Yozlaşma Nerede Başladı, Kürtler Neyi Nerede Kaybetti?

Celal Hoca Amed

Celal Hoca Amed

Her ulusal kurtuluş mücadelesinin bir tarihsel sınırı vardır. Hiçbir mücadele sonsuza kadar aynı koşullarda ilerlemez. Tarih, belli dönemlerde önüne olağanüstü fırsatlar koyar toplumların. O fırsatlar doğru okunur, doğru örgütlenilir ve doğru siyasal hamlelerle karşılanırsa mücadele yukarıya doğru tırmanır; toplumsallaşır, derinleşir, kurumlaşır. Fakat tarihsel moment doğru değerlendirilemezse, aynı hareket bu kez aşağıya doğru bir ivme kazanır. Başlangıçta yaratılan değerler, zamanla kendi karşıtlarına dönüşmeye başlar.

Asıl çürüme de burada başlar.

PKK'yi ortaya çıkaran ilk savaşçı kuşak, Kürdistan'ın en ağır koşullarında, büyük bedeller ödeyerek ve güçlü bir Kürdistani ruh taşıyarak bir mücadele geliştirdi. Dağlarda başlayan hareket zamanla yalnızca askeri bir güç olmaktan çıktı; devletin olmadığı alanlarda sosyal alanlara müdahale eden, siyasal yapıları zorlayan, toplumun farklı kesimleri üzerinde belirleyici hale gelen bir güç oluşturdu.

Fakat bir hareket büyüdükçe, yalnızca düşmanıyla değil, kendi içindeki iktidar biçimleriyle de hesaplaşmak zorundadır.

Çünkü mücadeleyi büyüten kadro ile mücadele büyüdükten sonra ortaya çıkan iktidar mekanizması aynı şey değildir.

Bir noktadan sonra hareketin kendisi, kendi yarattığı iktidarın gölgesinde kalmaya başladıysa, burada durup yeniden düşünmek gerekir.

Savaşın en ağır koşullarında insanlar açlıkla, yoklukla, ölümle mücadele ederken; merkezileşmiş iktidar alanlarında farklı bir yaşam biçiminin ortaya çıkması, yalnızca ahlaki bir sorun değildir. Sosyolojik bir kırılmadır bu. Devrimci iddia ile iktidar pratiği arasındaki mesafenin açılmasıdır.

Bir yanda dağlarda yaşamını ortaya koyan savaşçılar...

Diğer yanda örgüt merkezlerinde giderek büyüyen hiyerarşi, kişisel iktidar, sorgulanamaz liderlik ve korku mekanizmaları...

Böyle bir yapı uzun süre sürdürülebilir mi?

Sürdürülemez.

Çünkü hiçbir mücadele, kendi insanının iradesini kırarak özgürlük üretemez.

İnsanları "ajan" suçlamalarıyla birbirine düşürmek, sorgulamayı ihanet olarak görmek, farklı düşünenleri mücadele dışına itmek, eleştiriyi tasfiye mekanizmasına dönüştürmek; bunların tamamı zamanla mücadele kültürünü aşındırır. Amed zindanlarının yarattığı zulüm hafızasının karşısına, aynı coğrafyanın insanlarının birbirine uyguladığı baskı biçimleri çıkıyorsa, burada yalnızca bireysel hatalardan söz edilemez. Burada siyasal kültürün kendisini sorgulamak gerekir.

Çünkü zulme karşı savaşırken zulmün yöntemlerini yeniden üretmek, tarihsel bir paradokstur.

Ve bu paradoks görülmediğinde, mücadele kendi içinde çürümeye başlar.

İktidarın en büyük tehlikesi

Bir hareketin en büyük tehlikesi yalnızca yenilmek değildir.

Asıl tehlike, yenilmeden çürümektir.

Çünkü yenilgi dışarıdan gelir; çürüme ise içeriden.

Bir hareket toplum adına yola çıkıp zamanla toplumu kendisine tabi kılmaya başlarsa, başlangıçtaki özgürleştirici iddia tersine dönmüş demektir. Liderlik, örgütlenmenin hizmetindeki bir araç olmaktan çıkar; örgütlenme liderliğin devamlılığını sağlayan bir araca dönüşür.

İşte burada megalomanik iktidar biçimleri doğar.

Eleştiri tehlikeli görülür.

Sadakat, liyakatin önüne geçer.

Kadro, düşünce üreten özne olmaktan çıkar; merkezin kararlarını uygulayan memura dönüşür.

Toplum ise özgürleştirilecek bir özne olmaktan çıkarılıp yönetilecek bir kitleye dönüştürülür.

Bundan sonra yozlaşmanın önü açılmıştır.

Şehitlerin ağırlığı altında sorumluluk

On binlerce insanın yaşamını yitirdiği bir mücadelede, binlerce insanın kendi iç mekanizmaları tarafından tasfiye edildiği iddiaları ortadayken, savaşın ve kararların hesabı verilmeden yeni siyasal yönelimlere geçmek mümkün müdür?

Bir hareketin geçmişte söylediği ile bugün söylediği arasındaki mesafe büyümüşse, bunun hesabı verilmelidir.

Peşmerge'ye, Başur'a, Rojava'ya, Kürdistan'ın diğer parçalarına ilişkin geçmiş politikalar yeniden değerlendirilmelidir.

Şehir savaşları gibi büyük toplumsal sonuçlar yaratan stratejik kararlar yalnızca sloganlarla geçiştirilemez.

Binlerce insanın hayatını etkileyen kararların arkasında kim vardı?

Hangi siyasal hesap yapıldı?

Hangi tarihsel öngörü yanıldı?

Hangi bedeli toplum ödedi?

Bunların sorulması düşmanlık değildir.

Tam tersine, gerçek bir siyasal hafızanın zorunluluğudur.

Yozlaşmanın toplumsal aşaması

Sonra belediyeler ortaya çıktı.

Yerel iktidarlar oluştu.

Ekonomik kaynaklar oluştu.

Kadro mekanizmaları genişledi.

Ve mücadele alanı genişledikçe, rant alanları da oluşmaya başladı.

Saha çalışanlarının bir bölümünün zamanla halktan kopması, mücadele kadrosundan çıkarak iktidar çevrelerinin taşıyıcısına dönüşmesi, liyakatin yerini ilişkilerin alması; yalnızca ahlaki bozulma değildir.

Bu, örgütsel yapının sosyolojik dönüşümüdür.

Dürüst insanların dışarı itilmesi, eleştirenlerin suçlanması, farklı düşünenlerin "ajan" ilan edilmesi ve sonunda herkesin kendi geleceğini kurtarma hesabına düşmesi...

İşte çürümenin en tehlikeli aşaması budur.

Çünkü artık insanlar mücadeleyi değil, kendilerini korumaya başlar.

Kendini kurtarma refleksi hâkim olduğunda, ortak gelecek fikri çöker.

Çalıp çırpma, kişisel ilişkiler, makam arayışı, rant ve devletle kurulan gizli-açık ilişkiler birer istisna olmaktan çıkar; sistemin ürettiği davranış biçimlerine dönüşür.

O zaman sormak gerekir:

Böylesine çürümüş bir yapı neyi kurtarabilir?

Hedefi belirsiz, sonu tarif edilmemiş, toplumsal karşılığı sürekli daralan bir çözüm modeli gerçekten kurtarıcı olabilir mi?

Kürtler neyi nerede kaybetti?

İnsan, kaybettiğini başka yerde aramaz.

Nerede kaybettiyse orada arar.

Kürt hareketlerinin bugün yapması gereken ilk şey de budur.

Kendimizi kandırmadan, geçmişin bütün katmanlarını açmak...

Neyi nerede kaybettik?

Hangi noktada toplumsallaşan mücadele, merkezi iktidara dönüştü?

Hangi noktada kadro, halktan uzaklaştı?

Hangi noktada eleştiri susturuldu?

Hangi noktada ulusal çıkar, örgütsel çıkarın arkasına itildi?

Hangi noktada Kürtler arasındaki rekabet, ortak düşmana karşı mücadeleden daha belirleyici hale geldi?

Bunlar sorulmadan yeni bir dönem kurulamaz.

Çağı geçmiş kavramlarla gelecek kurulamaz

Kürt meselesini yalnızca klasik milliyetçilik kalıplarıyla açıklamak artık yeterli değildir.

Aynı şekilde, geçmiş yüzyılın sosyalist şablonlarını olduğu gibi bugüne taşımak da çözüm değildir.

Kürdistan'ın kendine özgü tarihsel, sosyolojik ve jeopolitik koşulları vardır.

Dolayısıyla Kürtlerin kendi özgün gerçekliğinden hareket eden yeni mücadele parametreleri geliştirmesi gerekir.

Ne hazır reçete...

Ne başkasının ideolojik kalıbı...

Ne de geçmişin kutsallaştırılmış alışkanlıkları.

Yeni dönemin dili, yeni dönemin gerçekliğinden çıkmalıdır.

Yeni bir mücadele aklı için

Birincisi: Ortadoğu çok bilinmeyenli bir denklemdir. Bu nedenle Kürtlerin kendilerini savunabilecek, disiplinli, toplumsal meşruiyete dayanan ve yeni koşullara uyum sağlayabilen bir güvenlik ve savunma anlayışına ihtiyaçları vardır.

İkincisi: Kürt siyasi oluşumları arasında güçlü bir koordinasyon kurulmalıdır. Parçalı siyaset, Kürtlerin birbirine karşı kullanılmasını kolaylaştırmaktadır.

Üçüncüsü: Diplomasi tali bir alan değildir. Diplomatik kapasite, siyasal mücadelenin temel ayaklarından biridir. Bölgesel güçlerle, uluslararası aktörlerle ve Kürtlerin farklı siyasal merkezleriyle ilişkiler akılcı biçimde yürütülmelidir.

Dördüncüsü: Konfor alanları terk edilmelidir. Saha yeniden görülmeli, halkla yeniden temas kurulmalı, kurumlar halkın gerçek sorunlarından hareketle yeniden yapılandırılmalıdır.

Beşincisi: Kürt toplumunun ileri gelenleri, kanaat sahipleri, aydınları ve yerel aktörleriyle doğrudan temas kurulmalıdır. İnsanların evlerinde, kendi yaşam alanlarında, güven içerisinde düşüncelerinin dinlenmesi gerekir.

Altıncısı: Yıllarca mücadele içerisinde bedel ödemiş insanlarla yeniden bağ kurulmalıdır. Onların deneyimleri arşivlerde bırakılmamalı; yeni siyasal aklın oluşumuna taşınmalıdır.

Yedincisi: Başur ve Rojava ile doğrudan ve kurumsal ilişkiler geliştirilmelidir. Kürdistan'ın farklı parçalarının deneyimleri birbirinden kopuk değil, birbirini tamamlayan tarihsel tecrübeler olarak ele alınmalıdır.

Yeni dönem, eski alışkanlıklarla kurulamaz

Bütün bunlar yapılmadan yalnızca eski kadroları değiştirerek yeni bir dönem kurulamaz.

Çünkü mesele yalnızca insanlar değildir.

Mesele zihniyettir.

Geçmişin alışkanlıklarıyla yaşamaya devam eden, kendi tarihsel dönemini tamamlamış ve değişen gerçekliği okuyamayan yapılar; hareketin önünü açmak yerine onun önünde engel haline gelir.

Tarih, hiçbir yapıya sonsuz ömür vermez.

Kurumlar doğar.

Büyür.

Güçlenir.

Zamanla kendi sınırlarına ulaşır.

Ve değişmezlerse fosilleşirler.

Dinozorlar gibi...

Bir zamanların büyüklüğüyle bugünün gerçekliği arasında sıkışıp kalırlar.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişin içinden geleceği çıkarabilecek cesareti göstermektir.

Kürt ulusal birliği yalnızca bir slogan değildir.

Kürtlerin farklı parçalarında oluşmuş siyasal, toplumsal ve kültürel birikimin ortak bir stratejik akla dönüştürülmesi meselesidir.

Bu birliğin parçalanmasına, birbirine karşı kullanılmasına ve başka devletlerin stratejik hesaplarına eklemlenmesine karşı durmak, yalnızca siyasal yapıların değil, Kürt toplumunun bütün kesimlerinin sorumluluğudur.

Çünkü mesele artık yalnızca kimin iktidar olacağı değildir.

Mesele, Kürtlerin kendi tarihsel iradesinin yeniden kurulup kurulamayacağıdır.

Ve bunun için önce cesaret gerekir.

Kendi yanlışımızla yüzleşme cesareti...

Kendi kutsallarımızı sorgulama cesareti...

Kendi liderlik biçimlerimizi eleştirme cesareti...

Ve en önemlisi, kaybettiğimizi başka yerlerde aramak yerine, nerede kaybettiysek oraya dönüp bakma cesareti.

Belki de yeni başlangıç tam orada olacaktır.