Biz hatıraların hastasıyız. Biz öldürülen kadınların, ölen çocukların, hiç doğmamış düşlerin, kurtulamamış sevdaların hayalini yaşayanlarız. Hepimiz, yitik rüyaların gölgesinde yürüyenleriz. Hayatımız, hatıraların burukluğu kadar yaşanmış sayılıyor; çünkü ne geçmişi tam yaşadık, ne de geleceğe dair bir tasarrufumuz oldu.
Bu durum yalnızca bireysel bir trajedi değil; kolektif hafızanın kesintiye uğratılmasıyla oluşmuş tarihsel bir kopuştur.
Maurice Halbwachs’ın kolektif hafıza teorisinde belirttiği gibi, hafıza toplumsal bağlamdan koparıldığında kimlik çözülmeye başlar. Kürt milleti açısından bu kopuş, yalnızca geçmişin unutulması değil; geçmişin sistematik biçimde yeniden yazılmasıdır.
Tarihimiz kim tarafından yazıldı?
Bizim tarihimiz kan ve emekle yazıldı, ama ardından bir sessizlikle geçiştirildi. Bu sessizlik, sıradan bir unutma değil; bilinçli bir siyasal stratejidir.
Michel Foucault’nun bilgi, iktidar ilişkisi bağlamında ifade ettiği gibi, tarih yazımı iktidarın en güçlü araçlarından biridir.
Kürt tarihinin uzun süre sözlü kültüre mahkûm edilmesi ve yazılı tarihin egemen güçler tarafından şekillendirilmesi, Kürt milletinin kendi geçmişine yabancılaşmasına neden olmuştur. Bu yabancılaşma, sadece tarihsel bir sorun değil; güncel siyasal bilincin de sınırlandırılmasıdır.
Dürüst olalım:
Medlerden bu yana bugüne dek, bizim ülkemiz yalnızca bir şehir, bir bölge ya da bir ülke olmadı. Bu süreklilik, Med İmparatorluğu döneminden itibaren Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın sadece fiziksel değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal bir süreklilik taşıdığını gösterir.
O asla sadece bir harita değildi.
Benedict Anderson’ın “hayali cemaatler” kavramıyla ifade ettiği gibi, ulus dediğimiz şey yalnızca coğrafi değil; aynı zamanda zihinsel ve duygusal bir inşadır. Kürt milleti için bu inşa, çoğu zaman devlet dışı ama toplum içi dinamiklerle gerçekleşmiştir.
Dil, halkın kanının suretidir. Sosyodilbilim perspektifinden bakıldığında, dil sadece iletişim değil; kimlik üretim mekanizmasıdır. Kendi topraklarında iktidardan yoksun kalan bir millet için dil, bir “direniş arşivi”ne dönüşür.
Ngũgĩ wa Thiong’o’nun belirttiği gibi, dilin kaybı zihinsel sömürgeleşmenin başlangıcıdır. Kürtçenin yasaklanması, parçalanması ve marjinalleştirilmesi; sadece bir dil politikası değil, doğrudan bir kimlik mühendisliğidir. Bu nedenle dil, Kürt milleti için sadece bir araç değil, varoluşsal bir savunma hattıdır.
Ülke dediğimiz şey sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda bir düşünce ve inanç biçimidir. Bu noktada Zerdüştlük önemli bir tarihsel referans sunar. Zerdüşt’ün “iyi düşünce, iyi söz, iyi davranış” ilkesi, sadece bireysel etik değil; kolektif bir toplumsal düzen önerisidir. “Aşa” kavramı, evrensel bir düzen fikrini temsil ederken, aynı zamanda halkların kendi kaderini belirleme hakkının erken bir felsefi ifadesi olarak da okunabilir. Bu bağlamda Zerdüştlük, Kürt ulusal bilincinin kadim bir entelektüel arka planını oluşturur.
Her halk, kendini duygularıyla da kurar. Alişêr ve Zarîfe yalnızca tarihsel figürler değil; kolektif duygunun sembolleridir. Onların hikâyesi, bireysel aşkın ötesinde, ulusal aidiyetin estetik formudur.
Eric Hobsbawm’ın “icat edilmiş gelenekler” kavramıyla ifade ettiği gibi, bu tür anlatılar bir halkın süreklilik hissini güçlendirir. Kürt ulusal romantizmi, bu anlamda bir nostalji değil; bilinç üretim aracıdır.
Modern dönemde yurtseverliğin politikleşmesi, yalnızca duygusal bağlılıkla açıklanamaz. Siyasal Sosyoloji açısından bakıldığında, yurtseverlik ancak örgütlü bilinçle anlam kazanır. Bu bilinç; tarihsel hafızanın yeniden inşası, dilin korunması ve siyasal taleplerin formüle edilmesiyle oluşur.
Abbas Vali’nin çalışmalarında vurguladığı gibi, Kürt ulusal kimliği modern devlet yapılarıyla çatışma içinde şekillenmiştir. Bu durum, yurtseverliğin apolitik kalmasını imkânsız hale getirir.
Bugün “yurtseverim” demek, sadece bir aidiyet beyanı değil; aynı zamanda bir sorumluluk üstlenmektir. Bu sorumluluk, Uluslararası İlişkiler bağlamında da değerlendirilmelidir. Kürt meselesi, yalnızca bölgesel değil; küresel güç dengeleriyle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle yurtseverlik, sadece içsel bir bilinç değil; aynı zamanda dışsal bir strateji gerektirir. Doğu Timor, Güney Sudan ve Kosova örneklerinde görüldüğü gibi, ulusal hareketlerin başarısı yalnızca iç dinamiklere değil, uluslararası konjonktüre de bağlıdır.
Yurtseverlik, halkına layık olma çabasıdır.
Dilsiz, tarihsiz, felsefesiz bir yurtseverlik yüzeyseldir. Bu nedenle yurtseverliğin politikleşmesi; dilin kurumsallaşması, tarihin yeniden yazılması ve kültürel üretimin artırılmasıyla mümkündür.
Pierre Bourdieu’nun ifade ettiği gibi, kültürel sermaye olmadan siyasal güç sürdürülebilir değildir. Kürt milleti için bu sermaye; edebiyat, tarih, dil ve felsefe üretimidir.
Biz yalnızca geçmişin çocukları değiliz. Biz geleceği kuracak olanlarız. Ama bu gelecek; sessizlikle değil, üretimle kurulacaktır. Antonio Gramsci’nin “organik aydın” kavramı burada belirleyicidir. Kürt toplumunun kendi içinden çıkan ve halkıyla bağını koparmayan aydınlar, bu dönüşümün temel aktörleridir. Politîzasyona Niştimanî, bu anlamda yalnızca bir kavram değil; bir tarihsel zorunluluktur.
Ülke sevgisinin düşünceye, sevdanın bilince, tarihin eyleme dönüşmesi; ancak bu üç alanın birleşmesiyle mümkündür: hafıza, dil ve siyaset. Bu üçlü birleştiğinde, yurt(vatan) artık sadece bir yer değil; bir gelecek projesi haline gelir.
Kaynaklar
Mehrdad R. Izady, Kürtler: Kısa Bir El Kitabı, (İngilizce aslından), Taylor & Francis Yay., 1992.
Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh ve Devlet: Kürdistan’ın Toplumsal ve Siyasal Yapıları, Zed Books, 1992.
Abbas Vali, Kürtler ve Devlet: Irak, Türkiye ve İran’da Gelişen Ulusal Kimlik, I.B. Tauris Yay., 2011.
David N. MacKenzie, “Zerdüştlük ve Kürt Gelenekleri Üzerine”, Iranica Antiqua dergisi, 1984.
Celîlê Celîl, Kürt Edebiyatının Tarihi ve Değeri, Roja Nû Yayınları, 1998.
Janet Klein, İmparatorluğun Sınırında: Osmanlı Kürt Bölgesinde Aşiret Milisleri, Stanford University Press, 2011.
Wladimir Fischer-Tahir & Muriel Asseburg (der.), Kürt Çalışmaları: Yeni Perspektifler, LIT Verlag, 2014.