PAK’I KAPATMAK

Mehmet Gül

18 Mayıs 2019 Cumartesi günü, saat 12:00’de, PAK ve PSK temsilcileri, geniş güvenlik önlemleri altında PSK Diyarbakır İl Başkanlığında bir basın açıklaması yaptılar. Basın açıklamasının konusu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından PAK ve PSK hakkında açılan ve Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilen ‘temelli kapatma’ davasıydı. Basın açıklaması şöyle başlıyordu:  

“Kürt halkının varlığına ve onun ulusal demokratik değer ve kazanımlarına karşı sürdürülen saldırı kampanyaları sonunda gelip Kürdistan isimli partilerin kapatılması noktasına dayandı.”

Kuşkusuz bu yeni bir vaka değil. Artık son aşamaya geldik dersek abartmış olmayız. Birkaç senedir devletle sessiz sedasız devam eden bir el-ense durumu yaşıyoruz. Cumhuriyet Başsavcılığının partimizin kapatılmasıyla ilgili hazırlamış olduğu ‘temelli kapatma’ davasının Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmesiyle bu sessiz sedasız el-ense durumu açık bir kavga halini almış oldu. Şu anda son oturum aşamasındayız. Cumhuriyet Başsavcılığı mütalaasını verdi. Anayasa Mahkemesi de bizden savunma bekliyor. Son savunmamızı yapacağız ve Anayasa Mahkemesi kesin kararını verecek.

Kurulduğumuzdan itibaren takipteler

Yıllardır, partimizin kurulduğu 2014 Kasımından bu yana, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ısrarla ihtarlar göndermekte, partimizin adı dahil neredeyse bütün programını değiştirmemizi istemektedir. Bizler de ‘Kusurlu olan devlettir. Var olan bir millet ve ülkeyi görmezden gelen devlet, bizim değişmemizi istemek yerine hayatla uyuşmayan kendi yasalarını değiştirmelidir. Devletin anayasası ve partiler kanununa göre gerçekliği yok sayacak kudretimiz yok’ diyerek ihtarları cevaplamaktayız.

Son büyük bilek bükme güreşini Ekim 2017’de yaptığımız 1. Olağan Kongremizden sonra yaşadık. Cumhuriyet Başsavcılığı bu kongreden ne umdu bilemiyorum fakat savcılığın istediği doğrultusunda bir değişiklik olmayınca adeta ‘alınganlık gösterdi!’ ve süreci hızlandırdı. Cumhuriyet Başsavcılığı mahreçli birbirini takip eden ihtarlar, 20.12.2018’den itibaren iddianameye dönüştü ve Savcılık Anayasa Mahkemesi nezdinde temelli kapatılmamızı istemeye başladı.

İlginçtir, kimi konularda karar vermesi yılları bulan Anayasa Mahkemesi, söz konusu Kürtler olunca derhal harekete geçti. Başkan Zühtü Arslan tarafımıza gönderdiği ihtarda, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan ‘Kürdistan Özgürlük Partisi’nin temelli kapatılması’ istemini kabul ettiklerini bildirdi. Tarafımıza iletilen iddianameyi daha önceki mantık ile etraflı bir şekilde yanıtladık. Bütünüyle siyasi olan davayı hem siyasal hem de T.C.’nin altına imza attığı uluslararası bağlayıcı anlaşmalar açısından temel insan haklarına, hayatın rutin akışına ve evrensel hukuk ilkelerine aykırı olduğu için reddedilmesini talep ettik. Kuşkusuz bu talebimizin olumsuz karşılanacağını biliyorduk fakat bu kadar kısa bir süre içinde mütalaanın hazırlanacağını beklemiyorduk. Savunmamızı verir vermez bu kadar kısa bir süre içinde mütalaanın hazırlanması ve adeta elimize tutuşturulması akla, kararın verildiğini, açıklanması için formel prosedürün beklendiğini getiriyor.

(PAK'ın kuruluş sürecinden Partiler Masasından bir görüntü) 

T.C.’de oyun bitmez

Bu türden bir girişimin siyasal odakların bilgisi dışında başlaması mümkün değil. Tam tersine, bir zamandır, konjonktürün de etkisiyle, ana parametrelerden kısmi sapmalar gösteren geleneksel devlet aklının harekete geçtiğini ve son zamanlarda ‘beka meselesinin’ gerekçesi haline getirilen Kürdistan meselesinin yeniden betonlanması için, onu hatırlatan her türden söylem/kavram/argümanın kullanım alanından çıkarılmasına yönelik önlemleri hayata geçirdiğini görüyoruz. Bir HDP Milletvekilinin Parlamentoda ‘Kürdistan isimli partiler var fakat burada Kürdistan ismini kullanmak yasak. Seçim ittifakı yapsaydık onlardan biri de burada olacaktı ve Sn. Meclis Başkanı kürsüye davet ederken mecburen Kürdistan adını kullanacaktı. O zaman ne olacaktı?’ türünden bir konuşmasının ardından işaret fişeği atıldı ve hazır kıta bekleyen belli odaklar partimizin kapatılması için harekete geçtiler.

Anlaşılan, kendi ajandasını icra etmeye yönelirken AKP iktidarı, birlikte hareket ettiği yerel ve global müttefikleriyle yollarını ayırdı ve iktidarda kalmak, Başkanlık sistemini hayata geçirmek, bir başka ifadeyle ‘…evdeki bulgurdan olmamak…’ için ‘yolda bulduğu’ yeni müttefiklerine esasını Kürt ve Kürdistan meselesinin oluşturduğu konularda, kendisinin de sonunu getirecek ölçüde ödünler vermeye ikna olmuş durumda. Başkanlık sistemine geçmeden önce, yeniden yazılan Meclis İç Tüzüğünde bunun işaretlerini bolca gördük. HDP Milletvekilleri tarafından üstü ustaca örtülen bu huruç harekatının temeli ve yasal dayanağı, sözde ‘kürsü dokunulmazlığı’ olan Meclis konuşmalarında Kürt ve Kürdistan kelimelerinin kullanılmasının yasaklanmasıyla hazırlandı. ‘Kürsü dokunulmazlığı’, TBMM ile çağdaş burjuva parlamentoları arasındaki en önemli bağlardan biriydi fakat bugüne kadar ciddi bir sorun oluşturmadı. Ne zaman ki siyasal gerçekler Kürt ve Kürdistan meselesinin TBMM kürsüsünden dile getirilmesini zorunlu hale getirdi, işte tam da o zaman, geleneksel devlet aklı harekete geçti, Kürt ve Kürdistan kelimelerinin telaffuz edilmesini yasakladı. Böylece TBMM, kendisiyle çağdaş burjuva parlamentoları arasındaki son incir yaprağını da söküp aldı. Artık kral çıplak! Bu devlet, bütün hücreleriyle, kendi dokusunu her gün biraz daha bertaraf eden hayatın gerçeği Kürt ve Kürdistan mevhumuna düşman. Değil kabul etmek, onu hatırlatan her türlü emareye bile tahammülü yok.

Neden şimdi?

Kuşkusuz partimizin ‘temelli kapatılması’ talebinin günümüz şartlarında hızlanması tesadüf değildir fakat bu girişimi bütünüyle mevcut şartların ürünü olarak lanse etmek de doğru değildir. Klasik tabirle bizde evlat, devlette de kuyruk acısı olduğu müddetçe dost olmamız pek mümkün değil. Yukarda da belirttiğim gibi T.C. Devletinin, Kürt ve Kürdistan meselesine karşı bünye olarak bağışıklığı yoktur. Ontolojik olarak varlığımıza karşıdır. Varlığımızı inkar esas, kabul etmesi talidir. Şartlar itibariyle fiilen gördüğü fakat yasal hiçbir ilişki kurmadığı bizleri, ‘suların geri çekildiği’ fakat ciddi tehlikelerin hala devam ettiği mevcut konjonktürde devlet, esaslarına geri dönüyor.

Bunun birkaç sebebi var ancak esasını Güney Kürdistan’ın ardından Güneybatı Kürdistan’daki olası gelişmeler oluşturuyor. Devletin kendisini savunmak için işgal ettiği Suriye denetimindeki Güneybatı Kürdistan’da olası yerel özerklikler dahi, gelecek bakımından ciddi tehditler olarak algılanıyor. Bugün Türk Devletinin Güneybatıdaki siyasetinin esasını ‘Kürt anasını görmesin’ oluşturuyor. Bu amacına ulaşamayabilir fakat fiili durumunu Kuzeyde avantaj sağlamak amacıyla kullanabilir. Son günlerde Öcalan’ı da devreye sokması ne denli çaresiz olduğunu gösteriyor.

Kürdistan’ın diğer parçalarındaki gelişmelere paralel olarak Kuzey Kürdistan’daki durum, T.C. Devletini erkenden önlemler almaya itiyor. 100 yıl sonra Kürdistan meselesi yeniden dünya gündeminde ve Türkiye, kendi egemenlik alanından çatlak sesler çıkmasını istemiyor. Bunu başaracak mı? Bir hayli zor. Hatta hakkımızda açtığı dava bile ayaklarına dolanacak ve tam da görmek istemediği durumla karşı karşıya kalacak.

Mücadelemiz tabii ki devam edecek!

Partimiz kuruluş için başvururken ‘birileri’ büyük bir gürültü kopardılar. Devlet, ilk kez, kendi kanunlarını hiçe sayarak başvurumuzu almak istemedi. Parti kurmanın izne tabi olmadığını beyan eden devlet söz konusu Kürtler olunca ‘onlar hariç’ dedi. Devlet Bakanı M.Ali Şahin ‘bölücü bir partinin kuruluşunu kabul edemeyiz’ diye açıklamalarda bulundu. Ne var ki bu tehdit karşısında geri adım atmadık. Partimizin resmen başvurusunu gösteren alındı belgesini almakta ısrarlı olduk. Bunu vermeyecekleri anlaşılınca, geceyi İçişleri Bakanlığı Siyasal Partiler Masası’nın önünde geçireceğimizi beyan ettik. Beklemeye başladık. İçişleri Bakanlığı Siyasi Partiler Masası bürosunda beklemekte kararlı olduğumuz anlaşılınca, saat 24:00 itibariyle, ‘sabahleyin saat 8:00’de gelin, başvurunuzu alacağız’ diye söz verdiler ama sözlerinde durmadılar.

(PAK'ın kuruluş sürecinden Partiler Masasından bir görüntü) 

Düşünün ki Siyasal Partiler Masası hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde suç duyurusunda bulunduk. Savcılık durumu anlamakta oldukça zorlandı, ‘nasıl alındı belgesi vermezler, bu yasal bir prosedür’ dedi ama sonuçta Siyasal Partiler Masasını aklamaktan geri durmadı. Düşünün ki başvurumuzu resmileştirmeyi, noter vasıtasıyla teslim ettiğimiz evrakların akıbetini öğrenmek için yaptığımız soruşturma neticesinde başarabildik.

Sonuçta ne oldu? Kürdün ve Kürdistan’ın resmi evrakta yer almasını başardık. Bugün kapatılmak istenen, konuşma dokunulmazlığının (!) olduğu TBMM’de anıldığında para cezasıyla karşılanan Kürdistan adında bir partiyi bütün devlet erkanı mecburen telaffuz etmek durumunda kalıyor. İnanıyoruz ki olmayan bu Kürdistan yarın uluslararası alanda kendilerinin karşısına çıkacak. Muhtemeldir ki evrensel hukuk nezdinde Kürdistan adı tescillenecek. T.C. bu çağdışı bakışı nedeniyle mahkum edilecektir. Çünkü meşru ve haklı taleplerimizin kabulü için yapılması gereken her şeyi yapmakta kararlıyız. Kuruluşumuzda olduğu gibi kapatılmamız durumunda da sessiz kalmayacağız!

Buradan bir kez daha hatırlatıyoruz: Yol yakınken dönün! Kendi yasalarınızı hayatın gerçeğiyle uyumlu hale getirin. Siz yok saysanız da Kürtler ve Kürdistan vardır. Bu hakikat, kendisinin tanındığı ve bizzat varlığının doğal sonucu olan siyasal yapılanmayı mutlaka yaratacaktır. Partimizi kapatmak suretiyle bu hakikati ortadan kaldıramazsınız fakat evrensel hukuk ilkeleri temelinde etrafınıza dikkatlice bakarak gerçekçi hareket ederseniz, tarihsel bir meselenin barışçıl yöntemlerle çözülmesi için önemli bir başlangıç yapmış olursunuz. Karar sizin! 21 Mayız 2019