Ümit Yazıcıoğlu: Adaletin Peşinde Geçen Bir Ömür

.

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Bazı hayatlar doğdukları anda değil, karşılaştıkları sınavlarla anlam kazanır.

Av. İbrahim Güçlü’nün hikâyesi 1949’da, Ankara’nın Şereflikoçhisar ilçesine bağlı Hecîyan köyünde başlar. O yıllarda köyde okul yoktur. Eğitim, ulaşılması gereken uzak bir yoldur. Çocukluk bazen oyunlarla değil, eksiklerle şekillenir. İnsan, ilk adalet duygusunu çoğunlukla kitaplardan değil, hayatın içindeki eşitsizliklerden öğrenir.

Bozkırın insanı sessizdir. Çok konuşmaz; dayanmayı öğrenir. Toprağın sabrı, taşın direnci ve uzak ufukların yalnızlığı insanın içine yerleşir. İbrahim Güçlü’nün uzun yürüyüşünün ilk izleri oradadır.

Şereflikoçhisar’da başlayan yolculuk onu Ankara’ya taşır. Yıldırım Beyazıt Lisesi’nin ardından 1967’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girer. Aynı yıl Türkiye İşçi Partisi’ne katılır. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nda yer alır. Hukuk Fakültesi’nde İnsan Hakları Koruma Örgütü’nün kuruluşunda görev alır. 1969’da Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın kurucuları arasındadır.

O yıllar, gençliğin kendi geleceğini tartıştığı yıllardır. Üniversiteler yalnızca bilgi öğrenilen yerler değildir; fikirlerin bedel ödemeyi göze aldığı alanlardır. Bazıları için siyaset bir tercih değil, sorumluluktur.

Sonra kapılar kapanır.

Eylül 1970’te gözaltına alınır. Tutuklanır. Ulucanlar Cezaevi’ne, ardından Diyarbakır Askerî Cezaevi’ne gönderilir. Mahkeme salonlarında yıllar konuşulur; cezaevlerinde zaman farklı akar. Takvimler ilerler, insanın içindeki bekleyiş olduğu yerde kalır.

Cezaevi, insanın yalnızca özgürlüğünü değil, kendisiyle baş başa kalma biçimini de değiştirir. Duvarlar konuşmaz; ama insana çok şey anlatır. Kimi o sessizlikte kırılır. Kimi daha fazla düşünmeye başlar.

İbrahim Güçlü, o sessizlikten düşünerek çıkar.

1974’te tahliye edilir. Ergani’ye yerleşir. Hukuk eğitimini tamamlar ve 1976’da avukat olur. Diyarbakır ve Ergani’de mesleğini sürdürür. Ama onun için hukuk yalnızca mahkeme salonlarında kalan bir meslek değildir; bir bakış biçimidir. İnsanların görünmeyen yaralarını anlama çabasıdır.

Cezaevinden sonra kalemi de yanına alır. Rizgarî Dergisi’nin çıkarılmasında rol alır. Komal Yayınevi’ni kurar. Kültür ve düşünce alanında çalışmalar yürütür. Çünkü bazı insanlar mücadeleyi yalnızca meydanlarda değil, kelimelerin arasında da sürdürür.

1980 öncesinin karanlık günleri geldiğinde yeniden yeraltına çekilir. 12 Eylül darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarılanlar arasında yer alır. Bir insanın adı resmî kayıtlardan silinebilir; hafızasından silinmez.

Ardından sürgün yılları başlar.

Suriye, Irak ve İran Kürdistanı… Sonra İsveç.

Sürgün, yalnızca başka bir ülkede yaşamak değildir. İnsan kendi dilini, geçmişini ve hikâyesini yanında taşır. Gittiği her yere geride bıraktığı hayatı da götürür.

İsveç’te yazmayı sürdürür. Demokratik Kitle Partisi’nin kuruluş çalışmalarına katkıda bulunur. Kürtçe ve Türkçe yazılar kaleme alır. Selim Keya ve Mürsel Nemir isimleriyle yayımlanan yazıları, düşünsel yolculuğunun izlerini taşır.

1998’de Türkiye’ye döner.

Dönüş, her zaman bir son değildir. Bazen yeni bir sınavın başlangıcıdır.

DKP çalışmalarının ardından 2002’de Hak ve Özgürlükler Partisi’nin kuruluşunda yer alır. Daha sonra farklı siyasal ve kültürel çalışmalar yürütür. Ama değişmeyen çizgisi: Yazmak, savunmak ve itiraz etmek.

Davalar yeniden başlar. Mahkeme salonları yeniden hayatının parçası olur. 2001’deki bir açıklama nedeniyle yargılanır ve ceza alır. Yıllar sonra yeniden Ulucanlar Cezaevi’ne döner. İnsan bazen aynı kapıdan ikinci kez geçer; ilkinden farklı biri olarak.

2006’da Diyarbakır’dan Habur’a düzenlediği yürüyüş nedeniyle yargılanır. Sonraki yıllarda yazıları, konuşmaları ve siyasi faaliyetleri nedeniyle onlarca davayla karşılaşır.

Ama onun hikâyesi yalnızca mahkeme dosyalarından oluşmaz.

O aynı zamanda bir yazardır. Bir tartışmacıdır. Bir tanıktır.

Türkiye’nin yakın tarihindeki en zor meseleler üzerine yazar. Kürt meselesi, demokrasi, insan hakları ve siyasal hareketler üzerine düşüncelerini ortaya koyar. Bazen destek görür, bazen eleştirilir. Ama hep konuşmayı seçer.

Çünkü bazı insanlar için susmak huzur değildir.

Susmak, kaybetmektir.

Bir insanın hayatını anlatmak kolay değildir. Doğum tarihini yazabilirsiniz. Okullarını, görevlerini, davalarını sıralayabilirsiniz. Ama bir hayatın gerçek ağırlığı bunların arasında değildir.

Asıl soru şudur:

Bir insan, bütün kırılmalara rağmen adalet arayışını sürdürebilir mi?

İbrahim Güçlü’nün hayatı bu sorunun etrafında şekillenen uzun bir yürüyüştür. Köyden başlayan, üniversiteye, cezaevlerine, sürgünlere, mahkeme salonlarına ve yazı masalarına uzanan bir yürüyüş…

Belki de bazı insanlar adalete ulaşmak için değil, onun peşinden yürümek için yaşar.

Ve bazı hayatlar, vardıkları yerle değil; yürüdükleri yolla hatırlanır.

Bugün İbrahim Güçlü, bütün bu yılların ardından hâlâ yazmaya, düşünmeye ve tanıklık etmeye devam eden bir isimdir. Onun hayatı, yalnızca geçmişte yaşanmış mücadelelerin toplamı değil; inandığı değerlerin peşinden gitmenin uzun hikâyesidir. Farklı dönemlerde farklı bedeller ödemiş, eleştirilerle ve zorluklarla karşılaşmış olsa da düşünce üretmekten, sorgulamaktan ve söz söylemekten vazgeçmemiştir.

Bir insanın geride bıraktığı en kalıcı iz, yalnızca kazandığı mücadeleler değil; inandığı şeyler uğruna gösterdiği ısrardır.

Av. İbrahim Güçlü’nün yaşamı da bu yönüyle, hafızanın, düşüncenin ve adalet arayışının canlı bir tanıklığı olarak devam etmektedir.

12 Temmuz 2026 - Lüxsenburg

YAŞAR KARADOĞAN

Mamoste merhaba
Bazı eklemeler gerekiyor. Üzerinde çalışıyorum. Sana bildireceğim.
İlk düzeltme: Rızgari ve Komal kurucularından( yani tek kurucusu) değil. Ala Rızgari’nin üç kurucusundan birisi ama önde geleni.
2006’daki Habur Yürüyüşü nedeniyle iki arkadaşı Şéx Zihni Özalp ve Sedat Oğur ile birlikte tutuklandı ve 3 ayı aşkın süre Diyarbekir D Tipi Cezaevinde tutuldu.
Hapisten çoktan sonra evlendiği Av.Gülfer Taşer Güçlü ile Ergani’ye yerleşti.
1982 yılı sonlarına kadar Kürdistan’da illegal olarak yaşayıp siyasi faaliyetlerine devam etti.
1978’den itibaren defalarca Kürdistan’ın Doğusu’na, Güneyi’ne ve Güneybatısı’na illegal olarak gidip geldi. 
1987 yılına dek Suriye’de kaldı. O sırada maddi güçlüklerle başa çıkmak için eşi Gülfer hanım tarafından dikilen çok özel abaları satarak ekonomik olarak özgür kalmaya çalıştılar. Bu nedenle Zeki Adsız’ın ‘sen Kürdistan’ın onurusun ‘  dediği bilinir.
Eşi Gülfer hanım Nurettin Zaza ile akrabadır.
Ergani’de yaşarken Belediye Parkı’nde MHP’nin açık silahlı saldırısına uğradı. Evi kurşunlandı.
1987’den sonra İsveç’e yerleşti. Ala Rızgari’deki bölünmeden sonra arkadaşları ile Avusturya’da Rızgariya Welat, Yunanistan ve İsveç’te ise Yekitiya Sosyalista Kurdistan dergilerini yayınladı.
1992’de İsveç’te Rojava adlı derginin çıkarılmasında yer aldı.
Yine farklı aydınlarla birlikte İsveç’te İnsiyatif adlı derginin çıkarılmasında rol oynadı.
Armanç adlı gazetede Kürtçe yazıları yayınlandı. 1992 yılında kurulan Hevgirtin-KDP’nin kurucularındandır. Bu parti daha sonra 1994’teki 2.Kongresi’nde adını KDP-Bakur olarak değiştirdi. 1993 yılında İstanbul’da yayınlanan Hevdem dergisinde Kürtçe yazı ve değerlendirmeleri yer aldı.
2005 yılında Diyarbekir’de Kürt aydın ve yurtseverleriyle Kürt-Kom’u kurdu. Kürt-Kom Kürt tarihinde ilk kez Şeyh Said Efendi ve arkadaşlarını, Cibranlı Xalid Beg ve Yusuf Ziya ‘yı Diyarbekir’de Ulucami’nin önünde açık bir şekilde andı.
Hak-Par’ın ‘Federasyon için 50 bin imza’ kampanyasında aktif olarak yer aldı.

Daha sonra DDKO davası, savunması ile ilgili ayrıntılı bilgiler vereceğim. Bir de Mehmet Emin Bozarslan’ın O’na dair anlatımları var.
Selam ve sevgiler

Kurdistan Haberleri

SpaceX, Kürdistan Bölgesi'nde Starlink için resmi izin başvurusu yaptı
Dr. Abdurrahman Qasımlo Suikastının Üzerinden 37 Yıl Geçti
Nezir Akat: Kürd Ulusunun Kuramsal Tanımı ve Kürd ulusal sorunun Çözüm Perspektifleri
PWK: Dr. Abdurrahman Kasımlo’yu Saygıyla Anıyoruz
PWK: Zilan Soykırımı’nı Unutmadık, Unutmayacağız