Ortadoğu’nun Jeopolitik Dönüşümünde Kürtlerin Stratejik Yalnızlığı ve İttifak Krizi

Hüsamettin Turan

 Hüsamettin Turan

Ortadoğu’nun son on yılda geçirdiği jeopolitik dönüşüm, devlet-dışı aktörlerin kaderini belirleyen temel parametrenin artık yalnızca askeri kapasite değil, aynı zamanda ittifak kurma becerisi ve stratejik konumlanma olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur.

Bu bağlamda Kürtlerin, özellikle Irak Kürdistanı’ndaki Peşmerge Güçleri üzerinden kurdukları uluslararası ilişkiler ağı, uzun süre boyunca sınırlı ama kritik bir meşruiyet zemini sağlamıştır. ABD’nin sağladığı askeri ve mali destek, yalnızca bir güvenlik iş birliği değil; aynı zamanda fiilî bir tanıma ve bölgesel denge unsuru olarak işlev görmüştür. Ancak bu desteğin zayıflaması ya da kesintiye uğraması, Kürtlerin uluslararası sistemdeki kırılgan konumunu yeniden görünür kılmaktadır.

ABD’nin bölgedeki önceliklerinin değişmesi ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile yürüttüğü stratejik rekabetin yeni bir evreye girmesi, müttefiklik ilişkilerini yeniden tanımlamasına yol açmıştır. Realist uluslararası ilişkiler teorisinin temel varsayımlarından biri olan çıkar temelli ittifaklar ilkesi burada açıkça gözlemlenmektedir.

Bir aktör, kritik bir anda stratejik destek sunmuyorsa, büyük güçlerin gözünde değer kaybeder.

Kürtlerin, İran rejimine karşı geliştirilen son müdahale süreçlerinde tarafsız kalmayı tercih etmesi, kısa vadede riskten kaçınma olarak okunabilir; ancak uzun vadede bu tutum, onları güvenilmez ya da pasif bir ortak konumuna itmiştir.

Bu stratejik nötürlük, tarihsel olarak Kürt siyasal hareketlerinde sıkça başvurulan bir denge politikasıdır. Ancak mevcut konjonktür, klasik denge siyasetinin işlemediği, aksine tarafsızlığın cezalandırıldığı bir döneme işaret etmektedir. Çünkü Ortadoğu’da güç rekabeti artık daha keskin hatlarla yürütülmekte ve gri alanlar giderek daralmaktadır. Bu durum, Kürtlerin “bekle-gör” stratejisinin maliyetini artırmıştır.

Öte yandan Kürtlerin bölgesel düzeyde kurduğu ittifaklar da ciddi bir sorgulamaya açıktır. Özellikle Türkiye ile geliştirilen ilişkiler, kısa vadeli ekonomik ve güvenlik çıkarları açısından rasyonel görünse de, uzun vadede yapısal bir bağımlılık üretmiştir. Türkiye’nin hem kendi sınırları içinde hem de Suriye ve Irak sahasında yürüttüğü askeri ve siyasi strateji, Kürtlerin hareket alanını daraltmaya yöneliktir.

“Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan süreç, retorik düzeyde bir normalleşme vaadi sunsa da, pratikte Kürtlerin siyasal ve toplumsal taleplerinin marjinalleştirilmesi sonucunu doğurmuştur.

Bu süreçte dikkat çeken bir diğer unsur, Kürt aktörlerin bölgesel dönüşümü doğru okuyamaması ve alternatif ittifaklar geliştirememesidir. Ne Avrupa Birliği ne de bölgedeki diğer güç merkezleriyle kalıcı ve derinlikli ilişkiler kurulabilmiştir. Bu durum, Kürtlerin uluslararası sistemde “ikincil aktör” statüsünü aşamamasına neden olmuştur.

Kürtlerin karşı karşıya olduğu mevcut tablo, klasik bir “stratejik yalnızlık” durumudur. Bu yalnızlık, sadece dış aktörlerin desteğini kaybetmekle ilgili değil; aynı zamanda içsel liderlik krizinin de bir sonucudur.

Tarihsel olarak Kürt hareketi, karizmatik ve yönlendirici liderlik figürleri etrafında şekillenmiştir. Ancak günümüzde hem ideolojik hem de pragmatik düzeyde bütüncül bir liderlik eksikliği dikkat çekmektedir. Bu eksiklik, kriz anlarında hızlı ve etkili karar alma kapasitesini zayıflatmaktadır.

Kürtlerin yaşadığı bu durum, uluslararası ilişkilerde güç, ittifak ve zamanlama arasındaki hassas dengenin ihlal edilmesinin bir sonucudur. Tarafsızlık, her zaman güvenli bir seçenek değildir; özellikle de büyük güçlerin açık bir saflaşma talep ettiği dönemlerde.

Kürtlerin geleceği, bundan sonra ne ölçüde yeni ittifaklar kurabileceklerine, mevcut bağımlılık ilişkilerini nasıl dönüştürebileceklerine ve en önemlisi, stratejik vizyon sahibi bir liderlik üretip üretemeyeceklerine bağlı olacaktır. Aksi takdirde, mevcut statünün aşınması ve bölgesel kazanımların geri dönüşsüz biçimde kaybedilmesi ihtimali giderek güçlenecektir.