Selahaddin Eyyubi’nin Tarihsel Mirasından Soğuk Savaş Jeopolitiğine: Kürt Kimliği ve Rus/Sovyet Etkisinin Siyasal Analizi

Hüsamettin Turan

 Hüsamettin Turan

Uluslararası ilişkiler disiplininde ve siyaset bilimi yazınında, yapısal gerçekçilik, bağımlılık ekolü ve post-kolonyal kuram, Orta Doğu coğrafyasındaki etnik, dinsel ve ulusal kimliklerin gelişim süreçlerini ekseriyetle küresel güç rekabetlerinin ve sistemik dayatmaların birer yan ürünü veya yansıması olarak ele alma eğilimindedir.

Bu kuramsal çerçeveden bakıldığında Kürt kimliği, bir yandan kendi iç dinamikleri, sosyo-kültürel sürekliliği ve coğrafi aidiyeti olan tarihsel bir gerçekliği temsil ederken; diğer yandan küresel ve bölgesel aktörlerin makro-siyasal hamlelerinde, ittifak arayışlarında ve jeopolitik denge hesaplarında stratejik bir kaldıraç ya da manivela olarak araçsallaştırılan karmaşık bir olgu niteliği taşımaktadır.

Tarihsel süreç derinlemesine analiz edildiğinde, 12. yüzyılın en tesirli askeri ve siyasi figürlerinden biri olan Selahaddin Eyyubi’nin Kürt kolektif hafızasındaki kurucu ve birleştirici rolünden başlayarak, 20. yüzyılın başındaki Sykes-Picot gibi sömürgeci sınır mühendisliklerine, Soğuk Savaş döneminin çift kutuplu ideolojik rekabetindeki Sovyet paradigmalarına ve günümüz modern Rus dış politikasının bölgesel çıkar hesaplarına uzanan, yapısal kırılmalarla dolu kronolojik bir hat göze çarpmaktadır.

Bu hat, Kürt siyasal aklının hangi ampirik koşullarda, ne tür dışsal manipülasyonlara maruz kaldığını ve kendi kaderini tayin etme iradesinin büyük güçlerin küresel menfaatleriyle çeliştiği noktalarda nasıl bir dönüşüme uğradığını anlamak adına kritik bir laboratuvar sunmaktadır.

Tarihsel kökenler ve kolektif hafızanın inşası bağlamında Selahaddin Eyyubi, köken olarak bugün Ermenistan sınırları içerisinde yer alan antik Dvin şehri yakınlarındaki Ecdenekan köyünden güneye, Yukarı Mezopotamya ve Suriye hattına göç eden Müslüman-Kürt Şadi (Şaddadi) aşiretine mensup Necmeddin Eyyub’un oğludur.

Bu noktada bölgenin siyasal coğrafyasını ve tarihsel arka planını tam olarak tanımlayabilmek adına, Eyyubi hanedanının ortaya çıktığı tarihsel kesitteki aktörlerin analizi elzemdir. Necmeddin Eyyub ve ailesi güneye doğru coğrafya değiştirdiklerinde, mensubu oldukları Şeddadiler Kafkasya ve Transkafkasya hattında hâlâ egemen bir devlet olarak varlığını ve siyasal nüfuzunu sürdürmekteydi.

Dönemin bölgesel jeopolitiği; Diyarbakır ve çevresinde hüküm süren Mervaniler, Azerbaycan havzasında egemenlik kuran Revadiler ve Aras nehrinin kuzeyinde kurumsallaşan Şeddadiler gibi üç büyük Kürt hanedanlığının askeri, idari ve kültürel müktesebatıyla şekillenmiş durumdaydı.

Bu üç devlet içinde Mervaniler daha erken bir evrede tarih sahnesinden çekilirken, Revadiler ve Şeddadiler, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun bölgeye gelişi ve Orta Doğu'yu domine edişiyle eş zamanlı olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Selçuklu siyasal aklı ve egemenlik sahasıyla doğrudan etkileşime giren, kimi zaman ittifaklar kurup kimi zaman otonom yapılarını Selçuklu vasallığı altında devam ettiren bu hanedanlıklar, bölgedeki askeri ve idari birikimi canlı tutmuşlardır.

Bu tarihsel süreklilik, Eyyubilerin bir anda boşlukta doğmadığını; aksine Selçuklu dünyasıyla entegre biçimde yaşamaya devam eden Şeddadi ve Revadi gibi hanedanların kurumsal tecrübesini arkalarına alarak Orta Doğu'nun merkezine yürüdüklerini göstermektedir. Dolayısıyla Eyyubiler, söz konusu coğrafi kayma ve genişleme sürecinde, Mezopotamya ve Suriye hattında yükselirken, adeta bu üç devletin (Mervani, Revadi ve Şeddadi) ürettiği köklü jeopolitik ve sosyo-kültürel mirasının doğal birer varisi ve tarihsel mirasçısı konumuna geçmişlerdir.

Klasik Batı tarih yazımında (özellikle Haçlı Seferleri kroniklerinde) ve ana akım İslam historiografisinde Selahaddin, etnik kimliğinden ziyade pan-İslamist misyonu, Kudüs’ün fethi üzerindeki dini karizması ve İslam’ın Kılıcı sıfatıyla homojen bir dini lider olarak konumlandırılmaktadır.

Buna karşın, modern Kürt ulusal uyanışı ve kolektif hafıza inşası süreçleri, Selahaddin’i ve onun kurduğu Eyyubiler devletini, Kürt etnik kimliğinin uluslararası alanda askeri, idari ve diplomatik bir güç odağı olarak tanınmasının erken dönem en somut meşruiyet zeminlerinden biri olarak kabul eder.

Eyyubiler dönemi, Mezopotamya’nın dağınık aşiret yapılarından sıyrılan Kürt topluluklarının Suriye, Mısır, Yemen, Hicaz ve Doğu Anadolu bölgelerinde askeri-bürokratik bir elit katman olarak kurumsallaşmasını sağlamış; feodal çağın siyasi ilişkileri içerisinde bu kimliğe bölgesel ve küresel bir görünürlük kazandırmıştır.

Dolayısıyla Selahaddin Eyyubi, sadece geçmişe ait dini bir kahraman değil, aynı zamanda modern Kürt anlatısında dış dünyayla kurulan diplomatik ilişkilerin, askeri dehanın ve egemenlik iddialarının tarihsel süreklilikteki en güçlü referans noktası ve sembolik direnç kaynağı olarak işlev görmektedir.

Ancak Eyyubilerle doruk noktasına ulaşan bu aktörleşme süreci, ilerleyen yüzyıllarda yerini yapısal bir bağımlılık sarmalına bırakmıştır. Kürdistan jeopolitiğindeki asıl ve en köklü tarihsel kırılma, 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile somutlaşmıştır. Bu antlaşma, coğrafyayı sadece iki büyük imparatorluk (Osmanlı ve Safevi) arasında bölmekle kalmamış; Kürt mirliklerini ve siyasal aklını, bu iki egemenden birine eklemlenerek, biriyle ittifak kurarak var olma stratejisine mahkûm etmiştir.

Zamanla sistematik bir patolojiye ve kronik bir hastalığa dönüşen bu ittifak kurma refleksi, Kürt toplumsal dinamiklerinin kendi öz güçlerine dayanarak bağımsız bir merkez inşa etmesinin önüne set çekmiştir. İki büyük güç arasındaki rekabetin yarattığı boşluklarda taktiksel hâmiler arama gayreti, uzun vadede Kürtlerin kendi özgünlüklerini, siyasal reflekslerini ve kurumsal sürekliliklerini yitirmesinde başat bir rol oynamıştır.

Kendi kaderini tayin etme iradesinin yerini iki egemen güçten birinin sınır muhafızlığına veya dengeleme enstrümanlığına bırakması, Kürt modernleşmesinin ve ulusal uyanışının genetik kodlarına işleyen en büyük tarihsel yanlış olarak tarihe geçmiştir.

Bu tarihsel zemin üzerinde, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imparatorlukların çökmesiyle birlikte şekillenen modern Orta Doğu nizamı, söz konusu parçalanmışlığı daha da radikal ve yapısal bir kırılmaya uğratmıştır.

İngiliz ve Fransız sömürgeci akıllarının ürünü olan 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması ve bu gizli paylaşımın uluslararası hukuk zemininde tescillenmesi anlamına gelen 1923 Lozan Antlaşması, Kasr-ı Şirin'le temelleri atılan bölünmüşlük havzasını bu kez dört egemen devlet (Türkiye, Irak, Suriye ve İran) arasında yapay sınırlarla parçalamıştır. Bu sınır politikaları, Kürt kimliğinin homojen bir ulus-devletleşme tecrübesi yaşamasının önüne set çekmekle kalmamış, aynı zamanda her bir parçayı içinde bulunduğu devletin asimilasyon, entegrasyon veya güvenlik eksenli baskı politikalarının nesnesi haline getirmiştir.

Sömürgeci güçlerin coğrafyayı bu şekilde dizayn etmesi, Kasr-ı Şirin'den miras kalan hâmilik arayışı refleksini tetiklemiş ve Kürt siyasal hareketlerinin meşruiyet ve hayatta kalma arayışlarında sürekli olarak sınır aşırı müttefikler aramasına yol açan yapısal bir güvensizlik sarmalı yaratmıştır. Bu trajik bölünmüşlük, Kürt kimliğini bölgesel statükoyu sarsmak ya da korumak isteyen tüm küresel güçlerin müdahalelerine açık, geçirgen bir alana dönüştürmüştür.

20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, küresel güç dengelerindeki kutuplaşmalar ve Üçüncü Dünyacı antikolonyal hareketlerin yükselişi, Kürt tarihsel sembollerinin uluslararası sol literatürde ve devrimci paradigmalarda yeniden üretilmesine zemin hazırlamıştır. Bunun en dikkat çekici ve sembolik kırılma anlarından biri, 1959 yılında Küba Devrimi’nin önderlerinden Ernesto Che Guevara’nın, Orta Doğu turu kapsamında Suriye’nin başkenti Şam’da bulunan Selahaddin Eyyubi mezarını ziyareti ve buraya bir çelenk bırakmasıdır.

Bu ziyaret, ilk bakışta sosyalist bir figür ile orta çağın İslam monarkı arasında ideolojik bir çelişki barındırıyor gibi görünse de, aslında post-kolonyal dönemde anti-emperyalist direnişin, Batı istilasına karşı duruşun ve Üçüncü Dünya halklarının tarihsel kökenlerindeki feodalizm/sömürgecilik karşıtı sembollere duyulan küresel saygının bir tezahürüdür. Kürt seküler ve sol yönelimli siyasal hareketleri de Che Guevara’nın bu hamlesini ve Selahaddin imgesini, kendi ulusal varlıklarının uluslararası arenada tanınması, seküler dünya ile entegrasyonu ve meşru bir hak arayışı olarak küresel kamuoyuna sunma gayretinde bir manifesto olarak okumuş ve hafızalarına kazımıştır.

Soğuk Savaş’ın derinleştiği dönemde, Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu stratejisi, ideolojik kurtuluş söylemleri ile katı reelpolitik çıkarlar arasında salınan yapısal bir paradoks ve faydacılık üzerine inşa edilmiştir.

Kasr-ı Şirin'den beri egemen bir dış güce yaslanarak ayakta kalma alışkanlığını sürdüren yapılar için Moskova, yeni ve güçlü bir hami adayı olarak belirmiştir. Çarlık Rusyası’nın sıcak denizlere inme ve sınır hatlarında tampon bölgeler yaratma yönündeki emperyal mirasını devralan Sovyet dış politikası, Kürt nüfusunu ve siyasal hareketlerini, bölgedeki Batı yanlısı ve CENTO hattındaki (Türkiye, İran, Irak) rejimleri istikrarsızlaştırmak veya kendi eksenine çekmek adına çok boyutlu bir enstrüman olarak konumlandırmıştır.

Ancak bu ilişki modeli, hiçbir zaman Kürt ulusal kimliğinin ve haklarının samimi bir şekilde tanınmasına dayanmamış; aksine Sovyet merkezî çıkarlarının elverdiği ölçüde taktiksel bir destek seviyesinde tutulmuştur. Sovyet ideolojisi, Kürt toplumsal yapısındaki feodal ve aşiret temelli dinamikleri kendi Marksist-Leninist süzgecinden geçirerek manipüle ederken, Kürtlerin özgün ulusal kimliğini ve kaderini tayin hakkını, küresel sosyalist devrim stratejisinin ve jeopolitik nüfuz mücadelelerinin her zaman ikinci planına itmiştir.

Bu paradoksal ve inkârcı yaklaşımın en çarpıcı tarihsel tezahürleri, hem Sovyetler Birliği’nin kendi iç idari sınırlarında hem de Orta Doğu’daki müttefik devletlerle kurduğu ilişkilerde somutlaşmıştır.

Erken dönem Sovyet sisteminde Azerbaycan SSC bünyesinde kurulan ve kısa ömürlü olan Kızıl Kürdistan (1923-1929) deneyiminin ardından, Stalin döneminde Kafkasya Kürtlerinin Orta Asya ve Sibirya’nın içlerine sürülmesi, etnik kimliklerinin nüfus kayıtlarından sistematik olarak silinmesi ve kültürel varlıklarının bastırılması, Moskova’nın Kürt olgusunu içsel bir hak öznesi değil, sınır güvenliği açısından potansiyel bir tehdit odak noktası olarak gördüğünü kanıtlamaktadır.

Benzer şekilde, 1960’lardan itibaren Sovyetler Birliği’nin Suriye’deki Baas rejimiyle geliştirdiği askeri, ekonomik ve stratejik ittifak, Suriye Kürtlerinin sosyo-politik felaketine zemin hazırlamıştır. Şam yönetiminin 1962 nüfus sayımıyla yüz binlerce Kürdü ecnebiler (yabancılar) ve mektumlar (kayıtsızlar) olarak tasnif edip vatansız bırakması, temel insani haklardan mahrum etmesi ve Cezire bölgesinde bir "Arap Kemeri" oluşturarak Kürt demografisini dağıtma politikalarına Moskova, Suriye'deki deniz ve hava üslerini korumak, Akdeniz’deki varlığını güvenceye almak adına tamamen sessiz kalmış ve bu sistematik kimlik imhasını görmezden gelmiştir.

Bu jeopolitik denklemin pratik sahadaki yansıması, Kürt siyasal elitlerinin, aşiret liderlerinin ve modern örgüt yapılarının Sovyet, Rus ve Suriye istihbarat servisleriyle kurdukları asimetrik, bağımlı ilişkiler ağında iyice belirginleşmektedir.

Molla Mustafa Barzani’nin 1947 yılında Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin çöküşünün ardından Sovyetler Birliği’ne sığınması ve 1958 yılına kadar süren Moskova sürgünü dönemi, Rus dış politikasının Kürt kartını Bağdat, Tahran ve Ankara rejimlerine karşı bir diplomatik şantaj ve dengeleme unsuru olarak nasıl kullandığının klasik bir örneğidir.

Sonraki dönemlerde Celal Talabani ve Barzani ailelerinin temsil ettiği Irak Kürt hareketi, bölgesel sıkışmışlıklarını aşabilmek adına Moskova ile ilişkilerini sıcak tutmaya çalışırken, finansal, askeri ve lojistik yardım hatlarının büyük oranda İran (hem Şah hem de İslam Cumhuriyeti dönemi) üzerinden geçmesi, sürecin çok katmanlı istihbarat manipülasyonlarına ne denli açık olduğunu gözler önüne sermiştir.

Kürt siyasal aklı, coğrafi yalıtılmışlığın ve Kasr-ı Şirin'den bu yana gelen hâmilik refleksinin getirdiği çaresizlikle, kendisini bağımlılık ilişkilerine teslim ederken; hâmiler (Moskova, Şam veya Tahran) her uzlaşma sağladığında Kürt hareketlerini yarı yolda bırakmış, varlık zeminlerini kendi devletlerarası pazarlıklarında feda etmekten çekinmemiştir.

20. yüzyılın son çeyreğinde yükselişe geçen seküler ve radikal sol söylemli Kürt örgütleri de, Sovyetler Birliği’nin ideolojik ve lojistik çekim merkezinden azami ölçüde etkilenmiştir. Bu örgütlerin lider kadroları, Kürt toplumunun tarihsel, muhafazakar ve sosyolojik gerçekliklerini göz ardı ederek veya bunları zorlayıcı bir ideolojik dönüşüme tabi tutarak, Moskova ve Şam eksenli istihbarat ağlarıyla organik bağlar tesis etmişlerdir.

Suriye istihbaratının (El-Muhaberat) kontrolü altında, Bekaa Vadisi ve Şam hattında lojistik imkan bulan bu yapılar, bir yandan sömürgecilik karşıtı sosyalist söylemlerle tabanlarını konsolide ederken, diğer yandan Rusya ve Suriye’nin bölgesel menfaatlerini tahkim eden birer paramiliter aktör durumuna düşürülmüştür.

Bu stratejik ilişkiler modelinde, Kürt halkının ulusal bütünlüğü, uzun vadeli siyasi hakları ve toplumsal refahı, örgüt liderlerinin uluslararası destek devşirme ve kendi organizasyonel varlıklarını koruma dürtülerinin gerisinde kalmış; etnik kimlik adeta küresel istihbarat savaşlarının bir operasyonel nesnesi haline getirilmiştir.

Ancak küresel güçlerin Kürt siyasal hareketlerini bir manivela olarak kullanma ve ardından kendi kaderine terk etme stratejisi yalnızca Rusya ve Sovyetler Birliği ile sınırlı kalmamıştır. Rus ve Sovyet yayılmasını Ortadoğu hattında baskılamak adına Batı blokunun Kürtler ile kurduğu ilişkiler de benzer şekilde trajik ve acı sonuçlar doğurmuştur.

Bu asimetrik bağımlılık ilişkisinin Batı eksenindeki en belirgin ve sarsıcı kırılma noktası 1974-1975 yenilgisidir. Soğuk Savaş dinamikleri içinde Molla Mustafa Barzani liderliğindeki Irak Kürt hareketi, ABD’nin İran (Şah rejimi) üzerinden kurguladığı askeri, lojistik ve finansal yardım hatlarına göbekten bağımlı hale getirilmiştir.

Washington ve Tahran, Kürt hareketini Bağdat'taki Sovyet yanlısı Baas rejimini yıpratmak adına stratejik bir enstrüman olarak araçsallaştırmıştır. Ne var ki, İran ve Irak’ın 1975 yılında imzaladığı Cezayir Anlaşması ile iki devlet arasındaki sınır ihtilafları çözülünce, Kürt kartına olan ihtiyaç aniden ortadan kalkmıştır.

Anlaşmanın hemen ardından Molla Mustafa Barzani ve hareketi, ABD ve İran tarafından tamamen yalnız bırakılarak kendi kaderine terk edilmiştir. Bu ani lojistik ve diplomatik ambargo, Kürt hareketi için sadece ağır bir askeri yenilgi getirmekle kalmamış; hâmilik ilişkisinin aniden kesilmesiyle savunmasız kalan on binlerce insanın katledilmesine ve kitlesel bir insani trajediye yol açmıştır. Dolayısıyla Batı dünyasının Ortadoğu reelpolitiği içindeki bu hamlesi, jeopolitik çıkarlar söz konusu olduğunda küresel aktörlerin retorikteki hâmilik vaatlerinin ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

Bu yapısal bağımlılık ilişkileri ve siyasi körlük, esasen sadece Soğuk Savaş dönemiyle sınırlı anlık sapmalar değil, tarihsel kökleri 18. ve 19. yüzyıl Çarlık Rusyası’nın Kafkasya ve Osmanlı sınır bölgelerindeki yayılmacı, emperyal politikalarına kadar uzanan derin bir paradigmanın devamıdır. Rusya, tarih boyunca sınır boylarındaki Kürt aşiret yapılarının otonom ve savaşçı karakterini fark etmiş, onları kimi zaman Osmanlı İmparatorluğu ve Kaçar İranı’na karşı bir isyan ve istikrarsızlaştırma gücü olarak inşa edip desteklemiş, kendi merkezi otoritesini kurduğu ya da bu devletlerle anlaştığı anlarda ise aynı aşiretleri katliamlar, sürgünler ve silahsızlandırma yoluyla imha veya ihmal etmiştir.

Dolayısıyla Sovyetlerin, modern Rusya’nın ve Batı bloku aktörlerinin Ortadoğu’daki stratejik müdahaleleri, Kürt toplumunu hem bölgesel güç dengeleri hem de küresel ideolojik kamplaşmalar bağlamında biçimlendiren, onu kendi özgün kimliğinden kopararak büyük devletlerin çıkarlarına eklemleyen tarihsel bir sürekliliğin parçasıdır.

Bu durum, Kürt siyasal aklının coğrafi determinizm, tarihsel travmalar ve uluslararası izolasyon şartları altında, kendi öz güçlerine ve ulusal konsensüsüne dayanmak yerine, Kasr-ı Şirin'den bu yana gelen iki egemenden birine sığınma hastalığını sürdürerek, Rus, Sovyet veya Batılı müttefiklerinin menfaatlerini şekillendirme, destekleme ve koruma üzerine kurulu sakat bir paradigmayı benimsediğini göstermektedir.

1639'da Kasr-ı Şirin ile başlayan bu Hasta Kürt Stratejisi, küresel aktörlerin bölgesel uzlaşı masalarında Kürtleri bir pazarlık unsuru haline getirmesiyle her dönem Kürt halkına kan, gözyaşı ve ağır yenilgiler olarak geri dönmüştür. Bu bağımlılık paradigması, Kürt milletinin kendi kaderini tayin etme hakkını, toprak bütünlüğünü ve modern anlamda demokratik bir toplum olarak kurumsallaşmasını sürekli olarak küresel güçlerin taktiksel takvimlerine endekslemiş ve her defasında bu hakların ikinci plana itilmesiyle sonuçlanan tarihsel bir kısır döngü yaratmıştır.

Kürt siyasal elitleri, hâmilerinin retorikteki anti-emperyalist, özgürlükçü ya da demokratik söylemlerine inanarak, reelpolitiğin acımasız yasalarını ve devlet çıkarlarının kalıcılığını göz ardı etmenin bedelini, özgün kimliklerini yitirerek, toplumsal parçalanma ve büyük hak kayıpları ile ödemişlerdir.

Tüm bu jeopolitik manipülasyonlar, asimetrik bağımlılık ilişkileri ve tarihsel paradokslar süzgecinden geçirilerek bakıldığında, Selahaddin Eyyubi’nin tarihsel figürü ve mirası, modern dönemde Kürt kimliği için sadece romantik bir geçmiş övgüsü olmanın çok ötesinde derin ve hayati bir anlam ihtiva etmektedir.

Eyyubi’nin 12. yüzyıldaki liderliği, Kürt halkının sadece dış güçlerin elinde bir piyon, jeopolitik bir enstrüman veya istihbarat servislerinin kullanıp atacağı bir sosyal kontrol objesi olmadığını; tam aksine, doğru bir siyasal akıl, birleştirici bir vizyon ve stratejik bir deha ile hareket edildiğinde, bölgesel ve küresel denklemleri bizzat kuran, dönüştüren, yöneten ve tarihin akışına yön veren kurucu, egemen bir özne olabileceğini kanıtlayan en büyük tarihsel referanstır.

Selahaddin’in tarihsel büyüklüğü, kendisini çevreleyen bölgesel ve küresel güç odaklarıyla asimetrik bir hâmilik ilişkisine girmek yerine, onlarla dengeli ittifaklar kurarak kendi bağımsız hareket etme alanını yaratabilmiş olmasında yatmaktadır.

Bu kurucu irade, Hasta Kürt Stratejisi’nin ürettiği bağımlılık patolojisine karşı en net panzehirdir. Selahaddin Eyyubi imgesi, dış güçlerin asimilasyonist politikalarına, yerel örgütlerin ve lider odaklarının ideolojik savrulmalarına ve küresel aktörlerin faydacılık temelli manipülasyonlarına karşı, Kürt milletinin kolektif hafızasında varlık, haysiyet ve özgül ağırlık mücadelesinin en köklü direniş sembolü ve yol gösterici pusulası olarak güncelliğini korumaktadır.

 

Kaynaklar

Minorsky, V. (1953). Kafkas Tarihi Üzerine Araştırmalar. Cambridge Üniversitesi Yayınları. (Eyyubilerin kökenleri, Şadi aşireti ve Dvin bölgesinin sosyo-tarihsel yapısı üzerine temel başvuru kaynağı).

McDowall, D. (2004). Modern Kürt Tarihi. I.B. Tauris Yayıncılık. (Birinci Dünya Savaşı sonrası süreç, Sykes-Picot, Lozan Antlaşması ve yirminci yüzyıldaki ulusal hareketlerin kapsamlı analizi).

Yassin, B. A. (1995). Milliyetçilik mi Selefilik mi: Irak'taki Kürt Ulusal Hareketi. Uppsala Üniversitesi Yayınları. (Soğuk Savaş dönemi Sovyet dış politikası, Moskova-Bağdat-Şam hattındaki ilişkiler ve Kürt hareketlerinin jeopolitik konumu).

Ghareeb, E. (1981). Irak'ta Kürt Sorunu. Syracuse Üniversitesi Yayınları. (Barzani ve Talabani ailelerinin dış ilişkileri, Sovyet sürgünü dönemi, 1975 Cezayir Anlaşması ve Batılı aktörlerin rolü).

Bulloch, J. ve Morris, H. (1992). Devletsiz Bir Millet: Kürtlerin Bitmeyen Savaşı. Lothian Yayınları. (Suriye Baas rejiminin kimlik inkarı politikaları, Arap Kemeri projesi ve Sovyetler Birliği'nin bu süreçteki diplomatik pozisyonu).