İbrahim Gürbüz
Kolonyalist Parçalanma ve Ulus Bilincinin Engellenmesi
Bu çalışmalara yönelmemde belirleyici olan temel olguların başında, Kürdistan’da tarihsel olarak uygulanan yoğun asimilasyon, sürgün ve inkâr politikaları gelmektedir. Osmanlı’dan İttihat ve Terakki’ye, oradan Kemalist döneme uzanan süreçte, Kürdistan’da entelektüel birikimin oluşması sistematik biçimde engellenmiş; buna paralel olarak toprak temelli milliyetçilik ve ulus fikri zayıflatılmıştır. Albert Memmi’nin sömürgeci düzenin “sömürgeleştirilenin kendini tarih dışı hissetmesini” sağlayan mekanizmalarına dair tespitleri, bu süreci açıklayıcı niteliktedir.
Bu engelleme sürecine, yalnızca Türk, Arap ve Fars resmî ideolojileri değil; zamanla bu toplumların sol ve İslamcı çevreleri de eklemlenmiştir. Böylece Kürdlerin ulus bilincinin gelişimi, çok yönlü bir ideolojik kuşatma altında tutulmuştur.
Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi ve Kürdlerin yalnızca bu parçalarla sınırlı kalmayıp Türk, Arap ve Fars metropollerine; ayrıca Avrupa’ya, Amerika’ya ve dünyanın farklı coğrafyalarına savrulması, ulus bilincinin, vatan fikrinin ve toprak temelli milliyetçiliğin gelişimini ciddi biçimde zayıflatmıştır. Edward Said’in sürgün deneyimine dair vurguladığı üzere, bu mekânsal kopuş, yalnızca fiziksel değil; epistemolojik ve duygusal bir parçalanmayı da beraberinde getirmiştir.
Seyahat Yazıları ve Sarı Hoca İle Devrialem
Bu dağınıklığı aşmanın en etkili yollarından biri seyahatler ve bu seyahatlerin yazıya dökülmesidir. Seyahat yazıları, farklı parçalarda ve diasporada yaşayan Kürd bireylerinin ve aydınlarının duygu, düşünce ve deneyimlerini görünür kılar; kopuklukları anlamaya ve ortaklıkları keşfetmeye imkân tanır. Ngũgĩ wa Thiong’o’nun belleğin ve anlatının sömürgesizleştirilmesine dair vurguladığı gibi, bu tür metinler zihinsel ve kültürel bir yeniden sahiplenme sürecine katkı sunar.
Kürdlerin birbirleriyle kurduğu bu temasın kayda geçirilmesi, ulusal birliğin, ortak bir milli bilincin ve müşterek bir mefkûrenin oluşması için düşünsel bir zemin hazırlar. Bu nedenle seyahat yazıları, yalnızca bireysel anlatılar değil; kolektif bilincin inşasında stratejik öneme sahip metinlerdir.
Ayrıca Kürdistan içi ve dışı seyahatler, tahrip edilmiş, dağıtılmış kültürel, sanatsal ve bilimsel değerlere ulaşma ve bunları kayıt altına alma açısından da büyük önem taşır. Bu yönüyle seyahat yazıları, yalnızca edebi ya da anlatısal değil; aynı zamanda tarih bilinci ve arşiv bilincinin inşasında kurucu bir rol üstlenir.
2012 yılında İsmail Beşikçi Vakfı’nın kuruluşuyla birlikte, bu tanıklık alanı yeni bir sorumluluk ve yönelim kazandı. Vakfın temel hedeflerinden biri, İsmail Beşikçi’nin düşünsel mirasını, Kürd meselesine ve Kürdistan’a dair geliştirdiği eleştirel perspektifi hem Türkiye’de hem de Kürdistan’ın farklı parçalarında; bununla sınırlı kalmaksızın Avrupa’da, Amerika’da, Avustralya’da ve Rusya’da uluslararası kamuoyuyla paylaşmaktı. Bu çerçevede, vakfın çalışmalarını, üretimlerini ve entelektüel birikimini aydın çevrelere tanıtmak amacıyla kapsamlı seyahatler yapma kararı aldık.
Ancak bu karar, İsmail Beşikçi’nin uzun yıllara dayanan ilkesel tutumuyla doğrudan kesişiyordu. Beşikçi, Kürdistan’ın İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Batılı emperyal güçler tarafından parçalanmasını, Kürdlerin bağımsız devlet hakkının gasp edilmesini tarihsel bir adaletsizlik olarak gördüğü için, bu ülkelerden gelen hiçbir ödülü kabul etmiyor; aynı gerekçeyle bu ülkelere gitmeme yönünde kişisel ve politik bir karar taşıyordu. Benzer şekilde, Kürdistan’a gitmeme yönündeki tutumunun temelinde de Kürdler arasında dil bilincinin zayıflığı, siyasal ittifakın kurulamamış olması ve bunca bedel ve acıya rağmen bir statünün elde edilememiş olması yatıyordu.
Vakıf yönetimi olarak bu kararların tarihsel bağlamda anlaşılır ve saygıya değer olduğunu ifade ettik. Ancak vakfın kuruluşuyla birlikte yeni bir döneme girildiğini, bu yeni dönemin, Beşikçi’nin eleştirel tutumunu mekânsal mesafeden değil, doğrudan temas ve yüz yüze karşılaşma üzerinden sürdürmesini gerektirdiğini dile getirdik. Batılı metropollere gitmenin, bu merkezleri dışarıdan reddetmekten ziyade, onların üniversitelerinde, basın-yayın organlarında ve entelektüel alanlarında doğrudan eleştiri üretmenin daha etkili bir yol olacağını savunduk. Kürdistan bağlamında ise, koşulların geçmişten farklılaştığını; Güney Kürdistan’da bir statünün kazanıldığını, Kürdler arası ilişkilerde yeni bir evreye girildiğini ve varsa eleştirilerin de yerinde, doğrudan Kürdlere hitap ederek dile getirilmesinin tarihsel bir sorumluluk olduğunu ifade ettik.
Bu görüşmeler ve tartışmalar sonucunda İsmail Beşikçi, önceki kararlarını yeniden değerlendirdi ve bizimle birlikte seyahatlere katılmayı kabul etti. İlk seyahatimiz, Kuzey Kürdistan’ın tarihsel ve simgesel merkezlerinden biri olan Diyarbakır’a gerçekleşti. Ardından Güney Kürdistan’a gittik. Daha sonra Avrupa’nın pek çok ülkesinde, aydınların ve sivil toplum temsilcilerinin yoğun olduğu merkezlerde konferanslar ve tanıtım toplantıları düzenledik. Bu yolculuklar Amerika ve Avustralya’ya, Moskova ve Gürcistan’a kadar uzandı. Gittiğimiz her yerde hem İsmail Beşikçi Vakfı’nın çalışmalarını tanıttık hem de Beşikçi’nin düşüncelerini doğrudan kendi sesiyle uluslararası kamuoyuna aktardık.
Bu seyahatler yalnızca kurumsal faaliyetler ya da akademik etkinlikler olarak kalmadı; aynı zamanda tarihe not düşen önemli karşılaşmalara ve tanıklıklara dönüştü. Bu süreçte Başkan Mesud Barzani, Neçirvan Barzani, Mesrur Barzani, Celal Talabani, Hero Xan gibi Kürd siyasal hareketinin belirleyici figürleriyle; Rojava bağlamında Salih Müslim ve Xerîb Hiso gibi önemli aktörlerle görüşmeler gerçekleştirdik. Bu temasları, konuşmaları ve gözlemleri titizlikle not ettik.
Daha önce de vurguladığım gibi, tarih yazımı açısından anılar ve seyahat yazıları, resmi tarihin susturduğu alanları görünür kılan vazgeçilmez kaynaklardır. Bu kitapta yer alan anekdotlar ve yaşanmışlıklar, yalnızca kişisel hatıralar değil; bir dönemin siyasal, toplumsal ve zihinsel haritasını sunan belgelerdir. Okur, bu sayfalar arasında ilerlerken yalnızca bir metni değil, aynı zamanda bizimle birlikte yapılan yolculukları, yaşanan karşılaşmaları ve tarihin içinden geçen o anları da deneyimleyecektir.
Bu nedenle “Sarı Hoca ile Devrialem” kitabı, bugünün okuruna olduğu kadar, yarının tarihçilerine ve araştırmacılarına da hitap eden bir tanıklık kaynağı olarak kaleme alınmıştır; yaşanmış olanın kayda geçirilmiş hâlidir.
Burada özellikle vurgulanması gereken temel bir husus bulunmaktadır: 1900’lü yılların başında Kürd aydınlarının, yazarlarının ve siyasal aktörlerinin büyük bir bölümü, yürüttükleri çalışmaları, kurumsallaşma çabalarını, kültürel ve siyasal faaliyetlerini sistemli biçimde yazıya dökmemiştir. Anı, seyahat yazısı, günlük ya da belge niteliği taşıyan metinlerin yeterince üretilmemiş olması, bugün Kürd tarih yazımında derin ve telafisi güç bir boşluk yaratmıştır.
Eğer o dönemin Kürd aydınları yaşadıklarını, tanıklıklarını, örgütlenme deneyimlerini ve mücadele pratiklerini kayıt altına almış olsalardı, bugün Kürd tarihi çok daha sağlam, çok daha zengin ve çok daha çok sesli bir arşivsel zemine sahip olacaktı. Bu eksiklik yalnızca nicel bir kaynak yoksunluğu değil; aynı zamanda tarihsel sürekliliğin kesintiye uğraması anlamına gelmektedir. Belleğin yazıya dönüşmemesi, kuşaklar arası aktarımı zayıflatmış; tarihsel bilinç, parçalı ve kırılgan bir hâle gelmiştir.
Bu durum, yalnızca bireysel ihmallerle açıklanamaz. Aksine, Kürdlerin maruz kaldığı sömürgeci ve baskıcı koşullar, yazma ve arşiv oluşturma imkânlarını da sistematik biçimde sınırlamıştır. Ancak yine de şu temel gerçek değişmemektedir: Bir ulus, tarihini kendi aydınları aracılığıyla yazmadığında, o tarih başkaları tarafından yazılır. Ve bu “başkaları”, çoğu zaman sömürgeci devletlerdir.
Nitekim Kürdlerin tarihinin büyük bir bölümü, Türk, Arap ve Fars devlet akıllarının ideolojik aygıtları tarafından kaleme alınmıştır. Bu tarih yazımı, Kürdleri özne olarak değil; inkâr edilen, bastırılan ya da kriminalize edilen bir nesne olarak konumlandırmıştır. Gerçekler çarpıtılmış, olaylar ters yüz edilmiş, Kürd toplumsal hafızası sistemli biçimde tahrif edilmiştir. Böylece tarih, bir bilgi alanı olmaktan çıkarılmış; bir egemenlik aracına dönüştürülmüştür.
Eğer 1900’lerin başında Kürd aydınları bizlere anılarını, belgelerini, seyahat notlarını ve kurumsal faaliyetlerine dair kayıtları bırakmış olsalardı, bugün Kürd tarih yazımı yalnızca savunma pozisyonunda olmazdı. Spekülasyonlar, demagojiler ve asimilasyon politikaları bu denli etkili olamaz; inkâr rejimleri bu kadar rahat hareket edemezdi. Yazılmamış her anı, kayda geçirilmemiş her tanıklık, sömürgeci tarih anlatılarının alanını genişletmiştir.
Bu nedenle anı yazımı ve seyahat metinleri, yalnızca edebi ya da kişisel türler değildir; aynı zamanda tarihsel ve siyasal sorumluluk alanlarıdır. Bugün kaleme alınan her tanıklık, geçmişteki sessizliği telafi etmeye yönelik bir çabadır. Belleği yazıya dökmek, yalnızca geçmişi anlatmak değil; geleceğin tarihçilerine hakikatin izlerini bırakmaktır.
1 Ocak 2026