Sevgili Ulf, NATO insan hak ve özgürlüklerinden daha mı önemlidir?

Vildan S. Tanrıkulu

Politik rakip olmalarına rağmen, Nalin Pekgül, Ulf Kristersson’a karşı büyük bir saygı taşımaktadır. Ancak, Erdoğan’ın Ankara’da öne sürdüğü taleplere karşı onu etkilenmemiş olarak gördüğü zaman birşeyler koptu. Nalin, açık mektubunda, ”Uğruna kendini yaktığın o prensipler nereya gitti Ulf? diye soruyor Başbakan’a.

Nalin Pekgul
Publicerad 20:01
Merhaba Değerli Ulf!
Farklı siyasi tercih ve duruşlarımıza rağmen her zaman saygı duyduğum bir kişi olduğun için bu mektubu sana yazıyorum. Senin renginin mavi ve benimkinin kırmızı olmasına rağmen, ben her zaman iyi bir insan olduğunu hissetim ve umarım ki ben de senin açından böyle görülmüşüm. Ancak son zamanlarda beni derinden endişelendiren birşey oldu. 


Seni, 1994 yılında İsveç Parlamentosuna seçilmemden kısa bir süre önce tanıdım. Senden ve Henrik Laderholm’den gördüğüm dostluğu ve desteği asla unutmadım. Sizler tecrübeli parlamento üyeleriydiniz ve benim gibi yeni olan birine cömertçe tavsiyelerde bulundunuz. Yeni olan bizleri evine davet ettin ve bu ziyarette anladım ki senin ve eşin Birgittanın kapısı her zaman açık bir kapıydı. Bu durum bana Türkiye’de gerçekleşen 1980 askeri darbesinden sonra kaçan Kürtlere, sizin gibi kapısı açık olan kendi anne ve babamın (ebeveynlerimin), evini hatırlatıyordu.


Stockholm Belediyesi Sosyal Hizmetler Daire Başkanı olduğun zaman beni arayarak, namus iddiası ile yapılan baskılar ve sosyal ve demografik ayırımlar konusunda daha fazla bilgilenmek ve bunlarla nasıl mücadele edileceğini konuşmak üzere benimle iletişim kurmuştun. Toplumun bu mağdur insanları ile ilgili gösterdiğin bu büyük ilgi (angajeman) beni derinden etkilemişti. Yönetici pozisyonundaki politikacılarda alışık olmadığımız biçimde, konuşmacı olmamana rağmen toplantılarda bulunmanı çok anlamlı buluyordum. Sen ender bulunan bir dinleyici ve öğrenmeye istekliydin. Ve bütün bunları prestij konusu yapmadan yerine getiriyordun.

Daha sonra, 2017 yılında Parti başkanlığı için aday olduğunda, aşağıdaki mesajı sana yazmaktan kendimi alamadım.

Merhaba Ulf
Aday olduğunu işittim. Senin başbakan olmanı istemediğimi anlamana rağmen, bu duruma ne kadar sevindiğimi bilemezsin. Ancak, gerçekten senin gibi akıllı insanların bunun gibi önemli mevkilerde bulunmasının gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum.


Başarılar diliyorum


Birbirinin rakibi olmasına rağmen, demokrasi adına insan gönülden ister ki siyasi partiler akıllı vve bilgili kişiler tarafından yönetilsin. Cevabın şöyle;
Nalin,
Senin ”çifte/ikili” selamına ekstra değer veriyorum ve bunu bilmeni istiyorum. Hem politika içinde hem de dışında sana tüm geleceğinde başarı diliyorum.
Ulf
Parti lideri olduğun beş yıl boyunca bir tek kelime ile bile seni eleştirmedim. İsveç Demokratları Partisi [Sverigedemokraterna/SD1] ile bir işbirliği adımı attığın zaman arkadaşlarım, hala seni savunabildiğim için bana kızgındılar. Ben kendimi, senin böyle bir karar vermeye zorlandığına inandırıyordum ve bu durumun, İsveç Demokratları Partisi ile ideolojik nedenlerle işbirliği yapabilecek birisi yerine, değerleri konusunda hiç şüphe duymadığım birisi tarafından yapılmasının daha iyi olabileceği inancındaydım. 


Her ne kadar Sosyal Demokratların hükümeti kaybetmelerine üzülsem de, kendi kendimi partimin iktidarın aboneliğine ship olmadığı düşüncesi ile avutuyordum/ikna ediyordum. Her ne kadar mevcut hükümet değişikliği, Putin ve Orbán gibi otoriter liderleri alkışlayan İsveç Demokratlarına bağımlılık ile gerçekleşmiş olsa bile, demokrasilerde iktidar değişikliği olmalıdır. 


İsveç’in Nato üyeliğini kabul etmesi için ileri sürdüğü şartları görüşmek üzere 8 Kasım Salı günü Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmek için Türkiye’ye seyahat ettin. Erdoğan tarafından ifade edilen şartlar açık bir şekilde teröörist olarak damgalanmış olan Kürt örgütü PKK hakkında yoğunlaşmaktadır. Ben Kürt kimliğine/köklerine sahibim ama politikanın etnik kimliklerle ifade edilmesine karşıyım. İsveç’te yaşayan Kürtlerin, Nato üyeliği müzakerelerinde sürecinde, Hükümet’i rehin alma çabası içinde olma hakkı yoktur.


Benim hem PKK ve hem de Türk rejimi ile yaşadığım şahsi ve acı deneyimlerim mevcuttur. İlk olarak zikrettiğm, bugün bir terör örgütü olarak sınıflandırılmakta ve diğeri ise bundan çok uzak biçimde davranmamaktadır.


Aile olarak bizleri bütünüyle yerle bir eden olay, doktor olan halam Lamia Baksi’nin 80-li yılların başında PKK’ye katılmış olmasıdır. Bu hareket bir tarikata benzetilebilir ama o zaman henüz terörist olarak damgalanmamıştı.Benim sevgili halam malesef bu hareket içine çekildi ki bu durum onun bütün akrabaları ile iletişiminin kesilmesine de yol açtı. O, 1987 yılında, Abdullah Öcalan’ın emri ile örgüt içindeki muhaliflerin temizlenmesi sırasında kendi örgütü PKK tarafından katledildi.


Ondan yedi yıl önce, bir diğer halam, Necla Baksi, Türk askerleri tarafından katledildi. O, hem bir Kürt kadını hem de Türk rejimine muhalif olduğu için Türkiye’deki askeri darbeden sonra kaçarak Suriye’ye gitmişti. Ancak Türk askeri güçleri O’nu ve arkadaşlarını, kaçıp yerleştikleri evde bularak, hepsini katletti. Bu katliamdan iki küçük çocuk ve bir erkek sağ olarak kurtuldu. Çok sonra öğrendim ki, Necla’nın öldürülmesinin acısı, Lamia’nın PKK’ye çekilmesinin nedenini oluşturmuş. Kendi kız kardeşinin katledilmesinin acısını hiç üzerinden atamamıştı.


PKK’ye hakim olan politik ideoloji ve putlaştırılan liderlik anlayışı çok korkunç bir durumdur ve ben liderleri Abdullah Öcalan’dan iğreniyorum. Ancak Erdoğan’ın partisi AKP de, PKK gibi aynı putlaştırılmış lider anlayışına sahiptir. Erdoğan’ın; İsveç’in Nato üyeliği için ileri sürdüğü şartlar bir terör örgütünü ezmeyi amaçlamamaktadır. Esas olarak kendisini güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Erdoğan’ın kendisi, ultra Türk milliyetçilerin oylarını almak için aniden tam bir U dönüşü yapmadan önce, Kürtler’in oylarını alabilmek için Öcalan ile müzakere yürütmüştür.


Kemal Atatürk 1920-li yıllarda modern Türk devletini kurduğu zaman, Türkiye’nin Türk olmaya dayalı olarak tek halk ve tek dil esasına dayalı bir ulus olarak inşa edilmesini kararlaştırmıştı. Kürt dili ve bütün Kürt edebiyatı yasaklanmıştı. Her Kürtçe kelime ve her Kürt kültürü ifade eden şey yok edilmeliydi.


Erdoğan’ın partisi AKP, 2002 yılında iktidara geldiği zaman, ”Kemalizm”, ”Erdoğanizm” ile yer değiştirdi. Kemalistlerden farklı olarak, Erdoğan’ın Kürtlere karşı ideolojik olarak bir karşıtlığı yoktu ve bazı alanlarda Kürtlerin durumu biraz daha iyileşti. Artık Kürt olduğunu ifade etmek veya Kürtçe konuşmak yasak değildir.


Şu anda, esas sorun Cumhurbaşkanı’nın çok kolay olarak kendisini küçük düşürülmüş/hakaret edilmiş hissetmesidir. Yüzlerce gazeteci, yazar ve politikacı sadece Erdoğan’ı küçük düşürdükleri/hakaret ettikleri için hapiste bulunmaktadırlar. Filozof Hanna Arendt’in sözleri kulanılıcak olursa, denilebilir ki Erdoğan otoriter bir lider olmaktan, totaliter bir lider olmaya evrilmiştir.


Değerli Ulf, Cumhurbaşkanı Erdoğan Türk gazeteci Bülent Keneş’in İsveç’ten Türkiye’ye iade edilmesi talebini ileri sürdüğünde, seni ilgisiz ve tepkisiz gördüğüm zaman, içimde bir şeyler parçalandı gibi hissettim. Türkiye’ye ziyaretinden bir gün önce, muhalif politikacı Sezgin Tanrıkulu hakkında, Türk ordusunun kimyasal silah kullandığı iddialarının araştırılmasını istediği için dava açılmıştı (iddianame hazırlanmıştı). Savcı aynı zamanda TBMM’ne Tanrıkulu’nun yasama dokunulmazlığının kaldırılması için bir talep başvurusu göndermişti. Tanrıkulu’nun talebi bir demokraside tamamıyla yerinde bir tutumdur. Ancak Erdoğan’ın Türkiye’sinde değil!


Sezgin Tanrıkulu TBMM’nde CHP adındaki partiyi temsil eden ve İnsan Hakları Komisyonu Başkan Yardımcısı olan bir milletvekilidir. 90-lı yıllarda kurulan ve İsveç dış yardım bütçesi tarafından da finanse edilen Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) kurucularından birisidir. Yaptığı çalışmalar nedeni ile Robert Kennedy İnsan Hakları Ödülü almıştır. O saygın bir politikacıdır ve İsveç’i defalarca ziyaret etmiş ve aralarında Anna Lindh, eski Maliye Bakanı Mikael Damberg ve şu anda Nato görüşmelerinde baş müzakereci Oscar Stenström’ün de bulunduğu birçok yönetici ile görüşmüştür.


Sevgili Ulf, bir çok konuda farklı görüşlere sahip olduğumuz gerçeğini bir yana bırakalım, çünkü biz farklı ideolojik hareket noktalarına sahibiz. Ancak, ben bu güne kadar hiç bir zaman hukuk devleti ve insan hak ve özgürlüklerini ssavunma hakkında seninle ilgili bir şüphem olmamıştı. Ancak, şimdi, ilk defa şüphe duyuyorum. Nato üyeliği senin için gerçekten bu önemli demokrasi prensiplerinden daha da önemli midir? Şu anda artık ben, senin kim olduğunu ve o uğruna kendini yaktığın değerlerin nereye gittiğini bilmiyorum. Ve bu durum beni huzursuz ediyor ve korkutuyor.
Nalin Pekgül SvD (Svenska Dagbladet) gazetesi kültür sayfasının yeni yazarıdır. Mesleki olarak psikiyatri hemşiresidir ve Sosyal Demokrat Parti eski milletvekilidir.

Nalin Pekgul

Kaynak: Nalin Pekgul: Käre Ulf, är Nato viktigare än rättsstaten? | SvD
İsveççe’den Çeviri: 
Vildan Saim Tanrıkulu, Diplomalı Çevirmen
29 Kasım 2022, Stockholm

http://file:///C:/Users/HBB-DEPO/Downloads/K%C3%A4re%20Ulf-Nalin%20Pekgul.pdf