Ortadoğu’nun Siyasi Dizaynı, Kürt Meselesi ve Güç Mücadelesi

Celal Hoca Amed

Ortadoğu’da kurulan düzen, halkların tarihsel iradesiyle değil, İngiliz ve Fransız emperyalizminin masa başında kurduğu Sykes–Picot Agreement sistemiyle şekillenmiştir. Bu düzen, halkları doğal ulusal gelişim sürecine bırakmamış, yukarıdan aşağıya dayatılan tekçi devlet modelleri üzerinden inşa edilmiştir.

Kurulan bu sistemler, egemen sınıfların çıkarlarını koruyan, merkeziyetçi ve tek kimlik dayatmasına dayalı yapılardır. Bu yapılar içinde Kürt halkı sistematik biçimde inkâr edilmiş, parçalanmış ve siyasi iradesi bastırılmıştır.

Kürt halkı Arap, Fars ve Türk egemenlik alanları içinde ağır baskı, inkâr ve asimilasyon politikalarına maruz bırakılmıştır. Bu durum, Kürt toplumunda geri dönülmez bir ulusal direniş ve siyasal mücadele gerçeği üretmiştir.

Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi bu tarihsel gerçekliğin doğrudan sonucudur. 1946 Mahabad Cumhuriyeti Kürt halkının modern siyasi varlık ilanıdır ve bölgesel güç dengeleri tarafından tasfiye edilmiştir.

1975 Cezayir Anlaşması (Algiers Agreement), Kürt hareketlerinin bölgesel güçler tarafından nasıl pazarlık konusu yapıldığını açık biçimde ortaya koymuştur. Bu anlaşma Kürt siyasi hattında ağır bir stratejik kırılmadır.

15 Ağustos 1984 PKK atılımı Kürt mücadelesinde yeni bir tarihsel evreyi başlatmıştır. Bu süreçten sonra çatışma dengesi değişmiş, gerilla savaşı genişlemiş ve Kürt toplumunda güçlü bir siyasal mobilizasyon ortaya çıkmıştır.

Zaman içinde örgüt yapısı içinde merkezileşme oluşmuştur. Abdullah Öcalan etrafında şekillenen siyasal yapı, giderek hareketin tüm stratejik yönelimini belirleyen tek merkez haline gelmiştir.

Bu merkezileşme sürecinin devamında, PKK’nin sahadaki yapıları ve siyasal uzantıları üzerinden yürüyen yeni strateji, hareketin klasik örgütsel yapısını dönüştürmüştür. Abdullah Öcalan’ın Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte geliştirdiği yeni politik hat, silahlı mücadeleden siyasal entegrasyon çizgisine geçişi esas almıştır. Bu süreçte sahadaki kadrolar ve alan yapılanmaları yeniden yapılandırılmış, Kürt hareketinin klasik örgütsel bütünlüğü aşamalı olarak tasfiye edilmiştir. Bu tasfiye süreci KCK yapılanması üzerinden kurumsallaştırılmış ve hareketin en son örgütsel formu bu yapı olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti devleti bu süreci kendi güvenlik doktrini içinde yönetmiş, bir yandan sert askeri müdahaleler yürütürken diğer yandan İmralı hattı üzerinden kontrollü siyasi süreçleri devreye sokmuştur.

Bu dönüşüm Kürt hareketi açısından çift yönlü sonuç üretmiştir. Bir tarafta siyasal görünürlük, yerel yönetim deneyimi ve kimlik alanında kazanımlar oluşmuştur. Diğer tarafta örgütsel bütünlük zayıflamış, stratejik yön kaymaları ve yapısal çözülme süreçleri ortaya çıkmıştır.

Rojava hattı bu yeni dönemin en kritik alanıdır. Burada kurulan yapı, askeri ve siyasi unsurların iç içe geçtiği bir yönetim modeli üretmiş, bölgesel güçlerin doğrudan müdahil olduğu bir alan haline gelmiştir.

İran hattı, Kürt meselesinin en sert jeopolitik eksenlerinden biridir. İran, Kürt hareketini doğrudan güvenlik tehdidi olarak tanımlamış ve bölgesel denge politikalarını bu eksende sertleştirmiştir.

ABD, İsrail ve İran arasındaki çatışma hattı Ortadoğu’yu yeniden savaş düzenine sokmuştur. Bu süreçte Kürt güçleri yeniden pozisyonlandırılmaya çalışılmıştır.

Ancak Kürt hareketi yeni süreçte büyük güçlerin eksenine göre değil, kendi bağımsız politik ve askeri gücü temelinde konumlanmıştır. Bu hat, dış belirleyicilikten ziyade kendi stratejik iradesi üzerinden şekillenmektedir.

Kürt halkının tarihsel hafızasında Mahabad Cumhuriyeti, 1975 Cezayir Anlaşması ve Rojava deneyimi üç büyük kırılma olarak yer almaktadır. Bu üç deneyim hem kazanım hem de ağır stratejik kayıpların aynı anda yaşandığı tarihsel evrelerdir.

Bugün gelinen noktada Kürt meselesi, Türkiye’nin iç siyasi dengelerinden İran’ın güvenlik doktrinine ve Ortadoğu’daki savaş mimarisine kadar tüm bölgesel sistemin merkez başlığı haline gelmiştir.