Rojava: Tanrısallaştırılmış Önderlikten Stratejik Enkaza

Celal Hoca Amed

Celal Hoca – Amed

Üçüncü Kongre'de dile getirilen "yargılanan an değil tarihtir; kişi değil sınıftır" ifadesi, söylem düzeyinde tarihsel ve sınıfsal bir muhasebe iddiası taşırken; pratikte yaklaşık kırk üst düzey kadronun tasfiyesiyle sonuçlanan bir kırılmaya dönüştü. Bu kongrede kolektif önderlik fiilen tasfiye edildi; karar alma ve siyasal irade tek merkezde toplandı. Böylece tek lider–tek önder anlayışı, tanrısal bir güç atfıyla meşrulaştırılarak PKK'de bir diktanın kongre iradesi olarak kabul ettirildi. Tarih ve sınıf vurgusu ise, şahsileşmiş iktidarın ideolojik kalkanı haline getirildi.

Rojava neden kaybedildi? Ya da tanrısal güç iddiası ve onunla birlikte hareket eden yapılar bu ortamı nasıl hazırladı?

Bu sorular, geçmişten beslenen anlayışların bugüne taşınan sonuçlarıyla birlikte ele alınmadan yanıtlanamaz. Yaşananların doğru okunabilmesi için, ideolojik söylem ile pratik arasındaki kopuşu görmek zorunludur.

Çünkü "yüce" addedilen liderlik anlatısı, annesine atılan ilk taştan öldürülen ilk yılana, alınan ilk rüşvetten girilen Kürdistan davasına kadar her eylemi birer "doğal vergi" olarak meşrulaştıran bir zihniyeti ima eder. Bu anlatı, liderin ruhunda tanrısal bir güç bulunduğunu ve bu gücün kendisine bahşedildiğini iddia eder.

Olabilir. Neticede Tanrı'yı insan yarattı; onu gökyüzünün herhangi bir noktasına yerleştirdi. Yanına Meryem'den olma Hz. İsa'yı ya da Hz. Muhammed'i koydu. İnanç tarih boyunca iktidarla yan yana yürüdü.

Birlikte hareket edilen devasa güçlere ise şu mesaj verildi: "Kürtler beni peygamberleri gibi görüyor; hepsini hizmetinize koyacağım."

Bu söylemin pratik karşılığı, mankurtlaştırılmış bir kesimin üretilmesidir. Bu kesim, TC gibi davranır; Kürt olana her türlü işkenceyi reva görür. Kolektif önderliği savunanlar ise tasfiye edilir, öldürülür, ardından ajan ilan edilir. Kürde Tanrı ve peygamber kesilen anlayış, efendilerine gelince boyun eğer; kul ve köle olur.

Megaloman ve hastalıklı iktidarların kaderi benzerdir. Yerin ve konum açısından tehdit olarak görülen herkes ortadan kaldırılır. Enver Ata, kolektif önderliği savunduğu için bir düğünde katledildi. TC işkencesinde boyun eğmedi; öldü sanılıp çöplüğe atıldı. Onu bir köylü kurtardı. Fakat bu siyasal çizgi, Enver Ata'yı tarihten silmeye çalıştı.

Tanrısal güç iddiasıyla dolaşan bu liderlik, düşmanın elinde bir tavşan kadar ürkek bir pozisyona sürüklendi.

Bu çizginin somut kadroları ve siyasal temsilcileri bu süreçte belirginleşti. Sabri Ok ve Hasan Şerik başta olmak üzere; Foza Yusuf, Aldar Xelîl, Muzaffer Ayata ve benzeri isimler, Rojava'nın siyasal ve askerî tasfiyesinde belirleyici rol oynayan bir uygulayıcı ekip olarak öne çıktı. Bu yapı, İmralı merkezli talimatların sahadaki icracısı olarak hareket etti; kolektif iradeyi zayıflatan, karar alma mekanizmalarını tek merkeze bağlayan ve Rojava'nın kuruluş kodlarını aşındıran adımları hayata geçirdi. Böylece Rojava, yerel öznenin iradesiyle değil; Apo'nun çizdiği sınırlar ve yönlendirmeler doğrultusunda yönetilen, tasfiyeci bir hatta sürüklendi.

Bağımsız ve özgür Kürdistan perspektifiyle başarıya ulaşabilecek kadroların tasfiyesi, yalnızca bireylere değil; bir siyasal hattın geleceğine karşı işlenen suçtur. Tarih ve toplum bu çizgiyi affetmeyecektir.

Rojava'nın kaderiyle neden oynandı? Aldar, Xelîl, Rosa Yusuf, Salih Müslüm gibi figürlerle neden bu coğrafyanın kötü kaderi örüldü? Korucu sistematiği yerle bir edildi; askerî stratejiler muğlaklaştırıldı. Birimler dağınık ve strateji dışı biçimde geri çekildi. Efsaneleşmiş gerilla imajı tahrip edildi.

Kürdistan uğruna yaşamını yitirenlerin ve uluslararası gözlemcilerin tanıklığında, sömürgecilere sunulan her hizmet bu enkazı derinleştirdi.

İmralı sürecinde, MİT'in güdümünde ve işbirlikçi siyasal kadrolarla birlikte Rojava'nın tasfiyesine dönük adımlar atıldı. Kuruluş kodlarıyla oynanarak mutasyona uğratılan yapı, bir Rojava enkazı üretti.

Bu tabloya rağmen, bölgesel dengeler değişti. Erbil diplomatik merkez haline geldi; ABD ile masalar kuruldu. Hegemon güçler şunu biliyor: Öcalan baypas edilmeden, Kürtlere yönelik imha siyaseti sürdürülecektir. Selefi ve terörize yapılar beslenmeye devam ettikçe tasfiye zorlaşacaktır.

İran hattı ve İmralı ekseninde şekillenen bu siyasal çizgi, bireyler üzerinden değil; sınıfsal ve tarihsel bir hükümle yargılanacaktır.

Bütün bu ihanet, kayıp ve enkazın ortasında Kürdistan'ın geleceği için hâlâ bir yol vardır. Tarih yalnızca anı değil; çürümüş yapıları ve bozulmuş iradeleri tartar. Kim hangi çizgide durduysa açığa çıkacaktır.

Özgür ve bağımsız bir Kürdistan için, tanrısal iddiaları değil; kolektif iradeyi ve halkın öz gücünü esas alan bir yeniden kuruluş mümkündür.

Döneme ve geleceğe hitap etmeyen, eskimiş ve geri düşünce yok olmaya mahkûmdur.