Celal Hoca / Amed
Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, özellikle İran ve ona bağlı güçlerin zayıflamasıyla
birlikte yeni bir siyasal dengeyi ortaya çıkarmaktadır. Bu yeni dengede Kürtlerin nasıl bir rol oynayacağı, yalnızca bölgesel siyasetin değil aynı zamanda Kürt halkının tarihsel geleceğinin de belirleyici başlıklarından biri haline gelmiştir. Uzun yıllardır ilk kez bölgesel ve uluslararası koşulların Kürtler açısından görece elverişli bir zemin oluşturduğu görülmektedir. Ancak bu fırsatların gerçek bir kazanıma dönüşmesi, Kürt halkı içinde ulusal birlik bilincinin gelişmesine ve ortak mücadele iradesinin oluşmasına bağlıdır.
Bugün gelinen noktada Kürt ulusal hareketleri arasında stratejik düzeyde güçlü ve kalıcı bir bağın oluştuğunu söylemek güçtür. Kandil ve İmralı hattının Türkiye ile kurduğu ilişkiler çerçevesinde Rojava’yı revize etme ve Türkiye’nin siyasal çizgisine yaklaştırma çabaları, beklenen sonucu üretmiş değildir. Bu bağlamda Şahin Cilo’nun aktif bir görev üstlenmemesi ve “Kürt halkının birliği için çalışacağım” yönündeki açıklaması, sıradan bir ifade olarak görülmemelidir. Bu söz, mevcut siyasal denklem içinde önemli bir arayışın ve yeni bir yönelim ihtiyacının işareti olarak değerlendirilmelidir.
Kürt özgürlük mücadelesinin tarihsel hafızasında Hayri Durmuşların, Mazlum Doğanların ve Kemal Pirlerin temsil ettiği direniş çizgisi önemli bir yer tutmaktadır. Bu kuşak, dört parça Kürdistan’ın özgürlüğünü hedefleyen bir mücadele anlayışını temsil etmiştir. Ancak bugün ortaya çıkan siyasal pratik ile bu tarihsel çizgi arasındaki mesafenin giderek açıldığı yönünde ciddi tartışmalar bulunmaktadır. Özellikle İmralı, Kandil ve Türkiye hattında şekillenen siyasal yaklaşımın Kürt mücadelesinin stratejik hedeflerini muğlaklaştırdığı ve mücadeleyi Türkiye merkezli bir siyasal çerçeveye eklemlediği yönündeki eleştiriler giderek artmaktadır.
Bu süreçte dikkat çekici bir başka olgu ise Kürt gençliğinin tutumudur. Yeni kuşak, geçmiş mücadele deneyimlerini bütünüyle reddetmeden fakat onları eleştirel bir gözle yeniden değerlendirerek farklı arayışlara yönelmektedir. Küresel dünyanın etkisi, teknoloji, yeni düşünce biçimleri ve toplumsal dönüşüm dinamikleri gençliğin siyasal bakışını önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu nedenle gençlik, klasik örgütsel kalıpların ötesine geçen yeni bir mücadele paradigmasının oluşturulması gerektiği düşüncesiyle hareket etmektedir.
Buna karşılık Kürt siyasal alanında halen geçmişin tartışma kalıplarını tekrar eden bazı çevreler bulunmaktadır. Bu çevrelerin önemli bir bölümü, siyasal üretimden çok yaşlanmış politik polemikler ve kişisel hesaplaşmalar üzerinden hareket eden yapılar görünümündedir. Mücadeleye yeni bir perspektif sunmak yerine, geçmişten kalan kırgınlıklar ve kuyruk acıları üzerinden siyaset üretmeye çalışan bu çevreler, toplumun geniş kesimleri tarafından artık ciddiye alınmamaktadır. Çünkü yeni tarihsel koşullar,yalnızca eleştiri yapan değil program, strateji ve örgütlenme perspektifi ortaya koyabilen siyasal akımları gerekli kılmaktadır.
Dolayısıyla Kürt toplumunun önünde duran görev, geçmiş polemiklerin sınırları içinde kalan bu yaklaşımları aşarak geleceğe dönük bir mücadele programı geliştirmektir. Bu program, yalnızca askeri ya da siyasal alanla sınırlı olmamalı; diplomatik, toplumsal ve ekonomik boyutları birlikte ele alan bütünlüklü bir stratejiye dayanmalıdır.
Ortadoğu’nun özgün koşulları dikkate alındığında askeri ve siyasal boyutun birbirinden tamamen kopuk düşünülmesi mümkün değildir. Bu nedenle gerektiğinde hızla mobilize olabilecek, esnek ve hareket kabiliyeti yüksek bir yapının varlığı önem taşımaktadır. Ancak bu yapı yalnızca askeri bir güç olarak değil, siyasal ve toplumsal mücadele ile birlikte ele alınmalıdır. Mücadele hem legal hem de illegal alanlar arasında geçişkenlik sağlayabilecek bir esneklik taşımalıdır.
Bununla birlikte Kürt diasporasının rolü de yeniden tanımlanmalıdır. Avrupa’da yaşayan milyonlarca Kürt, bugüne kadar çoğu zaman yalnızca örgütsel finansman kaynağı olarak görülmüştür. Oysa diaspora, Avrupa toplumlarıyla güçlü ilişkiler kurabilen, devletlerle diplomasi geliştirebilen ve ekonomik gücünü örgütleyebilen büyük bir potansiyeli barındırmaktadır. Bu nedenle diaspora alanı, dar örgütsel kontrol mekanizmalarından kurtarılarak siyasal, diplomatik ve ekonomik bir güç alanı haline getirilmelidir.
Bu bağlamda özellikle ekonomik alanda atılacak adımlar büyük önem taşımaktadır. Avrupa’da faaliyet gösteren Kürt iş insanlarının bir araya gelmesiyle ulusal ölçekte bir finans kurumu ya da banka oluşturulması stratejik bir ihtiyaç olarak görülmektedir.
Böyle bir kurum yalnızca ekonomik bir araç olmayacak, aynı zamanda Kürt toplumunun küresel ekonomik sistem içinde kurumsallaşmasını sağlayacak önemli bir adım olacaktır. Avrupa’nın güçlü ekonomik kaynaklarıyla bağlantılı olarak geliştirilecek girişimcilik kültürü, Kürt toplumunun ekonomik bağımsızlığını güçlendirecek bir zemin yaratabilir.
Bununla birlikte mevcut yapılarda ortaya çıkabilecek çeteleşme ve iktidarlaşma eğilimleri de dikkatle değerlendirilmelidir. Türkiye ile kurulan ilişkiler ekseninde hareket eden bazı yapıların, yeni gelişecek mücadele dinamiklerini sabote etmeye çalışabileceği yönünde ciddi kaygılar bulunmaktadır. Bu nedenle Kürt toplumuna öncülük edecek yeni siyasal kadroların ortaya çıkması ve toplumun farklı kesimlerini ortak hedefler etrafında birleştirecek parametrelerin oluşturulması büyük önem taşımaktadır.
PKK içinde özellikle sahada görev yapan bazı orta kadrolar arasında mevcut politik çizgiye yönelik rahatsızlıkların bulunduğu yönünde çeşitli değerlendirmeler yapılmaktadır. Tarihsel deneyimler, uzun süre iktidarlaşan ve kurumsallaşan yapılarda zamanla yeni tartışmaların ve dönüşüm arayışlarının ortaya çıkabildiğini göstermektedir. Bu tür süreçlerin nasıl gelişeceği ise büyük ölçüde bölgesel koşullara, toplumsal dinamiklere ve siyasal aktörlerin tutumuna bağlı olacaktır.
Sonuç olarak Kürt meselesi bugün yeni bir tarihsel dönemece girmiş görünmektedir. Bölgesel dengelerin değiştiği, uluslararası ilişkilerin yeniden şekillendiği ve Kürt toplumunun kendi içinde yeni arayışlar geliştirdiği bu süreçte yeni bir mücadele perspektifinin oluşturulması kaçınılmazdır. Bu perspektif; siyasal, askeri, diplomatik ve ekonomik boyutları birlikte ele alan, geçmiş deneyimlerden ders çıkaran ve geleceğin koşullarına uygun bir stratejiye dayanan bütünlüklü bir yaklaşımı gerektirmektedir.