Hüsamettin Turan
Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecinden itibaren başlayan ve ulus-devletlerin kuruluşuyla birlikte sistematik hâle gelen inkâr, imha ve asimilasyon politikaları, Kürt milletini dört ayrı devletin sınırları içerisinde parçalayarak etkisizleştirmeyi hedeflemiştir. Bu süreç, tesadüfi ya da geçici uygulamalarla değil; bilinçli, planlı ve uzun erimli bir sömürge stratejisiyle yürütülmüştür.
Son yüz yıl içerisinde Kürt milleti ve Kürdistan coğrafyasında yaşanan tarihsel olgular, artık yalnızca hatırlanması, anlatılması ya da belgelenmesi gereken olaylar olmaktan çıkmış; siyasal, örgütsel ve ideolojik düzlemde bağlayıcı sonuçlar doğurması gereken bir tarihsel birikime dönüşmüştür.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Kürt tarih yazımının ve siyasal analizlerinin yaşananları ortaya koyma noktasında ciddi bir birikim oluşturduğu görülmektedir. Katliamlar, sürgünler, zorunlu iskânlar, dil yasakları, kültürel yok saymalar ve siyasal bastırma mekanizmaları, hem akademik düzeyde hem de kolektif hafızada yeterince teşhir edilmiştir.
Bu anlamda sorun, “ne yaşandı?” sorusunun cevapsız kalması değildir. Asıl sorun, bu yaşanmışlıkların neden hâlâ ulusal bağımsızlığa evrilemediği ve neden Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkını fiili ve örgütlü bir güce dönüştüremediği sorusunda düğümlenmektedir.
Kürt milleti açısından teori ile pratik arasındaki bu kopukluk, artık görmezden gelinebilecek bir mesele değildir. Yaşananlar üzerine yapılan teorik tespitler, tarihsel analizler ve ideolojik tartışmalar, eğer örgütsel bir karşılık üretmiyorsa, bir noktadan sonra kendi içinde dönen bir tekrar hâline gelir.
Kürt yurtseverliği, yalnızca doğruyu teşhis etmekle sınırlı bir bilinç düzeyi olarak kalamaz. Ulusal kurtuluş mücadelesi, teşhis kadar tedaviyi, analiz kadar eylemi ve tarihsel hafıza kadar siyasal iradeyi zorunlu kılar.
Bu bağlamda, Kürt milletinin neden bir türlü tek ve bütünlüklü bir ulusal cephe kuramadığı sorusu, yalnızca dış müdahalelerle açıklanamaz. Elbette Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletlerinin Kürtleri birbirine karşı kullanma, iç ayrılıkları derinleştirme ve farklı siyasal çizgileri manipüle etme politikaları belirleyici olmuştur. Ancak bu müdahalelerin etkili olabilmesinin temel nedeni, Kürt siyasal alanındaki ideolojik belirsizlikler, ilkesel netlikten yoksunluk ve ulusal hedefin zaman zaman tali, zaman zaman da muğlak bırakılmasıdır.
Özellikle “halkların kardeşliği” söylemi, Kürt milletinin ulusal taleplerini etkisizleştiren başlıca ideolojik araçlardan biri hâline gelmiştir. Bu söylem, teorik düzlemde eşitlik ve dayanışma iddiası taşırken; pratikte egemen ulusların devletleşmiş gücünü sorgulamaz, Kürt milletinin ise kendi kaderini tayin hakkını sürekli erteleyen bir işlev görür.
Halkların gerçekten eşit olduğu bir düzende, Kürtlerin ana dilinde eğitim talebi, siyasi statü isteği ya da bağımsızlık hedefi “bölücülük” olarak yaftalanmazdı. Ancak mevcut durumda bu söylem, Kürtlerin ulusal bilincini törpüleyen ve mücadele hattını bulanıklaştıran bir ideolojik sis perdesi üretmiştir.
Benzer bir işlev, “İslam ümmeti kardeşliği” söylemi üzerinden de kurulmuştur. Kürt milleti, yüzyılı aşkın bir süredir kendisini “aynı ümmetin parçası” olarak tanımlayan devletler tarafından inkâr edilmiş, bastırılmış ve katliamlara maruz bırakılmıştır.
Camilerde vaaz veren imamlar, medreselerde eğitim veren din adamları ve resmi dini kurumlar, çoğu zaman Kürt kimliğinin reddini dini bir meşruiyet zeminine oturtmuştur.
Kürtçe konuşmanın günah, Kürt kimliğini savunmanın fitne, Kürtlerin devlet talebinin ise ümmeti bölmek olarak sunulması, bu ideolojik kuşatmanın somut göstergeleridir.
Bu noktada herhangi bir muğlaklığa yer bırakmadan ifade etmek gerekir ki; bugün Kürdistan’ı fiilen işgal eden, Kürt milletinin dilini yasaklayan, kültürünü kriminalize eden ve tarihsel varlığını reddeden güçler, dört İslam devletidir.
Bu gerçeği dile getirmekten çekinmek, siyasal cesaretsizlik kadar tarihsel sorumluluktan kaçmak anlamına gelir. Sömürgecilik, dini referanslarla süslendiğinde ortadan kalkmaz; aksine daha derin ve daha yıkıcı bir hâl alır.
Eğer devlet kurma hakkı bazı uluslara helal, Kürt milletine ise haram sayılıyorsa, burada eşitlikten ya da kardeşlikten söz etmek mümkün değildir.
Kürt milletinin bu ideolojik kuşatmadan çıkabilmesi için, ulusal mücadelenin ilkelerini açık ve tartışmasız bir biçimde ortaya koyması gerekmektedir. Ulusal bağımsızlık hedefi, taktiksel pazarlıkların ya da geçici ittifakların konusu olmaktan çıkarılmadığı sürece, her yeni siyasal kriz Kürtleri yeniden aynı çıkmazın içine sürükleyecektir. Geçmiş deneyimler, belirsiz söylemlerin ve net olmayan programların, Kürt milletine yalnızca yeni hayal kırıklıkları yaşattığını defalarca göstermiştir.
Son dönemde Halep’te yaşanan katliam, bu tarihsel gerçeği bir kez daha çıplak biçimde ortaya koymuştur. Sivil insanların katledilmesi, ölü bedenlere işkence edilmesi ve cesetlerin sokaklara atılması, yalnızca bir savaş suçu değil; aynı zamanda Kürt milletinin vicdanında derin bir kopuş yaratmıştır.
Bu vahşeti gerçekleştiren güçlerle “aynı dini paylaşma” argümanının Kürtler açısından artık hiçbir ahlaki karşılığı kalmamıştır. Din, burada birleştirici değil; zulmü meşrulaştıran bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kürt milletinin bu noktada sergilediği tepki, basit bir öfke patlaması değil; uzun bir tarihsel sürecin biriktirdiği bilinçsel kırılmanın ifadesidir.
Kürtler,
ölülerine bile saygı gösterilmeyen, bedenleri teşhir edilen ve kimlikleri hedef alınan bir şiddet düzeni karşısında, artık ideolojik mazeretleri kabul etmemektedir. Bu durum, ulusal mücadelenin ahlaki zeminini de yeniden tanımlamaktadır.
Ulusal bağımsızlık mücadelesi, yalnızca dış düşmana karşı verilen bir mücadele değildir; aynı zamanda Kürt milletinin kendi içinde hesaplaşmasını, ideolojik netleşmesini ve örgütsel disiplinini de zorunlu kılar.
Ulusal cephe,
farklılıkların inkâr edilmesiyle değil; ortak hedef etrafında ilkesel bir birlik oluşturulmasıyla mümkündür. Bu birlik, soyut çağrılarla değil; açık program, net hedef ve kararlı örgütlenme ile inşa edilebilir.
Kürt yurtseverleri açısından artık temel mesele, geçmişte yapılan hataları tekrarlamamak ve ulusu bir kez daha belirsiz vaatlerle oyalamamaktır. Teorik düzeyde yapılan tespitlerin, siyasal ve örgütsel karşılık bulmadığı her yeni dönem, Kürt milletinin zamanını ve enerjisini tüketmektedir. Tarih, bu ertelemelerin bedelinin ağır olduğunu defalarca göstermiştir.
Bugün Kürt milleti,
neden inkâr edildiğini, neden bölündüğünü ve neden katliamlara maruz kaldığını bilmektedir. Bu bilinç, artık yalnızca bir mağduriyet anlatısı olarak değil; siyasal iradeye dönüşmesi gereken bir tarihsel sorumluluk olarak ortada durmaktadır.
Ulusal bağımsızlık hedefi, ertelenebilir bir ideal değil; somut, örgütlü ve ilkesel bir mücadeleyle şekillenmesi gereken bir zorunluluk hâlini almıştır. Bu zorunluluk, Kürt milletinin tarihsel hafızasında olduğu kadar, bugünkü siyasal gerçeklikte de kendisini dayatmaktadır.