Resul Amed
Avrupa'da ulus-devlet, içsel sınıf mücadelelerinin ürünü olarak gelişti. Bu süreç, burjuvazinin siyasal iktidarı ele geçirmesiyle sonuçlandı. Feodal toplum yapısı, uzun süreli ve sert mücadeleler sonucunda tasfiye edildi. Ulus-devlet, bu anlamıyla toplumsal dönüşümün hem aracı hem de sonucu oldu; kendi iç dinamiklerini harekete geçirerek, tarihsel koşullar içinde kendisini var etti.
Ortadoğu ise bu anlamda birinci büyük bunalımı yaşamadı. Oysa Avrupa'da yaşanan birinci bunalım, toplumsal gerçekliğin eskimiş tüm şablonlarını yıkarak köklü dönüşümler yarattı. Ortadoğu'da feodalizm, içsel sınıf çatışmalarıyla değil; dış müdahaleler ve masa başı uzlaşılarla dönüştürüldü. Feodal yapılarla uzlaşan, güvenliği onlar üzerinden sağlayan bir anlayışla ulus-devletler inşa edildi.
Bu noktada Ortadoğu ulus-devletleri, hem şabloncu hem de gerici bir karakter taşıdı. Kendi varlıklarını, tek bir etnik kimliği merkeze alarak kurdular. Burjuvazi burada tarihsel bir özne olarak ortaya çıkmadı; siyasal yapı, büyük ölçüde emperyal güçlerin masa başı kararlarıyla şekillendi. Sykes–Picot, Sevr ve Lozan düzenlemeleri bu paylaşımın somut ifadesi oldu. Ortaya çıkan yapı, anayasal ve toplumsal bir sözleşmenin ürünü değil; emperyalist paylaşımın sonucuydu.
Bu nedenle Ortadoğu ulus-devletleri kurucu bir meşruiyete sahip değildir. Varlıklarını rıza üretimiyle değil, baskı ve güvenlikçi politikalarla sürdürürler. Meşruiyet zeminleri zayıf olduğu için de sürekli dış onay arama ihtiyacı duyarlar. Türkiye'de Erdoğan'ın Trump'tan meşruiyet devşirme çabası, bu yapısal sorunun güncel bir örneğidir.
Sosyalizm ve sınıf mücadelelerinin yükselişiyle birlikte ulus-devlet fikri teorik olarak sorgulanmaya başlandı. Ulusal sorunların sosyalist sistem içinde aşılabileceği iddia edildi. Sosyalizm ulus-devleti ortadan kaldıramadı ancak onun ideolojik ve siyasal içeriğini büyük ölçüde dönüştürdü. İkinci dünya bunalımıyla birlikte ulus-devlet yeni bir evreye girdi.
SSCB'nin ortaya çıkışı, ulus-devlet sistemi açısından ciddi bir meydan okuma oluşturdu. Bu tehdide karşı kapitalist ulus-devletler kendilerini yeniden yapılandırdılar. Sosyalizm, anti-sömürgecilik ve ulusal kalkınma ideolojileri güç kazandı; devlet, ekonomik ve toplumsal yaşamın merkezine yerleştirildi. Ortadoğu'da da bu doğrultuda devletçi ve merkeziyetçi bir dönüşüm yaşandı.
Bu süreçte BAAS rejimleri, Kemalist çizgiyle benzeşen askeri-bürokratik yapılar kurdu. Cemal Abdülnasır doktrini, Arap ulusçuluğu ekseninde otoriter ve hiyerarşik rejimler üretti. Bu yapılar, toplumsal sözleşmeye değil; orduya, güvenliğe ve tekçi ideolojiye dayandı.
Türkiye gibi ülkelerde batıcı ama tek parti iktidarına yaslanan, Kemalizm merkezli otoriter bir sistem inşa edildi. Tek etnisiteye dayalı bu model, ulus-devlet inşa etmekten çok; farklı halkları zorla entegre etmeyi, eriterek yok etmeyi hedefledi. Çokluk bastırıldı, tek ulus dayatıldı.
Bu tabloda Kürtlerin durumu açıktır. Kürtler dört devlete bölündü ve hiçbirinde kurucu unsur olarak kabul edilmedi. Ulusal varlıkları inkâr edildi, siyasal ve kültürel hakları sistematik biçimde gasp edildi. Bu durum, basit bir sınıf çelişmesinden ziyade, yapısal bir ezen ulus–ezilen ulus çatışmasına dönüştü.
1991'de SSCB'nin dağılmasıyla Ortadoğu'da yeni bir dönem başladı. Sürekli çatışma, kriz ve iç gerilimler, küresel hegemon güçleri bölgeyi yeniden düzenlemeye yöneltti. Uluslararası sermaye, daha denetlenebilir ve parçalı bir Ortadoğu arayışına girdi. Kuzey Afrika dâhil olmak üzere bölgedeki etnik ve mezhepsel dinamikler manipüle edildi; devlet yapıları bilinçli biçimde zayıflatıldı ve bu büyük ölçüde başarıldı.
Bu süreçte Türkiye dâhil birçok ülkede baskı ve şiddet politikaları yoğunlaştı. İlk bakışta bu durum sermayenin "istikrar" arayışıyla çelişkili görünse de, yeni düzenin inşası için bu kaos yönetilebilir bir maliyet olarak kabul edildi.
Kürtler, üçüncü bunalım sürecinde tarih sahnesine daha görünür biçimde çıkmaya başladı. Birinci bunalımı yaşamamış, ikinci bunalımda inkâr, kıyım ve tehcirle bastırılmış olan Kürtler; üçüncü evrede, küresel sistemin yarattığı yeni koşullar altında farklı arayışlara yöneldi. Görece "bakir" bir siyasal alanda, yeni stratejiler tartışılmaya başlandı.
Bu bağlamda Abdullah Öcalan tarafından geliştirilen "demokratik ulus" ve "demokratik konfederalizm" tezleri, Kürt sorununa yönelik üretilmiş yaklaşımlardan biri olarak ortaya konuldu. Bu tezler, ne klasik Marksist sınıf teorisiyle tutarlı bir bütünlük sergiler ne de liberal burjuva ulusçuluğunun siyasal çerçevesini benimser. Daha çok, ulus-devletin krizine karşı geliştirilen ideolojik bir yanıt niteliği taşır. Kürdistan özgürlük mücadelesi de bu doğrultuda, net ve tutarlı bir teorik zeminden ziyade; tarihsel kırılmaların, bölgesel güç dengelerinin ve pratik zorunlulukların etkisiyle şekillenmiş eklektik bir karakter göstermektedir. Kürt sorunu, bu nedenle herhangi bir paradigmanın doğal sonucu değil; tarihsel, siyasal ve jeopolitik çelişkilerin kesişim alanı olarak ele alınmalıdır.
Bugün Kürt parti ve hareketlerinin geldiği aşama, özellikle Rojava'da yaşanan gelişmeler üzerinden daha somut biçimde görülmektedir. Bu tablo, soyut ideolojik kabullerle değil; saha gerçekliği ve olası senaryolar üzerinden değerlendirilmek zorundadır.
Ortaya çıkan durum iki temel yaklaşımı öne çıkarmaktadır.
Birinci yaklaşım, kendisini sosyalist olarak tanımlayan ve ABD ile Batı'yla çelişen her gücü otomatik biçimde anti-emperyalist kabul eden çizgidir. Bu anlayış büyük ölçüde çözülmüştür. Dayandığı güçler anti-emperyalist değil; bölgesel emperyal aktörlerdir. İran bu hattın başlıca örneğidir. PKK içindeki bazı yapılar ve YNK bu eksende hareket etmektedir. Rojava'da Kandil adına pozisyon alan çevreler de bu çizgiyi temsil eder. İsrail–ABD karşıtlığı üzerinden meşruiyet üretmeye çalışırlar; İran'daki serhıldanların bastırılması ve Haşdi Şabi ile kurulan ilişkiler bu çelişkinin açık göstergesidir. Bu yapıların Kürt halkının somut çıkarlarıyla bağları giderek zayıflamıştır. Kerkük'ün kaybı tali görülürken, PDK'ye yönelik düşmanlık ideolojik dogmalarla beslenmektedir.
İkinci yaklaşım ise Kürt ulusal kimliğini ve birliğini esas alan; Kürtlerin yeni tarihsel evresinde ABD, İsrail ve Avrupa ile pragmatik ilişkiler kurulmasını savunan çizgidir. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed bu hattın öne çıkan temsilcileridir. Bu yaklaşım, uluslararası dengeleri ve saha gerçekliğini okuma kapasitesine sahiptir. Ancak Türkiye'de Urfa–Adıyaman–Elazığ hattında etkili olan, sol söylemle hareket eden bazı çevreler tarafından bu çizgi engellenmektedir. Uluslararası çıkar dengeleri nedeniyle bu durum belirli bir süre tolere edilmiştir.
Bu başlık, yazının üçüncü bölümünde daha kapsamlı ve derinlikli biçimde ele alınacaktır.