Nezîr AKAT
‘Ulusal sorun ve çözüm arayışı’ adlı kitabımda İsveç ve İskandinav deneyimlerini; İsveç etnik, dini ve kültürel gruplardan söz etmiş, değişik deneyimleri yazmıştım.
Akademîya Hêvî île de bu konuda bîr program yapmıştık. Samer ve diğer etnik grupları bu programda izah etmiştik. Okuyucu için bir yönlendirme değildir. Sadece isteyenler için bir hatırlatmadır.
Makalede geçen Samer/Sami halkı ile ilgili kısa bir açıklama:
Samer halkı ve toprağı Sameland dört devlet tarafından parçalanmıştır. İsveç, Norveç, Fınlandıa ve Rusya.
Dört ülkedeki nüfusları 90-100 bin arasındadır.
İsveçte 27 ile 30 bin arasına değişiyor.
Dıleri 4 ayrı azınlıklarla beraber resmidır.
Anadıl ve anadilden eğitimi yapıliyor.
3 ülkede ulusal azınlık olarak kabul edılmişler.
Siyasi partileri vardır. Meclisleri ve partilerden oluşan hükümetleri vardır.
Bir de Samer ortak koordinasyon meclisi vardır. Bu açıklamalardan sonra konumuza geçebiliriz.
Modern demokratik devletlerde ulusal kimlik, vatandaşlık ve kültürel haklar ile devlet arasındaki ilişki, özellikle birden fazla tarihsel topluluğun aynı siyasal yapı içerisinde yaşadığı toplumlarda temel bir anayasal ve siyasal sorun oluşturmaktadır. Bu sorunun merkezinde şu soru bulunmaktadır:
Eşit vatandaşlık, tarihsel bir ulusun kendi dilini, kültürünü, kolektif hafızasını ve ulusal kimliğini gelecek kuşaklara aktarılması için tek başına yeterli midir?
Bu soruya yalnızca bireysel haklar açısından yaklaşmak yeterli değildir. Türkiye vatandaşlığı kavramı gibi. Çünkü bireysel vatandaşlık ile bir topluluğun tarihsel ve kültürel sürekliliği aynı hukuki kategori değildir. Bir bireyin devlet karşısında diğer bireylerle eşit olması, ait olduğu tarihsel topluluğun dilinin, kültürünün ve kolektif hafızasının gelecek kuşaklara aktarılmasını kendiliğinden güvence altına almayabilir.
İsveç deneyimi bu açıdan önemli bir karşılaştırmalı örnektir. İsveç anayasal sistemi kendisini etnik bir ulus-devlet olarak tanımlamaktan ziyade halk egemenliği, demokrasi, hukuk devleti ve eşit vatandaşlık temelinde kurmaktadır. Bununla birlikte aynı anayasal düzen, Sami halkının ve etnik, dilsel ve dinsel azınlıkların kendi kültürel ve toplumsal yaşamlarını koruyup geliştirebilmelerini desteklemeyi devletin amaçları arasına almaktadır.
Bu durum, eşit vatandaşlık ile kolektif kültürel hakların birbirinin alternatifi olmadığını göstermektedir.
Ancak İsveç deneyimi Kürt meselesine doğrudan aktarılabilecek hazır bir model değildir. Özellikle Sami/Samer halkının mevcut siyasal konumu ile Kürdlerin tarihsel ulusal talepleri arasında önemli farklar vardır. Sami örneğinin Kürdler açısından önemi, bir ulusal hareketin stratejik hedefinin yerine geçmesinde değil, nihai statü henüz gerçekleşmemişse ulusal ve kültürel sürekliliği güvence altına alabilecek ara hukuki ve siyasal mekanizmaların nasıl kurulabileceğini göstermesinde yatmaktadır.
1. İsveç’te devlet, vatandaşlık ve çoğulculuk
İsveç’in temel anayasal metni olan Regeringsformen (Hükümet Şekli Yasası), mevcut biçimiyle 1974 yılında kabul edilmiştir ve 1975’te yürürlüğe girmiştir. İsveç’in dört temel yasasından biri olan bu metin, devletin nasıl yönetileceğini ve demokratik hakların temel çerçevesini belirlemektedir.
Anayasal sistemde kamu gücünün kaynağı halktır. Parlamento halkın başlıca temsilcisi konumundadır; hükümet parlamentoya karşı sorumludur ve kamu makamları hukuk önünde eşitlik, nesnellik ve tarafsızlık ilkelerine uymak zorundadır.
Buradaki temel yaklaşım önemlidir: İsveç devleti anayasal olarak “belirli bir etnik ulusun devleti” biçiminde tanımlanmamaktadır. Devletin siyasal meşruiyeti halk egemenliği ve demokratik vatandaşlık üzerinden kurulmaktadır.
Fakat bu, İsveç toplumundaki tarihsel farklılıkların siyasal ve hukuki olarak görünmez hale getirildiği anlamına gelmez. Tam tersine İsveç anayasal düzeni, Sami halkının ve diğer etnik, dilsel ve dinsel azınlıkların kendi kültürel ve toplumsal yaşamlarını koruma ve geliştirme imkânlarının desteklenmesini öngörmektedir. Dolayısıyla İsveç modeli, vatandaşlıkta eşitlik ile kimlikte çoğulculuğu birlikte düşünmektedir.
- İsveç’in beş ulusal azınlığı ve beş ulusal azınlık dili
İsveç’te hukuken tanınmış beş ulusal azınlık bulunmaktadır: Yahudiler, Romanlar, Samiler, İsveç Finleri, Tornedallılar. Bunlara karşılık beş ulusal azınlık dili bulunmaktadır: Fince, Yidiş, Meänkieli, Romani Chib, Sami Dilleri (lehçeleri ).
Burada küçük fakat önemli bir kavramsal ayrım yapmak gerekir. İsveççenin statüsü “resmî dil” kavramından ziyade başlıca dil (huvudspråk) olarak tanımlanmaktadır. 2010 da da diğer diler gibi İsveççe de resmi statüye kavuştu. Dil Yasası İsveççeyi toplumun ortak dili olarak belirlerken, ulusal azınlık dillerinin korunması ve geliştirilmesi konusunda kamu makamlarına özel sorumluluk yüklemektedir.
Bu sistemin arkasındaki temel düşünce açıktır: Ortak vatandaşlık, bütün vatandaşların aynı siyasal hukuk düzenine bağlı olmasını gerektirir; fakat ortak vatandaşlık, tarihsel azınlık/ ulusal dillerinin ortadan kaldırılmasını gerektirmez. Bu nedenle İsveç’te bütünleştirici vatandaşlık ile kültürel çoğulculuk arasında zorunlu bir karşıtlık kurulmamıştır.
3. Kültürel süreklilik: yalnızca özgür bırakılmak değil, korunmak ve geliştirmek zorunluluğu vardır
Ulusal azınlık politikası açısından İsveç’in en dikkat çekici özelliği, devletin yalnızca ayrımcılık yapmamasının yeterli görülmemesidir. ‘Ulusal Azınlıklar ve Azınlık Dilleri Yasası’, kamu makamlarının ulusal azınlık dillerini koruma ve geliştirme konusunda özel sorumluluğa sahip olduğunu; ulusal azınlıkların kültürlerini koruma ve geliştirme imkânlarının desteklenmesi gerektiğini belirtmektedir. Çocukların kültürel kimliklerinin ve kendi azınlık dillerini kullanmalarının geliştirilmesine özellikle önem verilmektedir.
Bu yaklaşım, negatif hak ile pozitif hak arasındaki farkı ortaya koymaktadır. Negatif hak, devletin bir topluluğun dilini veya kültürünü yasaklamamasıdır. Pozitif hak ise o dilin ve kültürün gerçekten yaşayabilmesi için eğitim, kamusal kullanım, kültürel kurumlar ve siyasal katılım gibi koşulların oluşturulmasıdır.
Kültürel süreklilik açısından ikinci yaklaşım çok daha önemlidir. Çünkü bir dilin yasaklanmaması, o dilin gelecek kuşaklara aktarılacağını garanti etmez. Bir kültürün serbest bırakılması, onun yaşayabilmesi için gerekli kurumsal koşulların bulunduğu anlamına gelmez.
Dolayısıyla kültürel süreklilik yalnızca özgürlük değil, aynı zamanda kurumsal güvence meselesidir. Nitekim İsveç hükümetinin ulusal azınlık politikasında uzun süredir dil ve kültürün kuşaktan kuşağa aktarılması özel bir amaç olarak ifade edilmektedir.
4. Sami halkı: İsveç deneyiminin en özgün boyutu
İsveç örneğinin en dikkat çekici unsuru Sami halkının konumudur. Samiler-Samerler İsveç’in beş ulusal azınlığından biridir. Ancak Sami meselesi yalnızca “azınlık” kavramıyla açıklanamayacak özel bir boyuta da sahiptir. İsveç anayasal düzeninde Sami halkı açık biçimde zikredilmekte ve Sami halkının kültürel ve toplumsal yaşamının korunması anayasal amaçlar arasında yer almaktadır. Bu anayasal hüküm 2010 yılında kabul edilen değişiklikle güçlendirilmiştir.
Daha önemlisi, İsveç 2022 yılında Sami halkını ilgilendiren konularda özel bir danışma mekanizması oluşturmuştur. Konsultationslagen uyarınca hükümet ve kamu makamları, Sami halkını özel olarak ilgilendirebilecek bazı kararlar alınmadan önce Sami Parlamentosu (Sametinget) ile danışmak zorundadır. Bu yükümlülük 2024’ten itibaren bölgesel ve yerel yönetimleri de kapsamıştır.
Bu gelişme önemli bir ilkeyi ortaya koymaktadır: Kolektif kimliğin tanınması, yalnızca bireysel oy hakkıyla sınırlı olmayan siyasal katılım biçimlerini de gerektirmelidır. Böylece Sami örneğinde kültürel hak, dil hakkı ve siyasal katılım arasında kurumsal bir bağ oluşturulmaktadır.
5. Sami deneyimi ile Kürd deneyimi arasındaki temel fark
Bununla birlikte burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır. Sami halkının siyasal durumu ile Kürdlerin ulusal talepleri aynı değildir. Sami örneğini Kürd meselesine aktarırken bu farkın göz ardı edilmesi, karşılaştırmanın teorik değerini azaltır. Sami deneyimi, İsveç devleti içerisinde kültürel, dilsel ve siyasal hakların geliştirilmesi çerçevesinde ilerlemiştir. Kürd meselesinde ise tarihsel olarak ulusal kimliğin tanınması, ulusal statü, siyasal özerklik, federasyon ve bağımsız devlet gibi farklı düzeylerde ulusal talepler ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla: Sami modeli Kürdlerin nihai siyasal hedefinin alternatifi değildir. İsveç örneğinin Kürd ki meselesi açısından değeri başka yerdedir. Bu deneyim, bir halkın nihai siyasal statüsü henüz gerçekleşmemiş olsa bile, o halkın dilini, kültürünü, tarihsel hafızasını ve siyasal varlığını güvence altına alabilecek ara statülerin mümkün olduğunu göstermektedir.
6. Ara statü ile nihai ulusal hedef arasındaki ayrım
Burada “ara statü” ile “nihai statü” birbirinden ayrılmalıdır. Bir ulusun nihai siyasal hedefi bağımsız devlet olabilir. Hatta bunu da aşan ulusal egemenlik olabilir. Ancak bağımsız devletin henüz gerçekleşmemiş olması, o ulusun mevcut koşullarda hiçbir kolektif hukuki ve siyasal statüye sahip olmaması gerektiği anlamına gelmez.
Anayasal tanınma, dilsel haklar, kültürel özerklik, siyasal temsil, yerel veya bölgesel yetkiler, eğitim hakkı ve kendisini ilgilendiren konularda kolektif katılım gibi mekanizmalar ara statülerin unsurları olabilir. Böyle bir statü, ulusal hedefin terk edilmesi anlamına gelmek zorunda değildir. Tam tersine, koşullara bağlı olarak ulusal varlığın korunmasını ve ulusal sürekliliğin güvence altına alınmasını sağlayabilir.
Bu nedenle: Ara statü ile nihai ulusal hedef birbirinin alternatifi değildir. Ara statü, ulusal varlığın hukuki ve siyasal güvencesini sağlayan bir aşama olabilir; nihai statünün ne olacağı ise demokratik siyasal süreçler ve halkın iradesi tarafından belirlenebilir. Bu ayrım, İsveç deneyiminin Kürd meselesine uygulanabilecek en önemli teorik katkılarından biridir.
- Eşit vatandaşlık neden tek başına yeterli olmayabilir?
Eşit vatandaşlık, modern demokratik düzenin temel ilkelerinden biridir. Hiçbir vatandaşın etnik kökeni, dili veya kültürel kimliği nedeniyle daha düşük hukuki statüye sahip olmaması gerekir. Ancak bireysel eşitlik ile kolektif süreklilik aynı şey değildir.
Bir Kürd vatandaşının diğer vatandaşlarla eşit oy hakkına sahip olması, tek başına Kürtçenin gelecek kuşaklara aktarılmasını garanti etmez. Aynı şekilde ayrımcılığın yasaklanması, bir halkın kendi tarihini öğretmesini, kültürel kurumlarını oluşturmasını veya kendisini ilgilendiren meselelerde kolektif olarak söz sahibi olmasını otomatik olarak sağlamaz.
Bu nedenle şu ayrım önemlidir: Eşit vatandaşlık, bireyin siyasal ve hukuki eşitliği, Ulusal/kültürel haklar ise topluluğun dilsel, kültürel ve tarihsel sürekliliği ilgilendirir.
İsveç deneyimi bu iki düzeyin birbirine karşıt olmadığını göstermektedir. Tam tersine, demokratik çoğulculuk açısından ikisinin birlikte düşünülmesi mümkündür.
8. Ulusal statünün anlamı
Buradan “ulusal statü” kavramının daha geniş bir anlamda ele alınması gerektiği sonucu çıkmaktadır. Ulusal statüyü yalnızca bağımsız devletle özdeşleştirmek, devletler arasındaki bütün ara siyasal ve hukuki biçimleri görünmez hale getirir. Kuzey Kürdistan ulusal süreçleri tarihsel gelişim ve uluslararası yaklaşım açısından farklı ve aynılarını görmeden, somut siyasal çerçeveler oluşturmak açısından bir zorlamayla karşı karşıya gelmek olanak dışı değildir.
Statü, farklı düzeylerde ortaya çıkabilme koşulları ile uyum içinde değerlendirmeyi siyasi öngörülük ile eş anlamlı tanımlamak olanaklı olması gerektiği kanısı realisttir. Anayasal tanınma dan bağımsız devlete varan bütün ara çözümler kendi süreçlerini kendi ara modellerini gerçekleştirirler.
Kısa olarak tarif edilen ulusal tanınma,dan bağımsız devlete kadar değişik düzeylerin hepsi aynı anlama gelmez ve aralarında zorunlu bir hiyerarşi de bulunmaz. Ancak ortak özellikleri, tarihsel bir topluluğun siyasal ve kültürel varlığını güvence altına almalarıdır.
Bu bakımdan statü, yalnızca bir “iktidar paylaşımı” meselesi değil, aynı zamanda ulusal yeniden üretim ve süreklilik mekanizmasıdır.
9. Kürd meselesi açısından İsveç deneyiminin anlamı
İsveç deneyimi Kürd/Kurdistan meselesine doğrudan bir çözüm reçetesi sunmaz. Ancak önemli bir anayasal ve siyasal ilkeyi ortaya koyar şöyleki, Bir devlet, bütün vatandaşlarını eşit kabul ederken aynı zamanda tarihsel ulusların ve ulusal azınlıkların kolektif kimliklerini tanıyabilir ve bu kimliklerin devamlılığı için özel hukuki güvenceler oluşturabilir.
Kürdler açısından bunun anlamı, eşit vatandaşlık ile ulusal hakların birbirinin alternatifi olarak kurulmasının zorunlu olmadığıdır. Eğer Kürtädler tarihsel ve toplumsal bir ulus olarak kabul ediliyorsa, bu kabulün yalnızca sembolik bir tanım olarak kalmaması; dil, eğitim, kültür, tarihsel hafıza, siyasal temsil ve kendisini ilgilendiren konularda karar süreçlerine katılım gibi alanlarda kurumsal karşılığının bulunması gerekir. Bunlara ek olarak, yerel veya bölgesel siyasal yetkiler ve anayasal statü gibi daha ileri düzenlemeler de tartışılabilir.
Böyle bir yaklaşım, ulusal hedefi ortadan kaldırmak değil, mevcut siyasal koşullar içerisinde ulusal varlığın korunmasını ve güçlendirilmesini sağlamak anlamına gelir.
İsveç’in ulusal azınlık politikası bu zincirin özellikle kültürel ve dilsel boyutunu göstermektedir. Devletin amacı yalnızca geçmişte var olmuş dilleri ve kültürleri korumak değil, onların gelecekte de yaşayabilmeleri için koşullar yaratmaktır. İsveç hükümetinin ulusal azınlık politikasının temel hedeflerinden biri de uzun süredir var olan azınlık dillerinin canlı tutulmasıdır. Bu açıdan kültürel süreklilik yalnızca geçmişin korunması değildir.
Geleceğin hukuki olarak güvence altına alınmasıdır Eşit vatandaşlık bireyin eşitliğini; ulusal ve kültürel haklar, topluluğun sürekliliğini; ulusal statü ise bu sürekliliğin daha kapsamlı hukuki ve siyasal güvencesini ifade edebilir. Buradan hareketle temel stratejik ayrım şöyle ifade edilebilir, Ara çözüm, nihai hedefin inkârı değildir. Ulusal statünün nihai biçimi ne olursa olsun, bir ulusun geleceğini güvence altına almak için bugünden onun dilini, kültürünü, tarihsel hafızasını, siyasal iradesini ve kolektif varlığını koruyacak hukuki kurumlar oluşturmak önemlidir.
İsveç örneği tam da bu noktada öğreticidir. Çünkü İsveç, eşit vatandaşlığı Turkiyede son dönemlerde tartışıldığı gibi, farklılıkların ortadan kaldırılması olarak değil, farklı tarihsel toplulukların aynı demokratik siyasal düzen içerisinde varlıklarını sürdürebilmelerinin ortak zemini olarak geliştirmiştir.
Bu nedenle Kürd meselesi açısından çıkarılabilecek sonuç, “Sami modeli Kürtlerin modeli olmalıdır” değildir. Daha doğru sonuç şudur: Sami deneyimi, ulusal sürekliliğin anayasal ve kurumsal güvencelerle nasıl desteklenebileceğini gösteren bir ara çözüm örneğidir; Kürdlerin ulusal statü ve devlet hedefi ise bundan ayrı, kendi tarihsel ve siyasal koşulları içerisinde değerlendirilmesi gereken stratejik bir meseledir.
Gelecek makalemizde Yerel Yönetimlerin Güçlendirilmesi, İsveç örneğiyle Kürdistan’daki muhtemel uygulaması karşılaştırmalı olarak yapılacaktır.