Bedirxan Epözdemir
Uzun bir süredir, sesli düşünmeye çalışıyorum. Bir zamanlar imtina ettiklerimiz, ulusal mücadeleye zarar verir, diye endişelendiklerimizden, duyulan kaygılardan hızla sıyrılmaya çalışıyorum. Bilinmeyen denklemleri çözmenin zamanı geldi, diyorum. Hiç birimizin, hiç kimse ve tarafın lüksünün artık olamayacağını düşünüyorum. En azından bunun özgür Kürd kişiliğinin gelişmesine katkı sunacağını, yitirilen ulusal coşkuyu kazanmada bir adım olacağını, belki de söylem ve eylem için bir buluşma zemini yaratacağını ve de legal, demokratik, yığın hareketine ivme kazandıracağına inanıyorum.
Bu düşüncelerimi yazıya döküyorum, çoğu kez. Bazen de çeşitli toplantılarda dillendiriyorum.
Doğaldır ki, sövenler oluyor, sevinenler oluyor.
Toplantı arası veya bitiminde gelen tepkilerin ezici çoğunluğu olumlu oluyor, çoğu kez. Çünkü yüz yüzesin dostlarla, dinleyenlerle. “Doğruları söyledin, içini rahat ettin” diyenler,oluyor. Açık söylüyeyim; Bu tip değerlendirmelere tepki duyuyorum. Çünkü doğruları kendi tekelimde görmüyorum. Bunları dillendiren dostlar, doğruları söylemekten imtina etmemelidirler, diyorum.
Bir de içini rahat ettin deyişi dokunuyor bana açıkçası. Çünkü benim böyle bir sorunum yok.
Sorunları kişisel bazda ele almıyorum ve hiç bir Kürd kişiliği ile de alıp vereceğim yok. Acılarımızı ve eksikliklerimizi dile getirmenin, iç rahatlama ile de ilgisi yok. Ama genel anlamda ulusal-demokratik hareketin içinde bulunduğu zaaflar, halkımızın içinde bulunduğu trajedi, olsa-olsa hüzündür, elemdir bizim için.
Ve bir yaradır, sürekli içimizi yakıp, kanatan.
Sevinenlerin yanında, kızanlarda oluyor, elbet. Sessizdir, çoğu kez bunlar. Tepkilerini söylemden ziyade, tavır, davranış ve mimikleriyle dışa vururlar. Besbelli ki böylesi dostların çoğunun alınlarında bir tarafın mühürü var. Yetki ve etkilerine helal gelmesin, puan kaybına uğramasınlar diye resmi görevlerini azami ölçüde deruhte etmek zorundadırlar.
Bir de ayrı bir özellik taşıyanlar var. Genç veya olgunlaşma evresine ulaşmış olanlardır, bunlar. Bir tarafın militanı veya yandaşlarıdırlar çoğu kez. Militanların derdi bir tarafa ama militanlığa aday olanların derdi çekilmiyor bazen. Yurtseverlikleri keskin bakışlarında bellidir. Hüzün ve özlemle doludurlar. Onların bu özelliklerini gözlerinden okursunuz. Önce etrafı kolaçan ederler, sağa sola bakarlar titizlikle. Ürkekliklerini gizlemek isteseler de, gizliyemezler. Eğer hasbelkader takım kaptanlarından veya kaptan yardımcılarından birisi yoksa, sizi tenha bir köşede yakalarlar. “Hislerimizi dile getirdiniz, özlemlerimizin tercümanı oldunuz, teşekkürler” derler. İşte o zaman daha bir hüzünlenirim, acılarım daha bir depreşir.
Bir de en çok hoşuma giden bir yanı var bu toplantıların. Gün bitiminde, günün yorgunluğunu üzerlerinden atmaya çalışan, lobilerde küme küme oturup, kulis yapanlar…
Çok renkli, çok sesliliğin tadına doyum olmaz manzarasını oluşturuyorlar. En çok böylesi durumlarda özgürlüğün tadını çıkarıyorlar. Çünkü beraber bir çay içemeyenler, uzlaşı kültürünü içlerine sindiremezler. Çünkü sosyal ilişkilerin gelişimi, siyasal ilişkilerin olgunlaşmasını pekiştirir.
Mümkün oldukça kimseyi üzmemeye özen gösteriyorum, ipin ucunu kaçırmadan, yapıcı bir yöntem kulanmayı gerekli buluyorum. Sonra e-mailler alıyorum. Övgüler ve sövgüler birbirlerini kovalıyorlar, adeta.
İnanın çoğu kez övgüleri de, sövgüleri de anlıyamıyorum. Çok samimi itiraf ediyorum, sövenlere kızmıyor, övenlere de sevinmiyorum. Ama ister övgü, ister sövgü olsun, yalın ve açıksa, yol gösterici ve uyarıcı ise, ulusal hasasiyetlerimize hizmet ediyorsa, bunlardan büyük bir haz duyuyorum. Çünkü şefaflığın bizim için herkesten daha çok “ekmek kadar mübarek, su kadar farz” olduğuna yürekten inanıyorum.
Bizim karnımız büyük olmalıdır, diyorum. Nemir Qasımlu’nun yıllar önce bana dediği bu sözü o günden beri kendime destûr seçtiğim için seviniyorum. Ve o ölümsüzü her defasında saygıyla yad ediyorum. Genel anlamda ve özellikle Doğu Kürdistan’da halkımızın yaşadığı acıları görünce de yokluğunu daha bir hissediyorum.
Ama bir şeye kesinlikle çok üzülüyorum; eleştirmenlerimizin olmayışına. Çünkü birbirimizi anlayabilmemiz, trajedilerden kurtulabilmemiz için, eleştiriyi övgü ve sövgüden, bir başka deyişle, karalamaktan ve methetmekten kurtarmamız lazım. Bu nedenle bizim eleştirmenler ordusuna ihtiyacımız vardır, diyorum. Bu ihtiyacımız oluştuğu an, önümüz açılır, birbirimizi anlama yeteneğimiz gelişir, uzlaşı kültüründen biz de nasipleniriz. Eleştirinin, önerici ve yol gösterici ışığında yolumuz aydınlanır, handikaplardan kurtulmuş oluruz.
Gerçek anlamda eleştirmenlerimizin olmayışı bizde tepki kültürünü geliştirdi. Özgür kişiliklerin, özgür iradelerin oluşumuna set çekti. Örgüt fetişizimini yarattı, kişiye tapma ve sahte kahramanlar yetiştirdi.
Evet sesli düşünmek. Belki de düğümleri çözecek, bilinmeyen denklemlerimize önermeler getirecek .“Düşünüyorum, o halde varım” demiş, Decarters.
“Düşünüyorum, o halde vurun “ demiş, bir başkaları.
Sesli düşünmek, sorunların çözümüne katkı sunmaktır.
Sesli düşünmek, paylaşımcı olmaktır. Uzlaşmanın kapılarını aralamaktır.