haline gelmiştir. Osmanlı arşiv belgeleri ve resmi yazışmalarda Kerkük Sancağı, 1892 yılına kadar ‘Şehr-i Zor’ adıyla anılmıştır. Bu ismin Zor Mutasarrıflığı ile karıştırılmasını önlemek amacıyla, 1893 yılından itibaren ‘Kerkük’ adı resmî olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Mustafa Yakubi 1928 ve 1930 yıllarında Temsilciler Meclisi’ne milletvekili olarak girmiştir. İlerleyen yıllarda Ahmed Yakubi (1939-1948), Kamil Yakubi (1947-1954) ve Dr. Necip Yakubi (1958) gibi isimler de mecliste Kerkük’ü temsil etmiştir. Bu tablo, etnik kimliklerin tarihsel süreçte sabit olmadığını; aksine sosyal, siyasi ve kültürel dinamikler doğrultusunda dönüşebildiğini ve kimlik tanımlamalarının zamanla yeniden şekillenebildiğini göstermektedir. (BAKINIZ)

KERKÜK’TE TEK TARAFLI KATLİAM MI YOKSA MUKATELE (VURUŞMA) Mİ YAŞANMIŞTI?

Vikipedi (Türkçe) ansiklopedisindeki bilgiye göre; 1959 Kerkük katliamı, Irak’ın Kerkük şehrinde 14 Temmuz’dan 16 Temmuz 1959’a kadar devam eden, Irak Türkmenlerine yönelik katliamdır. Irak Komünist Partisi ve Kürtlerin sorumlu olduğu bu katliam Irak’ta önceleri olumlu seyreden Türkmen-Kürt ilişkisinde köklü bir değişikliğe yol açarak uzun süreli etnik temelli bir iz bırakmıştır.”

Bilgay Duman’ın, “14 Temmuz 1959 Kerkük Katliamı ve Düşündürdükleri” başlıklı 14 Temmuz 2011 tarihli makalesinden kısa bir alıntı yapalım:

“Türkmenler cumhuriyetin getireceği yeniliklerle umutlanmıştır. Ancak bu umut kısa sürmüş ve yeni yönetimin çıkardığı anayasa ve ortaya koyduğu uygulamalar, Türkmenleri göz ardı etmiştir. İhtilalden sonra çıkarılan yeni anayasada Türkmenlere yer verilmezken, Irak’ın Araplarla Kürtlerin müşterekliğinde kurulduğu ve Arap dünyasının bir parçası olduğu vurgulanmıştır. Bu durum Irak’taki Türkmenlerin yaşamını sınırlandırırken, Türkmen bölgelerine yapılan baskı artmaya başlamış, özellikle Abdülkerim Kasım’dan destek alan Kürt gruplar başta Kerkük olmak üzere, Türkmen bölgelerindeki faaliyetlerini arttırmıştır. İhtilalin ilk aylarında bile Türkmenler ve Kürtler arasında küçük çaplı çatışmalara kadar varan gerginliklerin yaşandığı, ancak olayların büyümeden yatıştırıldığı bilinmektedir.” (BAKINIZ)

BARZANİ, TÜRKİYE VE KEKÜK HADİSESİ

Mesud Barzani, “Barzani ve Kürt Ulusal Hareketi” isimli kitabının birinci cildinde Kerkük olayını şöyle anlatmaktadır:

“Kerkük şehri birçok nedenden ötürü önem kazanıyor. Bunların en önemlisi de büyük bir petrol rezervine sahip olmasıdır. Hiç kuşkusuz Kerkük şehri Kürdistan’ın kalbi sayılır…

1975 yılından sonra uygulanan yüz kızartıcı ırkçı politikalardan önce Kerkük şehrinin %80’i Kürt; geri kalanı ise Arap, Türkmen ve Asuri idi. 1970’de Baas Partisi ile yapılan görüşmelerde Kerkük meselesi ihtilaf konusuydu. Sonuçta 1957’deki nüfus sayımının esas alınması konusunda mutabakata varıldı.

Türkmenlerin Kerkük ve bağlı ilçelerinde çoğunluğu oluşturduklarına dair sözler işitiyor ve okuyoruz. Bu iddia realiteden çok uzaktır. Ancak Kerkük’te bir Türk azınlığın bulunduğu gerçeğini de kimse inkâr edemez. Yanı sıra Asuri azınlığının varlığını da… Bazı Araplar ise Huvece denilen bir bölgede yaşamaktaydı. Bunlar, Mithat Paşa tarafından buraya yerleştirilmişlerdi.

14 Temmuz 1958 devriminden (Abdülkerim Kasım’ın krallığı devirmesinden) sonra Turancıların şehirdeki nüfuzu zayıfladıysa da hâlâ Kürtlerin duygularını kışkırtma yolunda faaliyetler yürütülüyordu. Örnek olarak şu olayı gösterebiliriz:

Molla Mustafa Barzani, Kasım1958’de şehri ziyaret ettiğinde 2. Tümenin karargâhına uğrayıp orduevinde konuk oldu. Hidayet Arslan isimli Turancı bir subay Barzani’yi taşıyacak olan helikoptere zaman ayarlı bir bomba yerleştirmişti, fakat bir Kürt subayın bunu öğrenmesiyle birlikte suikast planı boşa çıktı. Bunu öğrenen Turancı subay kalp krizi geçirerek öldü. Hadise yıldırım hızıyla etrafa yayıldı. Az kalsın kanlı bir felaket yaşanacaktı, neyse ki önüne geçildi.

14 Temmuz Devriminin birinci yıldönümü hazırlıkları Kerkük’te de başlamıştı. Ne yazık ki bu kutlama sevinci ve coşkusu büyük bir felakete dönüştü. Kürtlerle Türkmenlerin kavgası kontrolden çıktı. 2. Tümen komutanı olayları yatıştıracağına daha da alevlenmesine yol açtı.

Tümene bağlı askerlerle (Irak Komünist Partisi’ne bağlı) Halk Direniş Örgütü mensupları arasındaki çatışmalar giderek şiddetlendi. Türkmenlerin ileri gelenleri bile olayları önlemeye çalışmadı. KDP’nin Kerkük’teki kolları da etkin bir tutum alamayınca olaylar çığırından çıktı.

Sonuçta Abdülkerim Kasım Halk Direniş örgütünü tamamen lağvetti. Baba Molla Mustafa, Barzan bölgesinde Türkmen heyetini kabul ederek kardeşlik duygularını dile getirdi. Kerkük’te olup bitenleri şiddetle kınadığını açıkladı.” (s. 348-350)

Burada iki noktayı vurgulamak isterim:

Bir: Türkiye 1950’li yıllardan bu yana Kerkük meselesiyle yakından ilgilenmektedir. Abdülkerim Kasım ve izleyen yıllarda Baas Partisi iktidarı ile Kürtler arasında Kerkük’ün statüsü gündeme geldikçe, içerideki Kürtleri de etkileyeceğini düşünen Ankara’daki iktidarlar Iraklı yetkililere rahatsızlıklarını bildirip Kürtler lehine karar verilmemesini istemişlerdir.

İki: Barzani’nin helikopterine bomba koyan Turancı subayın bu suikasta kendi başına karar vermediğine; Türkiye’deki bazı istihbarat yetkilileri ve Dağıstan asıllı Turancı siyasetçi-asker (27 Mayıs darbesine katılmış olan) Muzaffer Özdağ ile bağlantılı olduğuna dair rivayetler günümüzde bile zaman zaman dile getirilmektedir.

BAYAR-MENDERES POLİTİKASINDA KERKÜK MESELESİ

Bursa Uludağ Üniversitesi bünyesindeki Siyaset ve Sosyal Bilimler Dalı öğrencisi Hakan Fırat, “Demokrat Parti İktidarında Kürt Sorunu: Devlet Politikasındaki Değişim ve Devamlılıklar” başlıklı Yüksek Lisans Tezinde Kerkük olayının TBMM’deki tartışmalarına yer vermektedir; ilgili kısmını özetleyerek de olsa sunmak isteriz:

14 Temmuz 1958 yılında Irak’ta General Abdülkerim Kasım liderliğinde bir darbe meydana gelmiş ve Irak Kralı öldürülmüştür. Türkiye’nin Bağdat Paktı’ndaki önemli müttefiklerinden biri olan Kralın böyle düşürülmesi DP (Demokrat Parti) hükumetini bir askeri müdahale seçeneğini harekete geçirmeye itmişse de gerek ittifak içinden gelen itirazlar gerekse Sovyet yönetiminin karşı çıkmasıyla askeri müdahale gerçekleşmemiş; böylece Irak iç siyaseti radikal biçimde değişmiştir.

Kürtlerle ittifak yapıp konumunu güçlendirmek isteyen Kasım, Sovyetler Birliği’nde sürgün olarak yaşayan Kürt Mustafa Barzani’yi Irak’a davet etmiş; üç kişilik bir ‘Egemenlik Konseyi’ kurarak üyeliklerden birine Sünni Arap, birine Şii Arap ve diğerine de bir Kürdü atamıştır. Bu birliktelikle beraber Kürtler, anayasal düzeyde, Irak’ın bir parçası olarak tanınmıştır. Ancak bu sukut hali devam etmemiş ve kısa sürede ülkedeki etnik ve siyasi unsurlar tekrar çatışmaya başlamıştır. Özellikle Kürtler ve Türkmenler arasındaki çatışmalar ve Sovyetler Birliği faktörü komünist bir hareketin yükselişte olduğunu düşündürmüştür.

Irak’ta bahsettiğimiz hadiselerin gerçekleşmesi Türkiye iç siyasetini iki bakımdan etkilemiştir.

Birincisi, DP iktidarının kendi varlığına yönelik tehdit algısının büyümesi ve buna bağlı olarak muhalefetin kendine karşı ihtilal hazırlığına giriştiğini düşünmesiyle yönetimdeki otoriter dozun artmasıdır. Irak’taki olaylardan sonra hükumetin ve partinin içinde bu vehimlere çok sık rastlamak mümkündür. İkincisi ise Irak, Suriye ve İran topraklarında yaşayan Kürtlerin, o ülkelerdeki siyasi faaliyet ve statülerinin Türkiye Kürtlerini etkileyerek, Türkiye’nin siyasi yapısını parçalayacağına ilişkin endişenin, Tek Parti (CHP) dönemi davranışlarını hatırlatacak şekilde, yeniden harekete geçerek DP iktidarının hükumet etme pratiklerine yansımasıdır.

Irak’taki bu olayların akabinde DP’nin kaçınma politikasının değişimine işaret eden gelişmelerden ilki Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın hazırlattığı ‘Türkiye’de Bugünkü Kürtçülük Fikir ve Cereyanının Doğuşu’ isimli rapordur. Rapor Kürtçülük faaliyetleriyle ilgili bilgilerle bazı DP vekillerinin de bulunduğu bir ‘Kürtçü liderler’ listesi içerirken sorunun çözümüne ilişkin, Tek Parti döneminde uygulananların dışında, yeni bir düşünceyi dile getirmemektedir.

DP politikasının değişimine sebep olduğunu düşünebileceğimiz birkaç ‘olay’ meydana gelmiştir. Bunlardan ilki Irak’ta gerçekleşen etnik çatışmalarda Türkmenlerin öldürülmesi karşısında ‘Irak Kürtlerinin, o ülkedeki Türkmen soydaşlarımıza yaptığı baskı, zulüm ve öldürme olaylarından dolayı, Türkiye’de ‘mukabele-i bilmisil’ (aynısıyla karşılık verme) yapacak mısınız?’ şeklindeki bir soruyu Başvekile soran CHP vekili Asım Eren’in, (muhtemelen Ankara ve İstanbul’daki Kürt yüksekokul talebelerinin) telgraflarla protestolarına yol açmıştır. (Kürt Talebeler Asım Eren’i Protesto Etti, Milliyet, 12 Nisan 1959)

1958 Irak’taki hadiseler ve az evvel belirttiğimiz gelişmelerin akabinde Kürt sorunu bakımından DP iktidarının son döneminde gerçekleşen en önemli vakalardan biri de ‘Kürtçülük’ yaptığı düşünülen elli kişinin 17 Aralık 1959 tutuklanması olayıdır.”

Yukarıdaki makaleye eklemek lazım: Türkmenlerle Kürtler arasında Kerkük’te yaşanan kanlı arbede sonrasında Ankara’daki TBMM oturumunda sert tartışmalar yaşanmış; kimi milletvekilleri Türkiyeli Kürt önderler ve siyasetçilerin yakalanıp öldürülmeleri yönünde DP hükümetine baskı yapmışlardır. Hafızam beni yanıltmıyorsa, dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu (Kürt asıllı), “Batılı müttefiklerimize rezil rüsva oluruz!” demek suretiyle Celal Bayar ve Adnan Menderes’i ikna ederek bu hususta karar vermelerini engellemiştir.

Kerkük’ün farklı tarihi isimleri:

Bundan 900 yıl önce, Ortaçağ tarihçisi ve gezgini Yakut el-Hamevi (1179-1229), Mûcmeul Buldan adlı kitabında “Kerkük ve çevresinde çoğunlukla Kürtler yaşıyordu” diye bir not düşmüştü. Prof. Dr. Osman Ali’nin tespitleri ise şöyledir:

“Kerkük’ün Kürdistani olması hakkında onca kanıt ve belgeye rağmen Arap ve Türkmen kardeşlerimiz bu şehrin Kürdistani oluşunu reddediyor. Oysa bu isim, Ariha (bugünkü Kerkük) adını kullanan Streck tarafından onaylanmıştır. Sidney Smith ve H. Gadd’a göre ise, tarihte Kerkük’ün adı Arabha (Erpeha) idi. Babiller bu şehri (Amihe) diye isimlendirmişlerdi. Arap tarihçiler Süryani kaynaklardan yola çıkarak Beyt Harma bölgesinde Karhina adlı bir şehrin bulunduğunu belirtir. Karhina büyük bir ihtimalle Kerkük idi.

Araştırmacı-yazar Seîd Veroj, şehrin eski isimleri hakkında bir özet sunmaktadır. İlk dönemlerden bu güne kadar Kerkük şehri farklı isimler almıştır: Sasaniler zamanında “Garmekan”, Süryani kaynaklarında “Béth Garma” ve yine bu kaynaklarda “Karhâ” ve “Béth Selox” olarak adı geçen şehrin Kerkük olduğuna dair deliller G. Hoffmann tarafından ortaya konulmuştur. Asûr hükümdarı ilk kuruluştan sonra kaleye bir burç ilave ettiği için şehir Seleukos ismini almıştır.

Nuri Talabani’nin aktarımına göre de ortaçağ yazarları bölgeyi ‘Germiyan’ olarak adlandırmıştır. Buradaki Hristiyanlar da şehri ‘Karx’ olarak adlandırmışlar. Ayrıca Kerk, Erpeha, Gurgura, Kerhini, Kirkore vb gibi adlar farklı dönemlerde kullanılmıştır.

Çeşitli yakın dönem kaynaklarında ‘Şarezor’, ‘Şehrizor’, ‘Şehrizûr’, ‘Şehrezur’, ‘Şehrezor’ gibi telaffuzlarla tanımlanan bölgenin idari merkezi olarak bilinir Kerkük. Bugünkü telaffuzuyla ‘Kerkük’ ismi, ilk olarak Şeref El- Dîn Ali Yazdi’nin Timurleng tarihinde geçmektedir.

Rudaw Araştırmalar Merkezi, 2020 yılında çok imzalı kitap çıkardı. ‘Kerkük’ün Kimliği’ adlı bu eserde bu kadim şehrin tarihi, yerli ahalisi ile sonradan gelip yerleşen (Türkmenler, Araplar gibi) topluluklardan bahsediliyor.

Kadim yerlilere sonradan katılan göçmenler için şu başlıkları görebiliyoruz: Birinci Dalga: Araplar Irak’a ulaştı (MS sonra 2. yüzyıldan sonra). İkinci Dalga: Araplar Kerkük’e ulaştılar. MS 637 yılından itibaren gelmişler. Üçüncü Dalga: Arap ve Türkmenlerin birbirine karışması (MS 637-538).

Çalışmada demografik, sosyal ve siyasal konumlara da yer veriliyor. Antik dönem, Ortaçağ ve modern zamandaki tarihçilere ek olarak Arap, Osmanlı ve Batılı seyyahların gezi notlarını bulmak mümkün. Siyasi gelişmelere uygun olarak bu şehir ahalisinin Araplaştırılma politikasına da değinilmektedir; ilgili herkese öneririm.

Son söz

Kerkük’ün bu hale gelmesinin müsebbibi, iktidarı ve ülkenin servetini bir türlü paylaşamayan daha doğrusu birlikte hareket etmeyi beceremeyen, sadece parti çıkarlarına göre kararlar alan YNK ile KDP yetkilileridir. Burada kimin daha fazla kusurlu ve kabahatli olduğu meselesi talidir. Asıl mesele halkın çıkarlarını gözetme uğruna fedakârlık yaparak birleşmeyi göze almamalarıdır.

1994 yılında iki parti arasında başlayan kardeş kavgası (brakûji) sırasında bölgedeydim. Süleymaniye’de ziyaret ettiğim köklü Baban aristokrat ailesinin efradının gözyaşı dökerek bu hizipçiliği kınadığına bizzat şahitlik ettim.

Çatışanlar sonradan bir araya gelip barıştıklarında, bir daha kavga dövüş olmasın diye iki tarafın eski peşmerge subaylarını azledip, onların yerine Askeri Akademi mezunları olan genç kuşak subayları koydular ki, eski kötü hatıralar ve intikam duyguları bir daha canlanmasın!

Yazık ki kusurun sadece subaylarda değil bilhassa eski siyaset erbabında olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu haliyle Kürtlerin birliğinden bahsetmek gönüllere hoş gelse de pratikte samimiyetsizliğin istenmeyen ifadesidir.

Kaynak: Nûmedya

Kurdistan Haberleri

ABD: Hürmüz Boğazında 6 İran Botu İmha Edildi
Avrupa'daki kerosen sıkışıklığı Türkiye'yi nasıl etkiliyor?
Erdoğan’dan Talabani’ye dolaylı teşekkür / Kerkük’e Türkmen vali
Erivan'da zirve: Avrupa'dan Trump'a karşı güç birliği mesajı
Trump’tan İran’a Sert Tehdit: 'Yeryüzünden Silinir'