Seçim İttifakı Tartışmaları

Sait Aydoğmuş

Türkiye’de Seçim İttifakı Tartışmaları Kürtlerin Nasıl Vebalaştırıldıklarını Ortaya Koyuyor

Bu yazıdan asıl amacım, gelecek yılda yapılacak olan Türk seçimlerinde Kürtlerin politikasının ne olması gerektiğini irdelemek değildir. Bunun yerine, daha şimdiden bu seçimlerin muhtemel ittifaklarına ilişkin tartışma ve değerlendirmelerde bile tüm çıplaklığıyla boy veren Kürt düşmanlığının nasıl tavan yaptığını ortaya koyarak, Kürt ulusal politikası açısından bunun siyasal nedenlerini ve çarelerini irdelemektir.

****

Türk egemenlik sisteminde seçimler yaklaşırken AKP’si, CHP’si, sağcısı, solcusuyla, bütün Türk taraflar/aktörler, iyisi ve kötüsüyle neredeyse bütün Türk yazarlar, çizerler, akademisyenler, özellikle Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) kastedilerek, Kürt partileriyle yapılacak bir seçim ittifakının, ittifakı yapacak olanlara kaybettireceğini yoğun bir biçimde savunmakta, bunun propagandasını yapmaktadırlar. Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye metropollerinde, toplam 20-25 Milyonluk nüfuslarıyla yaşamakta olan Kürtler, adeta aşırı bulaşıcı ve öldürücü bir hastalık olan vebalı gibi gösterilerek, onlardan uzak durulması salık verilmektedir. Hatta Kürt taraflarla ittifakın kaybettireceğine kesinlikle inanan kimi aktörlerin, rakiplerini, bazı komplolarla, alttan alta bu ittifaka teşvik ettikleri bile iddia edilmektedir.

Bu durumu ortaya koyan fikirlere/değerlendirmelere yüzlerce makale, araştırma ve tartışma programlarındaki iddialar örnek verilebilir. Konuyu, bu tür alıntılarla çok uzatmak yerine, bunlardan konumuz bakımından derli toplu olan birkaçını alıntılayarak, esas mevzunun analizine geçmek daha uygun olacaktır

****

“CHP, HDP İLE İTTİFAK YAPARSA ŞUNLAR OLUR

‘Cumhur ittifakı”, keyiften dört köşe olur.

Bir Erdoğan vurur, bir Bahçeli... Bekir Bozdağ’a bile iş düşmez.

AK Parti ile MHP, seçim çalışması yapmaya bile gerek duymaz.

Bir an “Acaba İzmir’i de alabilir miyiz” falan diye heyecanlanırlar.

Kemal Kılıçdaroğlu’na gizli gizli minnet duyarlar.

Burhan Kuzu, ‘Bundan iyisi / Şam’da kayısı’ der. ‘Kimler kimlerle beraber’ diye bir seçim şarkısı yaparlar.

‘İmralı’nın dağlarında çiçekler açar’ diye kafa bulurlar.”

(Ahmet Hakan-1 Mart 2018 tarihli Hürriyet)

“Peki CHP-HDP ittifakı olacak mı? Onu da sorduk, sormaz olur muyuz? Kılıçdaroğlu, ‘Bizim duruşumuz çok açık ve net belli. Biz seçim yasasını değiştirip barajın sıfıra indirilmesini, %1-2’ye indirilmesini her partinin de bağımsız seçime girmesini

arzuluyoruz’ diye karşılık verdi. Yani, HDP ile ittifaka sarı ışık dahi yakmadı.”(Abdülkadir Selvi-28 Şubat 2018 Tarihli Hürriyet)

 

“Tek adam rejimine evet cephesinin bir arada durması, birlikte yürümesi mümkün bir cephe oluşturmasına karşılık, tek adam rejimine hayır cephesinin uzun süre bir arada gitmesinin mümkün olmaması uzun soluklu bir ittifakın önünü tıkıyor. İyi Parti ile HDP ve CHP’nin, AKP- MHP’nin karşısında blok oluşturmaları gerçekçi olmadığı gibi seçmen üzerindeki etkileri açısından fazla yararlı da görünmüyor.“

(Ali Sirmen-1 Mart 2018 tarihli Cumhuriyet)

Bunlara eklenebilecek benzer yüzlerce alıntı var. Uzatmak yerine, 1 Mart tarihinde, Ahu Özyurt’un CNN-Türk’teki tartışma programında, Erdal İnönü’nün SHP’sindeyken Devlet Bakanlığı da yapmış Önay Alpago’nun benzer iddialarına, tartışmaya katılan belli başlı kamuoyu araştırma kurumlarının temsilcilerinin de onay verdiklerini belirtmekle yetineceğim.

*****

Peki bu tespitler doğru mudur?

Maalesef-mixabin, sed mixabin-genel olarak doğrudur...

Bırakalım Kürdistan’ın dört parçasını, dünyanın öbür ucundaki Kürdlerin bile, ulusal hak ve hukuklarıyla ilgili en ufak bir mevzi kazanmasını, Türklerin bekasının karşıtlığıyla ilişkilendirip anlamlandıran ırkçı, sömürgeci-emperyal ve saldırgan bir politika ile karşı karşıyayız. Bu anti-Kürt politikaya tavan yaptırmak için sürdürülmekte olan Efrin işgal hareketine siyasi partileri, sivil kuruluşları ve medyasıyla, Türk toplumunun verdiği desteğin korkutucu oranı ortadadır.

Türkiye’de, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde, işgal ve katliamlarla inşa edilen derme çatma bir milletin, artık tarihte kalmış sömürgeci emperyal rüyalarının yeniden gerçekleştirilebilmesi için Kürd ve Kürdistan düşmanlığı, temel motivasyon olarak seçilmiş bulunmaktadır. Anılan motivasyon, özellikle bu yolda bilinçli ve planlı olarak vebalaştırılıp şeytanlaştırılan PKK ve çevresi üzerinden bir beka sorunu olarak ortaya konmaktadır. Bu paranoyaya göre, ‘’bazı uluslararası ve bölgesel düşman güçler, gerçekte olmayan Kürd ve Kürdistanı, terörist PKK üzerinden var etmeye çalışarak, son Türk Devletinin ve ulusunun varlığına son vermek istiyorlar’’.

İşin garip tarafı, bu motivasyonla şeytan gibi gösterilen PKK ve çevre örgütleri de Kürd ve Kürdistan’a dair temel siyasal değer ve kavramlardan özenle kaçınarak, bu politikanın değirmenine bir nevi su taşımakta; Türk milliyetçileri, islamistleri ve ulusalcıları tarafından Türk toplumuna enjekte edilen bu paranoid zihniyetin pekiştirilmesine, bilinçli veya bilinçsiz, hizmet etmektedirler.

PKK ve çevre örgütlerinin milletleşme ve devletleşme karşıtlıkları, çağımızın ve Kürd ulusal hareketinin temel gerçekleriyle bağdaşmayan saçma sapan teorik argümanları biliniyor. Bu nedenledir ki, Güney Kürdistan’daki milletleşme ve devletleşme süreci “2. İsrail” olarak değerlendirilerek, ona düşmanlık yapılıyor. PKK ve çevre örgütleri, fiilen egemenliklerinde bulundurmalarına rağmen Suriye’nin işgalindeki Kürdistan parçasını “Kuzey Suriye” diye adlandırıyor ve buna uygun olarak siyasal sisteminin özünde ve adında Kürd-Kürdistan olmayan bir statü aranıyor. Kürd ulusuna büyük bedellere mal olan Kuzey Kürdistan’daki mücadelelerinin hedefi olarak “Demokratik ulus ve Demokratik cumhuriyet” gibi yine“ Millet-i Hakime” rolüyleTürklerin egemenliğinde ve idarelerinde olacak olan, ucube siyasal bir sistem savunuluyor. Son Kongre’de, Resmen olmasa/nitelendirilmese de fiilen bir Kürd partisi olan, Kürt ve Türk toplumu tarafından böyle algılanan HDP’nin, son kongresinde özel bazı operasyonlarla yönetim bazında Türkleştirilmesi, açıklanagelen çelişkili anlayış ile tutumların ve dolayısıyla Kürd ve Kürdistani politikadan ve değerlerden kaçışın son ve somut bir örneğidir.

*****

Özetlersek; günümüzde, AK Parti tarafından yönetilmekte olan Türk egemenlik sistemi, Bölge’de emperyal emellerini gerçekleştirmek için, biri birini besleyen ırkçılık, Türkçülük, ulusalcılık, İslamcılıktan oluşan karma bir ideolojiyle anti-Kürd bir politikayı temel motivasyon olarak kullanıyor. Böylece hem Türk toplumunu hem de Kürdistan’ın diğer işgalcileri olan bölgesel güçleri (İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi) bu temelde mobilize etmeye çalışıyor ve başarıyor da…

Öte yandan, gerek siyasal ve gerekse de askeri olarak uluslararası ve bölgesel etkinliği/gücü ile meşruiyeti görece zirvede olan Kürt ulusal hareketinin Kuzey ve Batı Kürdistan'da hegemonik gücü durumundaki PKK, hem Kürt ulusal dinamizmini tamamen şiddet temelli bir politika ile hoyratça kullanıyor; hem de bu dinamizmin ve dolayısıyla siyasal hareketin ulusal hayal, sembol ve taleplerini sistemli bir biçimde hasır altı etmeye ve ulusal bilinci çarpıtıp zayıflatmaya çalışarak, Türk egemenlik sisteminin yukarıda belirtilen amaçlarına ve yöntemine doğrudan veya dolaylı olarak hizmet etmeye çalışıyor.

Tüm bu nedenledir ki, Kadir Has Üniversitesi’nin Ocak-2018 sonunda yayınladığı “Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması”na göre, kendisini Kürt sayanların oranı 2016’ya göre 2017’de neredeyse yarı yarıya azalarak, %11,1’den %6.2’ye düşmüş bulunmaktadır. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun belirttiği gibi, “Bu oran hakim siyasal trendlere uyma çabası” olarak değerlendirilse bile, Kürt ulusal politikası için uyarıcı/alarm verici niteliktedir.

Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de, Kürt ulusal politikasının ilke ve prensipleriyle siyaset yapanlar, hele de mevcut koşullarda, bu olumsuz sonuçları her gün yaşıyor ve görüyorlar.

Açıklanagelen bu durum, Kürt ulusal hareketi için ölümcül bir girdaptır. Kürt ulusal hareketi, bu girdaptan çıkmanın yol ve yöntemini bulmayı en acil meselesi/görevi haline getirmelidir.

Kürt ulusal hareketinin bu ölümcül girdabı aşabilmesi, PKK meselesini doğru değerlendirmesi ve buna uygun doğru bir müdahalede bulunmasıyla yakından alakalıdır.

Kuzey Kürdistan’da, uğruna mücadele ettiği temel amaçları, yani davasının niteliğini açıkça belirtmeden, bilinçli veya bilinçsiz, onları hasır altı eden bir anlayış ve yöntemle sürdürülen kör bir şiddet, artık çözüme hizmet etmek yerine, çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Böylesine kör bir şiddet, özü, kendi ülkemizin egemeni olarak milletimizi özgürlüğe kavuşturmak olan ulusal davamızın temel amacıyla çelişmekle kalmamakta; gerekli araçları bakımından da (silah, mühimmat) devlet sahibi olan karşıtlarımızla yarışmamızı imkansız kılmaktadır.

Bu nedenlerle, hele de gelinen aşamada, şiddet yerine davamızın haklılığını ve meşruiyetini esas alan, ona hizmet eden siyasal yol ve yöntemleri bulmak zorundayız. Ki bu, öncelikle kendimizi ve davamızı ve siyasal hareket olarak rolümüzü açıklıkla tarif etmekle başlar. Tarihsel travmaları Türk egemenlik sisteminin çok özel çabalarıyla daha da ağırlaştırılarak, anti-Kürd zihniyetli bir paranoyaya sahip kılınan Türk toplumunun, bu paranoyadan kurtulması, şiddet yerine sabırla kendimizi ve davamızı açıklıkla ortaya koyan bir siyasal programdan, söylemden ve bunlara dayalı açık, fiili ve demokratik bir mücadeleden geçer. Bu, toplumsal olarak hem biz Kürtler hem de Türkler için daha az acı ve siyasal olarak da daha çok verim/çözüm demektir. Türk toplumu, ancak böylesi daha açık, sakin ve verimli bir atmosfer içinde, Kürt ulusal sorununun ne olduğunu anlayıp bunu Türk siyasetine yansıta bilecektir.

Kürt ulusal hareketinin, genel olarak demokrasi ve özel olarak da Türkiye’deki demokratikleşme meselesine doğru yaklaşması mücadelesinin başarısı için hayatidir. Açıktır ki, Türkiye’nin ve dolayısıyla Türk toplumunun zihniyetinin demokratikleşmesi, diğer tüm sorunların olduğu gibi, Kürt ulusal sorununun da çözümünü kolaylaştıracaktır. Ancak Kürtler, yukarıda açıklandığı gibi, Türkiye’nin gerçek anlamda bir demokrasiye kavuşmasının, olmazsa olmaz anlamında gerekli koşulunun, Kürt ulusal sorununun çözümüne bağlı olduğu ile ilgili stratejik denklemi doğru anlamak ve kurmak zorundadırlar.

Gelecek yazım Kürt ulusal hareketinin Türkiye seçimlerine nasıl bakması ve nasıl bir politika izlemesi gerektiği ile ilgili olacaktır.