Sol-sosyalist ideoloji-2

İbrahim Gürbüz

Siyasal İslamcı ideoloji nasıl ki Kürd ulusal davasını “İslam kardeşliği” söylemi üzerinden yönlendirerek ve sınırlayarak etkisizleştirmişse, benzer biçimde sol, sosyalist ve özellikle Marksist ideolojiler de 1960’lı yılların sonlarından günümüze dek Kürd ulusal kurtuluş mücadelesi üzerinde belirleyici bir ideolojik baskı oluşturmuştur. Bu çerçevede söz konusu ideolojiler, Kürd ulusal mücadelesinin özgül hedeflerini belirsizleştirmiş, önceliklerini saptırmış; “halkların kardeşliği” ve “bütün dünya işçileri birleşiniz” gibi evrenselci ancak somut bağlamdan kopuk söylemler aracılığıyla ulusal talebi ikinci plana itmiştir. Böylece Kürd meselesi, kendi tarihsel ve siyasal özgüllüğünden uzaklaştırılarak, içeriden bir ideolojik kolonizasyon sürecine tabi kılınmıştır.
Bu bölümde, sol ve sosyalist ideolojiler ile faşist ideolojinin siyasal yapıları arasındaki ilişki kısa ve karşılaştırmalı bir çerçevede ele alınacaktır. İzleyen bölümde ise Marksist sol ve Kemalist solun Kürd hareketi üzerindeki etkileri daha ayrıntılı biçimde incelenecektir
Sol-sosyalist ideolojiye bakıldığında, bu düşüncenin Kürd ulusal mücadelesi üzerinde nasıl bir engel oluşturduğu görülmektedir. Bu ideoloji, mücadeleyi kendi hedefinden uzaklaştırmakta ve farklı bir yöne sevk etmektedir. Günümüzde bunun en somut örneklerinden biri, sol-sosyalist ideolojinin Kürd sahasındaki versiyonu olarak ortaya çıkan PKK hareketidir. Bu yapı aracılığıyla, sol-sosyalist düşüncenin Kürdistan’ın bir devlet haline gelmesi önünde büyük bir engel oluşturduğu görülmektedir. İlerleyen bölümde PKK olgusu ve siyasal hattı da kısaca analiz edilecektir.
Sağ ve sol ayrımı, modern siyasal düşüncenin en temel kavramsal çerçevelerinden biridir. Bu ayrımın kökeni, 1789 Fransız Devrimi sırasında ortaya çıkan meclis düzenine dayanır. Devrimci dönüşümü savunanlar solda, mevcut düzeni ve monarşiyi savunanlar sağda konumlanmıştır. Zamanla bu mekânsal ayrım, ideolojik bir içeriğe kavuşmuş; sol eşitlik, dönüşüm ve devrim fikriyle, sağ ise düzen, otorite ve hiyerarşiyle özdeşleşmiştir.
Ancak tarihsel süreç, bu iki ideolojik alanın yalnızca karşıtlık üzerinden okunamayacağını göstermektedir. Sağ çoğu zaman doğrudan düzen, otorite ve itaati önceleyen, daha mekanik ve buyurgan bir işleyişe sahiptir. Buna karşılık sol, çoğu durumda bu düzenin ya da karşı düzenin teorisini kuran, bilinç ve arzu üreten, politik anlamlandırma çerçevesi geliştiren bir işleve sahiptir. Bu nedenle mesele yalnızca sağın baskıcı ya da sömürücü karakteri değildir. Daha derin sorun, herhangi bir ideolojinin kendisini hakikatin tek ve mutlak kaynağı, yani epistemik bir otorite olarak kurmasıdır. Bu noktada ideoloji, düşünceyi yönlendiren bir araç olmaktan çıkar; düşünmenin sınırlarını belirleyen bir tahakküm biçimine dönüşür.
Bu durum, 20. yüzyılın farklı siyasal rejimlerinde somut biçimde gözlemlenebilir. Adolf Hitler’in partisinin adında “sosyalist” ifadesi yer almasına rağmen, kurulan rejim aşırı milliyetçi, ırkçı ve totaliter bir yapı sergilemiştir. Benzer şekilde Benito Mussolini, sosyalist bir geçmişten gelmesine rağmen faşizmin kurucu figürü haline gelmiştir. Bu örnekler, devrimci ya da eşitlikçi bir söylemin, belirli tarihsel koşullarda otoriter ve baskıcı devlet ideolojilerine dönüşebileceğini göstermektedir.
Sovyetler Birliği’nde Joseph Stalin döneminde uygulanan sürgün politikaları, zorla kolektifleştirme ve geniş çaplı baskı mekanizmaları; Kamboçya’da Pol Pot yönetimi altında gerçekleşen kitlesel soykırımlar, sol ideoloji adına kurulan rejimlerin de ağır yıkımlar üretebildiğini ortaya koymaktadır. Günümüzde Kim Il Sung etrafında kurulan lider kültü, ideolojinin mutlaklaştırılmasıyla birlikte eleştirinin ortadan kaldırıldığı bir siyasal yapıyı temsil etmektedir. Benzer biçimde, Abdullah Öcalan etrafında şekillenen tartışılmaz liderlik anlayışı da, ideolojinin eleştirel denetimden muaf hale getirildiği yapılara örnek olarak değerlendirilebilir.
Bu bağlamda dikkat çekici bir diğer örnek de Doğu Perinçek’tir. Perinçek, sol, sosyalist ve Marksist bir ideolojik çizgiyle siyasal alana çıkmıştır. Ancak zamanla Türkiye’de resmî ideolojinin ve Kemalist devlet anlayışının güçlü bir savunucusu haline gelmiş; sert bir Kürd karşıtı söylem üretmiştir. Türk solunun büyük bir çoğunluğu Kürd karşıtı bir cephede konumlanmıştır. Bu dönüşüm, Mussolini örneğiyle benzerlik taşımakta; sol bir ideolojik çıkışın devletçi ve şoven milliyetçi bir çizgiye evrilebileceğini göstermektedir.
Dolayısıyla sağ ve sol arasındaki ayrım, tek başına açıklayıcı değildir. Asıl mesele, ideolojinin nasıl işlediği ve hangi siyasal sonuçları ürettiğidir. Sağ ideolojiler çoğu zaman doğrudan otorite ve güç üzerinden işlerken, sol ideolojiler bu süreçlerin teorik ve kavramsal zeminini kurabilmektedir. Bu nedenle bazı tarihsel bağlamlarda sol, ırkçılığın, faşizmin ve sömürünün teorik yakıtını sağlayan bir rol de üstlenebilmiştir. Bu, bütün sol düşünceyi kapsayan bir genelleme değildir; ancak ideolojinin mutlaklaştırıldığı ve eleştiriden arındırıldığı durumlarda, özgürleştirici olmaktan çıkarak tahakküm üretir hale gelebildiği açıktır.
Marksist literatürde “proletarya diktatörlüğü” kavramı merkezi bir yer tutar. Bu kavram, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından, kapitalist sistemin yıkılmasının ardından işçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirdiği bir geçiş dönemi olarak tanımlanmıştır. Bu çerçevede diktatörlük kavramı açıkça kullanılmakta; demokrasi ise sınıflar üstü bir değer olarak değil, sınıf temelli bir iktidar biçimi olarak ele alınmaktadır. Yani demokrasi de bir sınıf diktatörlüğü olarak düşünülür. Bu anlayışta proletaryanın, yani çoğunluğu oluşturan emekçi sınıfların, azınlık durumundaki burjuvazi ve kapitalist sınıf üzerinde siyasal egemenlik kurması meşru kabul edilir.
Bu noktada dikkat çekici olan, sosyalizmin kuruluş sürecinden sınıfsız topluma ulaşıncaya kadar olan dönemin, açık biçimde bir “diktatörlük” evresi olarak tanımlanmasıdır. Bu diktatörlük, çoğunluğun azınlık üzerindeki egemenliği olarak teorize edilir. Ancak tarihsel deneyimler, bu teorik çerçevenin pratikte farklı sonuçlar üretebildiğini göstermiştir. Özellikle Sovyetler Birliği’nde, proletarya diktatörlüğü iddiasıyla kurulan sistemin kısa süre içinde kapitalist bürokratik ve merkeziyetçi bir yapıya evrildiği görülmüştür. Joseph Stalin döneminde bu yapı, geniş çaplı baskı, zulum ve kontrol mekanizmalarıyla pekişmiştir.
Faşizm de açık biçimde diktatörlüğü savunan bir ideolojidir. Ancak Marksist literatürden farklı olarak bunu sınıf temelli bir kavramsallaştırma üzerinden ifade etmez. Buna rağmen, tarihsel uygulamalarında sermaye ile yakın ilişkiler kurarak, Finans Kapitalin yani tekelci kapitalist üretim ilişkilerini koruyan ve güçlendiren bir diktatörlük biçimi ortaya koymuştur. Benito Mussolini ve Adolf Hitler örnekleri bu bağlamda değerlendirilebilir.
Bu iki farklı ideolojik hattın pratikte ulaştığı sonuçlar karşılaştırıldığında dikkat çekici bir benzerlik ortaya çıkmaktadır. Bir yanda özel sermayeye dayanan faşist diktatörlükler, diğer yanda kapitalist devlet bürokrasisi üzerinden işleyen sözde proletarya diktatörlüğü; her iki durumda da merkezi, baskıcı ve otoriter yapılar üretmiştir. Bu durum, biri özel sermaye, diğeri devlet sermayesi biçiminde olsa da, her iki yapının kapitalist birikim ve iktidar ilişkileri içinde benzeştiği yönündeki eleştirileri güçlendirmiştir.
Buradan hareketle ileri sürülen tez şudur: Marksist sol söylem, her durumda faşizme indirgenemez; ancak bazı tarihsel örneklerde, faşist diktatörlük biçimlerine teorik bir zemin hazırlayan ya da onlarla yakınlaşan sonuçlar üretmiştir. Bu değerlendirme, ideolojilerin kendi iç teorik iddialarından ziyade, tarihsel pratikte nasıl işlediğine bakılarak yapılmalıdır.