Tarih Bilinci

Bedirxan Epozdemir

Bedirhan Epözdemir

Çoğu kez günün yorgunluğunu üzeriniden atıp stres ve gerilimlerden bir nebzecik kurtulduğunuzda, engin düşüncelere dalarsınız. Elbette ki bu düşünceler türlü türlüdür ve her beyine göre değişir. Düşünce aynı zaman¬da bir ilgi olayıdır da. Örneğin, benim, zaman zaman yaptığım gibi kafanız eğer kendi kendimizi sorgulamakla yoğunlaşıyorsa, sorunların arkasının gelmediğini hemencecik sezinlersiniz. Kuşkusuz bu sonu gelmeyen sorun¬lar karşısında karamsarlığa kapılmak, umutsuz olmak çözüm değil.

Yeri gelmişken hemen söyleyeyim, kendi kendimizi sorgulamayla ilgili yazılı olmasa bile olumlu ve olumsuz görüşler alıyorum ve içtenlikle söylüyorum, oldukça haz duyuyorum. Hele bu görüşler yazılı olsa bu hazin tadının bir başka olacağına inanıyorum.

Bu nedenle diyorum, amaçlanan nasihat çekmek değil, mahkemeler ku¬rup birilerini yargılamak hiç değil. Olsa olsa gerçeğimizin gün yüzüne çıkması için bir ufak katkı. Eğer bu ufak katkı aydınlık geleceğimiz için küçücük bir yarar sağlarsa, amaç yerini bulur.

Her konuda olduğu gibi tarihimiz konusunda da kendimizi sorgulamalıyız, diyorum. Tarihimizi bilince çıkarıp genç kuşaklara aktarma becerisini göstermeliyiz. Kuşkusuz tarih, bir safsatalar yığını olmaktan kurtarılmalı. Hele hele birilerinin kendilerine göre yorumlayıp, biçimlendirdiği, ego¬ların tatmin aracı olmaktan çıkarılmalıdır. Tarihi nesnel gerçeklerden, Sosyo-ekonomik koşullardan ayrı düşünerek ele almak bizi yanılgılara götürür. Bu nedenle tarihçi, herkesten daha çok hassas olmalıdır. Gerçek Tarihçi, tarih diye yutturulmaya çalışılan safsataları elinin tersiyle iterek, bilimsel olgu ve bulguları esas almalıdır. Tarihçi gecesini gündüzüne katarak doğruların takipçisi olmalı, tarihi kuşa çevirenlerin beyinlerde yarattığı tahribatları tez elden gidermelidir.

Peki tarihi bilincimiz ne düzeyde, ne biçim bir tarih? Tarih bizimle mi başladı, bizimle mi bitecek? Tarihimizi yetere kadar biliyor muyuz? Ta¬rihi olayları ve kişilikleri tarafsız-yansız, gerçeğin ve bilimin süz¬gecinden geçirip, doğru sentezlere varabiliyor muyuz? Yoksa işimize gel¬meyenleri burnumuzun ucu ile es mi geçiyoruz? İşte sorun bu. Bunların üzerinde yoğunlaşmalıyız mutlaka. Önümüzü ancak böyle görebiliriz. Tüm bu sorunlara karşı benim yanıtım mı? Tereddütsüz tüm bunların çok uzağındayız. Bağışlayın ama eksik mi kabul edersiniz, zaaf mı dersiniz?

Kendimizi yeteri kadar tanımıyor, tarihimizi bilmiyoruz. Belki değil, kuş¬kusuz yabancılar bizi, bizden çok daha iyi tanıyor ve biliyorlar.

Bir Hollandalı siyasal bilimci bir söyleşide “Kürtleri, Kürtlere anlatmak bana ters geliyor,” mütevaziliğini göstermişti, Belki haklıydı dostumuz kendi açışından Ama gerçeğimizle çakışmıyordu bu tespit. Çünkü bambaşkaydı gerçeğimiz. Kendine özgü normları, kendine has özellikleri vardı. Halkımıza demokrasi, özgürlük istiyorduk, coğrafyasında eşitliğin, hukukun ege¬men olması içim gecemizi gündüzümüze katıyorduk. Aç kalıyorduk, sürgün ediliyor¬duk. Hapis zindan yatıyorduk. Acı, işkence çekiyorduk. Kan akıyordu, gözyaşları dinmek bilmiyordu. Ama tanımıyorduk kendimizi, bilmiyorduk tarihimizi, coğrafya¬mızı yeteri kadar. Ne idik, ne olduk, ne olacağız? Sorularını yanıtlama gücü ve özgürlüğünden yoksunduk.

Bugün, dönüp geriye baktığımızda, yaşadığımız acı ve trajedilerin nedenleri yukarıda dile getirmeye çalıştıklarımız değil mi ?

Kuşkusuz başka ülkeleri, olayları belki elimizin içi gibi biliyorduk. Örneğin Gine’yi, Vietnam’ı, Angola’yı ve yahut Filistin’i. Ve onların lider¬lerini, tarihlerini, devrimlerini, uzun yaşam öykülerine varıncaya dek. Koca Barzani gerici, Talabani hayın, Qasımlo bilmem hangi güç ve devletin adamıydı. Ama Halepçe’de beş bin insanı katledilirken diktatör Saddam ile kadeh tokuşturan Arafat; örneğin büyük bir lider, bir enternasyonalistti.

Tıpkı yıllar önce Amerikalı gazetecinin belirttiği gibi “Kendilerinden başka herkese yararı olanlardık.” Tartışıyorduk, okuyorduk, inceliyorduk, sözüm ona. Teori¬den, İdeolojik tartışmalardan dem vuruyorduk. Bilmem hangi teorisyenin, filan¬ca kitabının, filanca sayfasının, şu paragrafının, neredeyse cümle ve kelime¬sini bir çırpıda biliyorduk. Heyecanlanıyorduk, titriyorduk. Ama bir türlü kendimize gelip, kendimizi okumuyorduk. Bu nedenle gerçeğimizi bilmiyorduk, tanımıyorduk ve bir türlü ön yargılarımızdan kurtulamıyorduk. Adeta doğrulara ayak diretiyorduk.

Yabancısıydık, Geliye Zilan’ın, Mahabat’ın, Dersim’in, Diyarbekir’in, Süleymaniye’nin, Serékanîyé’nin. Tanımıyorduk Şex Seid’i, Eli Şér’i, Qazi Mıhammed’i, Kemal Fevzi’yi,   ve de Koca Barzani’yi. Ve bizden  başka herkesin saygı duyup, onay verdiği barış ve diyaloğun ustası, demokrasinin öğretmeni Dr.Abdurrahman Qasımlo’yu.

Edebiyatımızın, Tarihimizin yabancısıydık. Destanlarımızdan, şiirlerimizden haz alamıyorduk. Ehmedé Xané, Melayé Cizirî, Feqîyé Teyran, Cîgerxwîn, Şerefxané Bedlîsî umurumuzda değildi. Bu değerleri okumak, algılamak belki de enternasyonalizmimize leke getirir ve “Milliyetçilikle” damgalanırız diye korkuyorduk.

Tarihi bilinç dedik, diyoruz. Bir bütündür, bu bilinç, olumlu ve olum¬suzluğuyla. Onun bir yönünü görüp, öbür yönünü görmemek yanılgıdır. İşimize geldiği gibi yorumlayamayız tarihi. Önemli olan bu bütünsellikten dersler çıkarmak. Doğrularını yüceltip, yanlışlarını mahkûm etmektir. Ve sahiplenmek¬tir, olumlu ve olumsuzluğuyla tarihi.

Tarihçi, olaylara tek yönlü, salt kemdi gözlüğüyle bakmamalı, hassas olmalı. Bazen küçük bir noktayı önemsememek, görmemezlikten gelmek berabe¬rinde bir sürü yanılgıyı getirir, bir sürü doğruyu tahrip eder. Öyleyse ya¬nılgıları ve tahripleri en aza indirgemek için tarihçi, herkesten daha çok titiz ve çok yönlü bilgilerle kendisini mutlaka donatmalıdır.

Bu nedenle tarihçi, tarihi bilince çıkarmak için olayı araştırmayı hiç bir zaman göz ardı etmemelidir. Masa başımda oturup, hikâye yazar gibi tarihi yazmamalıdır. Sağdan soldan topladığı kaynaklarla yetinmemeli. Bunların ya¬nında çok yönlü dokümanları irdeleyip, bu konudaki çok yönlü kaynakları araştırıp, değişik görüşleri de hesaba katarak, halkın içinde de gerekli sondajlarla veriler toplayarak, yaşayarak tarihi olayları ve kişilikleri gün ışığına çıkarmalıdır, Tarihi basmakalıpçılıktan  çıkarmalı, gerekçe ve belge¬leriyle karanlığın perdesini yırtmalıdır. Unutulmaması gerekir ki çoğu kez bir dengbéjin kılamı, bir halk hikayesi veya özdeyişi, bir şiir veya köşede/bucakta kalmış bir halk destanı koca bir olayı aydınlığa çıkarabilme de önemli ipuçları verebilir, önemli bir işlev görebilir.

Uzun uzadıya tarihi ve tarihçi sorgulamak ve derinlemesine irdelemek kuşkusuz bu yazının amacı değildir. Konunun önemi göz önüne alınırsa, yazı¬mın sınırlarını da aşar. Geçerken konunun bizce önemli olan bir kaç noktası¬na değinmeden edemedik.

Ayrıca hemen belirtelim ki, bu satırların yazarı ta¬rihçi olma iddiasında değildir. Ama en azından duyarlı bir tarih okuyucusu olmaya, ulusumuzun, halkımızın tarihini bilmenin zorunluluğuna özen gösteren karanlıkta kalan noktaların aydınlatılması için öteden beri ilgi ile izlemektedir.

Çarpıttırılarak, karanlıkta bırakılan tarihimizin bir gün mutlaka gün yüzüne çıkarılacağı umuduyla.