Bu yazı, Serbestiyet’te yayımlanan “Toprağın Hafızası” dizisinin üçüncüsüdür. Köyler önce çatışmaların yükünü taşıdı; bugün üretimsizliğin yükünü taşıyor. Köylerin boşalmasının nedenlerinden biri çatışmalardı, ancak yeniden dolmamasının nedeni artık sadece güvenlik değil. Barış, köylerin yeniden canlanması için gerekli bir şart olabilir; ama tek başına yeterli değildir. İnsanları toprağa geri döndürecek olan, yalnızca silahların susması değil, hayatın yeniden kurulmasıdır.
Bu gün marketten aldığımız sütün, yoğurdun, peynirin ve yünün hikâyesi yalnızca enflasyonla açıklanamaz. Elbette enflasyon bu tablonun önemli nedenlerinden biri. Bu coğrafyanın otuz beş yıllık çatışma tarihi, sadece insanların değil; sürülerin, yaylaların ve binlerce yıllık hayvancılık kültürünün de kaderini değiştir.
Önceki yazımda Pervari-Çemikari yaylasını Yılmaz Güney’in Sürü filminin çekildiği coğrafya olarak anmış bal üretimi için ne kadar önemli olduğunu yazmıştım. Yani bu yayla, yalnızca sinema tarihinin değil, hayvancılık tarihimizin de önemli mekânlarından biriydi. Buraya arılar gelmeden yıllar önce koyunlar gelmişti. Uruz Aşireti’nin sürülerinin otladığı, Beritan’ın, Herki’nin, Dudêran’ın yollarının kesiştiği bir yaz yurduydu. Bal ise bu büyük hayvancılık ekonomisinin kenarında gelişen doğal bir üründü. Yayla susunca, önce sürüler dağıldı. Dağılan sürülerin peşinden inen çobanlar ve aileleri kovanları da indirdi.
Aslında bu hikâye yalnızca Çemikari’nin hikâyesi değil. Son otuz beş yılda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşanan dönüşümün küçük bir özeti gibi. kaybedilen köyler meralarla beraber, süt üreten sürüler, o sütü yoğurda ve peynire dönüştüren kadın emeği, yünü dokuyan zanaat ve binlerce yıllık göçerlik kültürü de aynı süreçte sessizce dağıldı.
Verilerin anlattığı çöküş
Türkiye’nin hayvancılıkta yaşadığı sorunlar çoğu zaman yem fiyatları, kur artışı ya da ithalat politikaları üzerinden tartışılıyor. Oysa bugün konuştuğumuz birçok sorunun kökeni, otuz beş yıl önce başlayan kırılmalarda yatıyor. Bu coğrafyada yaşanan kırılma yalnızca hayvan sayısını değil, üretimin dengesini de değiştirdi
Bugünkü ithalatçı Türkiye ile kırk yıl önceki ihracatçı Türkiye neredeyse iki farklı ülke görünümünde.
Türkiye 1980’lerin başına kadar et ihracatçısı bir ülkeydi. Bianet’in 2001’de yayımladığı ve bugün hâlâ referans alınan bir çalışmaya göre, 1984 öncesi Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da 25 milyon küçükbaş, 11-12 milyon büyükbaş hayvan vardı; ülkenin et ihtiyacının yüzde 70’ini bu bölge karşılıyordu. Her gün Irak, Ürdün, Suudi Arabistan’a canlı hayvan ihraç ediliyordu. Bölge yalnızca geçimini sağlamıyor, Türkiye’nin et güvenliğini de taşıyor, aynı zamanda Ortadoğu’nun önemli tedarik merkezlerinden biri olarak çalışıyordu. Bugün aynı bölgede küçükbaş sayısı 4,5 milyona, büyükbaş 2-2,5 milyona düşmüş durumda. Yani başka bir ifadeyle, her beş küçükbaş hayvandan dördü, her beş büyükbaş hayvandan yaklaşık dördü bu süreçte kaybedildi. Türkiye ise son 15 yılda 13 milyar doların üzerinde canlı hayvan ve et ithalatı yaptı; dünyanın en büyük ikinci canlı hayvan ithalatçısı konumunda.
Bir zamanlar ihraç eden bir ülkenin bu gün ithalata bağımlı hâle gelmesi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda tarihsel bir dönüşümün sonucu
Ancak bu tabloyu yalnızca rakamlarla anlamak mümkün değil. Çünkü her istatistiğin arkasında bir yayla, bir sürü, bir aile ve bazen de kaybolan yerli bir ırk var.
Şimdi rakamlardan çıkıp yeniden dağlara, yaylalara ve o yayalarda yaşayan insanlara bakalım.
Sürüler iki ateş arasında
Devletin köy boşaltma politikası, çatışma yıllarının en görünür yıkımlarından biriydi. Köy boşaltmalarının sayısına ilişkin farklı çalışmalar bulunuyor. İnsan hakları raporları ve akademik araştıramalar 1990’lı yıllarda yaklaşık 3000 köy ve mezranın boşaltıldığını ya da yaşanmaz hâle geldiğini; yüz binlerce insan yerinden edildiğini ortaya koyuyor.
Boşaltılan yerleşimlerde yalnızca insan değil, hayvancılık düzeni de yerinden edildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) 2006 raporunda Bingöl-Karlıova’nın Burmataş yerleşiminde 2005’te yapılan bir baskın anlatılırken, güvenlik güçlerinin rastgele ateş açarak canlı hayvan öldürdüğü aktarılıyor. Aynı raporda 1993’te Şırnak-Güçlükonak Bané köyünde de “hayvanların telef edildiği” belgeleniyor. Boşaltılan köyleri terk etmek zorunda kalan aileler, taşıyabildiklerini yanına aldı; taşıyamadıklarını sattı ya da geride bıraktı. Yol boyunca sürüler de eridi.
Çatışmanın hayvancılığa verdiği zarar yalnızca devlet politikalarıyla sınırlı değildi. Aynı dönemde PKK’nın özellikle korucu köylerine, göçer ailelere ve sürülere yönelik saldırıları da kırsal üretimi ağır biçimde etkiledi.
Örgütün kendi yayın organı Serxwebûn dergisinde bu saldırılar açıkça sahiplenilerek, “milis çetelere karşı gerçekleştirilen soylu eylem” başlıklarıyla yayımlandı. Hatta dergi her ay kronolojik derlemelerle kayıt altına aldı bu saldırıları.
Bunlardan yalnızca birkaç örnek; Eylül 1987’de Siirt-Şırnak arasındaki Karageçit köyü yakınında bulunan bir göçer çadır grubu basıldı, kadınların da bulunduğu altı kişi kurşuna dizildi. 28 Mart 1988’de Şırnak-Yağızoymak köyünde dokuz çoban örgüt tarafından boğularak öldürüldü; gerekçe olarak çobanların korucu olduğu ileri sürüldü. Kasım 1993’te Diyarbakır-Hazro yakınlarındaki İkiyaka baskınında Aykut ve Boz ailelerine ait 300 koyun örgüt militanlarınca alınıp götürüldü.
Sürünün başında duran çoban, bir tarafta askerî operasyonun, öbür tarafta örgütün hedefi haline geldi. Korucu olmayan köyler devletin, korucu olan köyler örgütün baskısıyla karşılaştı; ikisinin ortasında kalanlar da vardı. Bu ikili baskının sonucunda koçer aşiretleri hayvanlarını yok pahasına satarak kentlere yerleşti. Yüzyıllardır sürdürülen göçebe hayvancılık geleneği büyük ölçüde çözüldü.
Bu nedenle hayvancılığın çöküşünü tek bir aktörün ya da tek bir politikanın sonucu olarak görmek eksik kalır. Bu tablo, otuz beş yıllık çatışmanın kırsal üretim üzerindeki toplam yükünü gösteriyor.
Otuz beş yıllık şiddetin toplam ağırlığı, koyunun sırtına, çobanın yürüdüğü yola ve kadının sağdığı süte birlikte bindi. Şimdi tek tek yaylalara bakalım.
Feraşin Yaylası: Sürüler döndü, hayat tam dönmedi
Şırnak Beytuşşebap, Hakkari ve Van Gürpınar’ın tam ortasında durur Feraşin Yaylası. Van tarafından yaylaya girip Beytuşşebap’tan çıkabilir, ya da Hakkari’den yaylaya giriş yapıp akşam Van’dan çıkış yapabilirsiniz. 2.625 metre rakımlı, dağların çevirdiği çok büyük bir yayla.
Yüzyıllar boyunca Şırnak’tan, Van’dan, Batman’dan, Mardin’den ve Siirt’ten gelen göçer aşiretlerin yaz yurduydu. İlkbaharın bitmesiyle kavurucu sıcaktan sürülerini günlerce süren yolculuktan sonra serin Feraşin’e getirirdi sürü sahipleri. Çobanlar, süt sağan berivanlarla beraber Feraşin yaz boyu bir üretim merkezine dönüşürdü.
1990’lı yıllarda bu düzen kesintiye uğradı. Farklı kaynaklara göre yaylanın çevresindeki 45 köyün boşaltıldı ya da yakıldı. Feraşin uzun yıllar boyunca büyük ölçüde askeri kontrol altında kaldı.
Aradan geçen yıllarda kısmi bir dönüş yaşandı. Anadolu Ajansı’nın 2024 tarihli haberine göre 400 bin küçükbaş hayvana ev sahipliği yapıyor. Bu umut verici bir gelişme. Ancak sayıların geri dönmesi, hayatın da aynı ölçüde geri döndüğü anlamına gelmiyor.
Bir zamanlar yüzlerce berivanın zılgıtlarla koyun sağdığı, imece usulü otlu peynir, tulum peynir kurduğu, kurulan peynirlerin olgunlaşması için, aşiretin erkekleri tarafından kazılan topraklara gömüldüğü, çocuk sesleriyle koyun çanlarının birbirine karıştığı bu yaylada bugün üretimin toplumsal hafızası eski canlılığından uzak.
Feraşin’in asıl kaybı, rakamlarla azalan koyunlar değil, berivanların, peynirlerin ve kuşaktan kuşağa aktarılan üretim bilgisinin taşıdığı kültürel bütünlük bozuldu.
Norduz Yaylası: 13 kaburgalı koyunun sonu
Van’ın Gürpınar ilçesindeki Norduz Yaylası, bu toprakların en özgün yerli ırklarından birine sahip. Dünyada yalnızca bu coğrafyada yaşayan Norduz koyunu, yüzyıllar boyunca yüksek rakıma, sert iklime ve uzun göç yollarına uyumuyla biliniyor. Onu değerli kılan yalnızca diğer koyunlardan bir kaburga fazla olması değil, yüzyıllar boyunca bu coğrafyanın iklimine, merasına ve uzun göç yollarına uyum sağlayarak oluşmuş yerli bir genetik miras olmasıdır.
1990’lı yıllarındaki köy boşaltmaları Norduz bölgesinde de oldu ve bu genetik mirasımız neredeyse yok olma noktasına geldi.
Aynı belgeye göre bu köylerden göç etmeyen tek köy — Geçerli köyü — Norduz koyununun neslini kurtardı. Milliyet Gazetesi’nin Şubat 2024 tarihli haberinde Gürpınar İlçe Tarım ve Orman Müdürü Yakup Ayten’in sözleri şöyledir: “Küçükbaş hayvancılığın yoğun olarak yapıldığı ilçemizde yaklaşık 600 bin küçükbaş hayvanımız var. Bunun yaklaşık 250 bini Norduz bölgemizde bulunmaktadır. Bu 250 bin hayvanın 18-20 adedinin saf Norduz koyunu ırkının olduğunu düşünmekteyiz.”
250 bin Norduz tipi koyun içinde sadece 18-20 saf bireyin kalmış olması kaybın büyüklüğünü tek başına anlatıyor.
Bu ırkın tamamen ortadan kaybolmamasının en önemli nedeni; Geçerli Köyü’ndeki üreticilerin bütün bu çatışma, göç ve ekonomik dönüşüm yıllarında sürülerini korumaya devam etmiş olmasıdır. sürülerini korumak için zamana, siyasi ve askeri operasyonlara, ekonomik dönüşümlere direnmesidir.
Bir başka veri: M4D Projesi’nin araştırmasına göre 1990’da sadece Gürpınar ilçesinde 2 milyon küçükbaş hayvan vardı. 2020’de Van’ın merkez ve bütün ilçelerinde toplam 2,7 milyon. Yani , otuz yıl önce yalnızca Gürpınar ilçesinde bulunan hayvan sayısı, bugün Van’ın bütün ilçelerindeki toplam hayvan varlığına neredeyse eşit. Bu karşılaştırma yalnızca sayılardaki değişimi değil, hayvan coğrafyasının nasıl küçüldüğünü de gösteriyor.
Şerafettin Yaylası ve Beritan Aşiretinin 650 bin koyunu
Bingöl’ün Solhan ile Karlıova ilçeleri arasında yaklaşık 2600 metre rakımda bulunan Şerafettin Yaylası, Anadolu’nun en önemli göç yollarından birinin üzerinde. Beritan Aşireti, her bahar yüzbinlerce koyunla bu yaylalara çıkar, yaz sonunda yeniden kışlaklara dönerdi. Bu göç, sütüyle, peyniriyle, yünüyle, dokumalarıyla ve ticaretiyle büyük bir ekonomik düzen kurmuştu.
Beritan Aşireti, yalnızca Doğu ve Güneydoğu’nun değil, Türkiye’nin en büyük göçer hayvancılık topluluklarından biriydi. Bir dönem yaklaşık 650 bin küçükbaş hayvanı olan bu üretim ağıyla binlerce insan geçimini sağlıyor, yüzlerce kilometrelik göç rotasında ticari ağlar kuruluyordu.
Beritanlılar bugün Diyarbakır, Elazığ, Bingöl, Bitlis, Erzurum, Mardin, Iğdır, Şanlıurfa ve Siirt’e dağılmış geniş bir konfederasyondur.
Ancak çatışma yılları bu düzeni de derinden sarstı. Köy boşaltmaları, yayla yasakları, güvenlik sorunları ve zorunlu göçler, Beritan Aşireti’nin sürdürdüğü göçer hayvancılığı sekteye uğrattı. Aşiret temsilcilerinin aktardığına göre; yayla yasaklarıyla beraber hayvanlar doğal otlaklardan mahrum kaldı; ahırlara kapandı. Göç eden ailelerin ardından birçok sürü satıldı, kesildi ya da zamanla dağıldı. Böylece 650 bin olan küçükbaş hayvan varlığı 20binlere kadar geriledi.
Bu rakam yalnızca hayvan sayısındaki azalmayı göstermiyor. Beritan’ın küçülmesiyle mera bilgisi, sürü yönetim deneyimi, peynir üretimi, yün işçiliği ve kuşaktan kuşağa aktarılan göç yolları bilgisi de büyük ölçüde zayıfladı. Çünkü; bu bilginin ayaklı kütüphaneleri şehrin kenar mahallelerine göç etmek zorunda kaldığından kütüphane de kapandı.
Ve Anadolu’nun en büyük göçer üretim ağılarından biri sessizce çözüldü.
Siirt: Yün kaybolunca tezgâh da sustu
1990’lı yıllarla beraber Herekol Dağı ve çevresi çatışmaların en yoğun yaşandığı coğrafyalardan bir hâline geldi. Aslında kırılma daha erken başlamıştı. PKK’nın silahlı mücadelesinin başlangıcı kabul edilen 15 Ağustos 1984 saldırılarından biri, Herekol’un batısındaki Eruh’ta gerçekleşti. Sonraki yıllarda çatışmalar giderek yoğunlaştı. 1990’lı yıllara gelindiğinde kadar Pervari kırsalında günlük yaşam büyük ölçüde daralmıştı. 1990’lı yıllarda ise toplu köy boşaltmaları oldu. Çatköy, Çukurköy, Köprüçay bunlardan birkaçı. Çatışmalar, köy boşaltmalar, zorunlu göç; sürülerin geçiş yollarını, yaylalara çıkış takvimini, çobanlık düzenini ve ailelerin hayvanlarıyla beraber kurduğu mevsimlik ekonomiyi de parçaladı.
Herekol’un tahribatı bu nedenle yalnızca dağda yaşanan çatışmalarla ölçülemez. Bir tarafta operasyonlar ve erişim kısıtlamaları, diğer tarafta örgütün baskısı vardı. İkisinin arasında kalan üreticileri ya göç etti ya sürülerini küçülttü ya da hayvancılığı tamamen bıraktı. Dağ yerinde kaldı fakat onu kullanan üretim sistemi dağıldı.
Bu değişim yalnızca yaylalarda hissedilmedi. Herekol ve çevresindeki yaylalarda yetiştirilen koyun ve keçilerden elde edilen yün, Siirt’teki dokuma geleneğini besleyen önemli hammadde kaynaklarından biriydi. Hayvan sayısı azaldıkça yün azaldı, yün azaldıkça Siirt’in dokuma geleneği de eski gücünü kaybetti.
Çünkü Herekol’un koyun ve tiftik keçileri yalnızca süt ve peynir üretiminde değil, dokuma tezgâhlarını besleyen hammaddeyi de sağlıyordu. Hammadde azaldı, ustaların bir kısmı göç etti, üretim daraldı. Böylece yalnızca Herekol’un yaylaları değil, Siirt’in yüzyıllık dokuma geleneği de sessizleşmeye başladı.
Siirt battaniyesi sadece yerel bir zanaat ürünü değildi. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar bölgenin önemli ticaret ürünlerinden biri olarak farklı şehirlere gönderiliyor, yerel ekonomiye ciddi katma değer sağlıyordu. Hammaddenin daralmasıyla birlikte bu ekonomik ağ da küçüldü.
Herekol’un çöküşü ile, Eruh, Şirvan, Pervari, Hizan’ı birbirine bağlayan üretim coğrafyasının da omurgası kırıldı.
Sonuç: Barışın Kırsaldaki Anlamı
Bugün marketten aldığımız sütün, yoğurdun, peynirin, etin ya da yünün fiyatını konuşurken tartışma çoğu zaman enflasyon, yem maliyetleri ve ithalat politikaları etrafında şekilleniyor. Kuşkusuz bunların her biri bugünkü tablonun önemli parçaları. Ancak bu yazıda ele alınan örnekler gösteriyor ki, hayvancılıkta yaşanan birçok yapısal sorunun kökeni yalnızca ekonomik gelişmelerde değil, otuz beş yıl boyunca kırsalı dönüştüren çatışma sürecinde de aranmalıdır.
Feraşin’de üretim yeniden başlamış olsa da toplumsal hafıza eski bütünlüğüne kavuşabilmiş değil. Norduz’da yüzyılların genetik mirası birkaç saf sürüyle ayakta kalmaya çalışıyor. Beritan’ın göç yollarıyla birlikte bir üretim modeli zayıflıyor. Herekol’da ise sürülerin azalması yalnızca hayvancılığı değil, yünü işleyen tezgâhları da sessizleştiriyor. Bu örneklerin her biri farklı coğrafyalara ait görünse de aynı gerçeğe işaret ediyor: Çatışmalar yalnızca insanları yerinden etmedi; üretimin coğrafyasını, bilgisini ve kültürel sürekliliğini de derinden etkiledi.
Bu nedenle barışın kırsaldaki karşılığı yalnızca güvenlik ortamının sağlanması değildir. Kalıcı bir barış, yaylaların yeniden üretime açılmasını, hayvancılığın ekonomik olarak sürdürülebilir hâle gelmesini, göç etmek zorunda kalan ailelerin geri dönebileceği yaşam koşullarının oluşturulmasını ve kuşaklar boyunca biriken üretim bilgisinin yeniden güçlendirilmesini de gerektirir. Aksi hâlde çatışmalar sona erse bile, üretimde oluşan kayıpların kendiliğinden telafi edilmesi mümkün olmayacaktır.
Bu yazıda anlatılan kayıp yalnızca hayvan sayısındaki azalma değildir. Türkiye’nin hayvancılıkta yeniden güçlü bir üretici ülke olabilmesi de yalnızca daha fazla hayvan yetiştirmekle ilgili değildir. Asıl mesele, hayvanla birlikte merayı, göç yolunu, yerli ırkı, zanaatı ve bunları yaşatan insanı da koruyabilmektir. Çünkü bir ülkenin üretim kapasitesi yalnızca sahip olduğu doğal kaynaklarla değil, o kaynakları kuşaklar boyunca yaşatan toplumsal hafızayla var olur. Toprağın hafızası, onu işleyen insanla birlikte yaşar. O insan üretmeye devam edebildiği sürece, yalnızca bir ekonomi değil; bir kültür, bir bilgi ve bir gelecek de varlığını sürdürür.
Serbestiyet