İSKAN TOLUN / Köln.
Son Makaleler:
Uyudum mu dün gece? Duyduklarım düş müydü? Zincir sesleri, açılıp kapanan kapılar; postal gıcırtıları… “Sağlıcakla kalın; kendinize iyi bakın!“ diye gür sesle bağırdı mı birisi?
Üç Fidan!..
Bugün 5 Mayıs ve demin Atilla hocam (Keskin) 6 Mayıs başlıklı bir yazı taslağı gönderdi bana. Yarın 6 Mayıs ve Deniz'lerin / Üç Fidanın idam edildiği, ölümsüzleştiği gün. Neredeyse, her takvim sayfası, acı bir olayı anımsatır olmuş, maalesef. Daha geçen hafta, idam tehdidi altında genç bir delikanlının kaleme aldığı açık bir mektupla yüreğimiz dağlanmıştı ve maalesef dünya, bu açık mektuba sessiz kaldı; çok geçmeden infaz gerçekleşti, fidan kökten koparıldı. Şimdiye kadar, daha nice ana kuzusu asılmıştır kim bilir? Elbette hiçbiri de böyle bir cezayı hak etmiyor, hiç kimse de. Hele de suçsuz, günahsız biri ise. Naser Bekirzade hiç aklımdan çıkmıyor, unutamıyorum onu bir türlü. Verilmiş olan idam cezası iki kez bozulmuş, suçsuz, günahsız olduğu anlaşılmıştı ve buna karşın asılmaktan kurtulamadı, maalesef. Yazık, çok yazık!.. (Detayları, Bu Genç Yaşamalı! -Almanca versiyonu: Dieser Junge Mann Muss Leben!- başlıklı online yazımda)
Mezkûr taslak, Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler adlı kitabının (9. Baskı) 139. sayfasından alıntılayarak hazırlayıp göndermiş, Atilla hocam. Söz konusu taslaktan birkaç paragraf aktarayım:
Mamak Askeri Cezaevi. Ön hücrelerin havalandırması. Görünen her şey bir gün, beş gün, beş ay öncesinin aynı. Duvarlar, tel örgüler, karşıda tepesi görünen kel bir dağ bozuntusu, tutuklular, askerler, gardiyanlar, subaylar… Korkunç bir farklılık var ama bugün. Görülmeyen bir farklılık bu. Sadece duyulan ve duygularla algılanan bir farklılık.
Havalandırmada volta atıyorum. Diğer arkadaşlarım da aynı şeyi yapıyor. Bu kez herkes tek tek voltalıyor beton bahçeyi. Hızlı ama alabildiğince ses çıkarmamaya çalışarak atılıyor voltalar. Becerebildiğim kadar dik tutuyorum başımı. Gözlerim yerde de olsa başım dik durmalı. Yerde bir su birikintisi var. Ona basmamaya çalışarak yürüyorum.
Ama bugün farklı. Korkutucu bir sessizlik egemen tüm cezaevine; kimse konuşmuyor, kimse kuramsal tartışma yapmıyor; kimse şarkı, türkü söylemiyor; koşan kültürfizik yapan da yok bugün. Kimse 'merhaba', 'nasılsınız' bile demiyor. Askerlerin, gardiyanların, subayların bile sesi çıkmıyor.
Biz ki sokak köpeklerine, dağ başında yanlışlıkla basıp ezdiğimiz çiğdeme üzülen, sevgililerimizin hasretine dayanamayıp iki tek attıktan sonra sulu zırtlak olan, içerikli bir filmi, tiyatro oyununu seyrederken çekinmeden gözyaşlarını akıtabilen bir kuşağız.
İşte, en yakınımızdaki en dost, üç yoldaşımızı koparıp almışlar bizden; hem de sonsuza değin.
Atilla hocam, Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler adlı bu kitabını (7. Baskı) bana Frankfurt Kitap Fuarında imzalayıp vermişti: Deniz’lerin Sıcaklığıyla!.. Sevgiyle!..
Kitabı titizlikle okumuş, çok etkilenmiştim. (Zaten, Deniz’in Ütopyası -Almanca versiyonu: Deniz' Utopie- adlı romanım üzerinde araştırma yapıyordum ve unutmadan söyleyeyim: Atilla hocam çok yardımcı olmuştu o ara, sağolasın!..)
Deniz’leri okuyup da etkilenmemek elde mi? Hele de Deniz'lerin yaşadıklarını yakından gören, aynı madde ile yargılanan Atilla hocam yazmışsa. Nitekim 18 kişiye idam cezası verilmişti ve daha sonra idamlar elenmiş; Atilla hocam 4. sırada iken, idamlar 3’e indirgenmişti: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan.
6 Mayıs 2026, Deniz'lerin / Üç Fidanın idam edildiği, ölümsüzleştiği günün 54. yıl dönümü. Dile kolay, tam 54 yıl olmuş ve o 6 Mayıs 1972 günün sabahını dün gibi hatırlıyorum:
Altı-Yedi yaşlarındaydım. Sabah erkenden, neşeli neşeli köyün ortasından sığırları güdüyordum, sığırtmacın önündeki nahıra katmak için. “Kolanê” dedikleri alana varmak üzereydim, bir pencereden radyo spikerinin heyecanlı sesi geliyordu, durdum, toplanmış ihtiyarların yanında. Herkesin yüzünden bir hüzün vardı. Aralarında Türkçe bilin bir genç, üzgün üzgün ihtiyarlara:
“Deniz Gezmiş ile birlikte arkadaşlarını da bu sabah astılar, idam ettiler." diyordu. O ortamdaki hüznün bana da yansıdığını net olarak hatırlıyorum şimdi. Evet, neşem kaçmıştı. Sadece adını ve devrimci olduğunu duymuştum. Devrimcinin ne demek olduğunu da bilmezdim ya. Fakat, haksızlığa karşı savaşan yiğit biri olarak kafama nakş olmuştu, o yaşta...
Deniz’leri / Üç Fidanı saygıyla anarken, makaleyi de geçenlerde idam edilen Naser Bekirzade'ye ithaf ediyorum!..