Ortadoğu, tarihsel olarak güç odaklarının stratejik senaryolarının havada uçuştuğu, halkların kaderlerinin ise bu senaryolar arasında sıkıştırılmak istendiği bir coğrafyadır. Böylesi kaygan bir zeminde, inkâr mekanizmaları ile baskıcı zorbalık adeta birbiriyle yarışmaktadır. Bu kaotik dönemde, Kürt halkının hak ve hukukuyla ilgilenen, kendini bu iddiayla var eden her aktörün önünde tek bir meşru seçenek bulunmaktadır: Kürt halkının tarihsel ve hukuki öznesinin arkasında tavizsiz bir şekilde durmak.
İnkâr ve zorbalığın kurumsallaştığı bir iklimde, bugüne kadar insan olmanın asgari gerekleriyle barışık ya da birlikte yaşamı bir zenginlik olarak gören yapısal bir siyasi akla rastlanmamıştır. Dolayısıyla, Kürt halkının gasp edilen haklarının üzerine çöreklenmiş bu statükocu aklın geliştirdiği anlık "demokratik manevralar", geleceği sadece kendi egemenlik çıkarlarına göre uyarlama çabasından başka bir anlam taşımamaktadır.
Samimiyet Testi: Günübirlik Siyaset ve Evrensel Vicdan
Temelinde samimiyet barındırmayan, geleceğe dair muğlak ve "şöyle olacak, böyle olacak" tarzındaki vaatler, Kürt halkını artık rasyonel olarak yormakta ve yıpratmaktadır. Yüz yıllık bir inkâr politikasının, konjonktürel oldu-bittilerle ortadan kalkma veya bitirilme şansı yoktur. Ortadoğu’da zalimliği ve yok saymayı içselleştirmiş bir mantığın, birdenbire uygarlığın evrensel değerlerine evrilmesi tarihin akışına aykırıdır. Bu coğrafyada inkârla özdeşleşmiş bir egemen irade, bir başkasının özgür iradesine vurulmuş kelepçelerin anahtarı olamaz; zira kendi zihniyeti prangalı olanlar, özgürlük getiremezler.
Bu buhranlı topraklarda evrensel değerlerle mayalanmış, adil bir vicdana rastlamak ne yazık ki oldukça güçtür. Oysa coğrafyanın en hayati ihtiyacı, ötekinin hakkı için sızlayabilecek bir vicdanın samimiyetle buluşup yeşermesidir. Mevcut siyasi ahlak ise bu samimiyetten fersah fersah uzaktır:
Perşembe günü ikindi vaktinde "Kürtlerin sorunu benim sorunumdur" diyen bir irade, Cuma günü hutbenin hemen ardından "Asla böyle bir sorun yoktur" diyebilmektedir.
Bir pazar sabahı "Kan akıtarak Kürt sorunu çözülmez" diyen bir diğer ses, aradan yirmi dört saat geçmeden "Kana kan, dişe diş, yok edilene kadar devam" retoriğine sığınabilmektedir.
Bu savrulmalar, yaşadığımız topraklarda şekillenen siyasi kültürün özünde, ileri bir uygarlık seviyesine yükselme vizyonunun bulunmadığını gösterir. İstikrarsızlığın norm haline geldiği bu düzende, dünün "demokratı", yarının konjonktüründe kolayca "anti-demokratı" olabilmektedir.
Özeleştiri ve İç Tehdit: Kürt Siyasetinin "Ayna" Sınavı
Geçmişi geçmişin akıntısına bırakıp geleceğe baksak dahi, karşımıza çok daha hayati bir iç sorun çıkmaktadır: Kürt halkının yarını ve stratejik yörüngesi, Kürt aktörlerin kendi arasındaki akılalmaz çekişmelerle nereye evrilecektir?
İşte tam da bu noktada, halkın kolektif umudunun derin bir umutsuzluğa dönüşme hikayesi gizli kaliyor. Doğru ve menzile varacak her siyasi güzergah, Kürtlerin birliğine kısır kalmış bir kısım siyasetçinin dar vizyonuyla çıkmaza sokulmaktadır. Toplumsal umutla beslenen ve olması gereken tüm evrensel normlar, sadece "ben" siyasetine odaklanmış, kişisel önderlik hırslarıyla hareket eden bazı aktörlerin elinde anormal bir hal almaktadır.
Akıl Kazazedesi Olmamak İçin Ortak Gelecek
Kürt siyaseti, bu "yetmezlik" sendromundan ve siyasi ayıptan arınmak istiyorsa, günde dört kere kendi gerçekliğini yansıtan aynaya bakmalı ve dürüst bir özeleştiri vermelidir. Öncülük iddiasındaki güçler, rüzgara göre sağa sola bükülmeyi bırakmalı; tüm entelektüel, sosyal ve siyasal enerjisini ortak bir geleceği inşa etmeye adamalıdır.
Ortadoğu, devasa ve yapısal bir değişim dalgasından geçmektedir. Eğer Kürt siyaseti iç çekişmeleri aşamaz, stratejik bir akıl üretemez ve birliğini sağlayamazsa; Kürtler bu büyük altüst oluşta bir kez daha "akıl kazazedesi" olarak tarihin sayfalarına geçme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Öncü olmanın gereği; hırsları bir kenara bırakıp, tarihsel sorumluluğun bilinciyle ortak akılda buluşmaktır.