Celal Hoca Amed
Şırnak'tan soylu bir ses yükseldi; öylesine yerinde, öylesine tarihsel bir söz ki, yerine başka bir söz koymak mümkün değildir. Bu kadar kısa, bu kadar gerçekçi ve bu kadar güçlü bir ifade kolay kurulmaz:
"Ne bizi kandırın, ne de kendinizi kandırın."
Bu sözü söyleyen halktan biridir. Ne felsefi kavramlarla konuşmaktadır ne de büyük paradigmalar kurmaktadır. Yaşananların içinden konuşmaktadır; oyunların, hesapların, alınan kararların ve bu kararların yarattığı sonuçların içinden...
Yaklaşık yarım asırlık silahlı mücadelenin ardından on binlerce insan yaşamını yitirmiştir. Kürt halkının gençleri, büyük bedeller ödeyerek bir miras bırakmıştır. İşte halk, bugün o mirasın nasıl değerlendirildiğini sorgulamaktadır. Büyük bir cesaretle, masalları ve kutsallıkları bir kenara iterek şunu söylemektedir:
"Kral çıplak."
Sosyolojik açıdan bakıldığında bu söz, temsil edilen ile temsil eden arasındaki mesafenin açıldığını göstermektedir. Halk ile onun adına konuşanlar arasındaki güven ilişkisinin sorgulandığı bir döneme işaret etmektedir. Çünkü halk artık sadece söylenenlere değil, sonuçlara bakmaktadır.
Felsefi açıdan ise bu söz, hakikatin yeniden halkın gündelik deneyimine dönmesidir. Büyük anlatılarla, kutsal figürlerle ve dokunulmaz kabul edilen siyasi şahsiyetlerle açıklanan gerçeklik; yerini halkın somut yaşam deneyimine bırakmaktadır. Hakikat, teorilerde değil; yaşanan hayatın içinde aranmaktadır.
Peki, kendisini halkın üzerinde gören, halka üstenci bir dille hitap eden temsilciler ne söylemektedir?
Halkın itirazını anlamak yerine, yeniden liderin kutsallığından, tarihsel öneminden ve doğruluğundan söz edilmektedir. Toplantının ruhuna uygun olmayanın halkın itirazı olduğu ileri sürülmektedir. Böylece tartışmanın merkezine halkın iradesi değil, bir şahsiyetin dokunulmazlığı yerleştirilmektedir.
Oysa halkın sorduğu soru farklıdır:
Bu kadar bedel neden ödendi?
Bu kadar genç neden yaşamını yitirdi?
Bu kadar acının sonunda ortaya çıkan kazanımlar neden tartışmasız biçimde başka güçlerin insafına bırakılmaktadır?
Halkın itirazı tam da burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü ona göre sorun, gerillanın gelip sivil yaşama katılması değildir. Sorun, bütün bir siyasi hareketin tek bir kişinin özgürlüğü ekseninde tanımlanmasıdır. Bir halkın geleceğinin, tek bir kişinin kaderine bağlanmasıdır.
Sosyolojik olarak bu durum, kolektif iradenin bireysel iradeye indirgenmesi anlamına gelmektedir. Toplumsal mücadelelerin öznesi halktır; fakat zamanla halk geri plana çekilmiş, şahıslar ön plana çıkmıştır. Böylece siyaset, toplumsal bir proje olmaktan çıkıp kişisel bir kurtuluş meselesine dönüşmüştür.
Felsefi açıdan ise burada klasik bir "lider kültü" sorunu ortaya çıkmaktadır. Bir kişi, düşüncenin ve siyasetin merkezine yerleştirildiğinde, halkın iradesi ikinci plana düşmektedir. Eleştiri zayıflamakta, sorgulama azalmakta ve hakikat yerini sadakate bırakmaktadır.
Politik açıdan bakıldığında ise halkın yükselen itirazı, temsil krizine işaret etmektedir. Halk kendi kaderini belirleme hakkını talep etmektedir. Kendisini temsil ettiğini söyleyen yapılara şu soruyu yöneltmektedir:
"Kim sizi bizim adımıza konuşma yetkisiyle donattı?"
Ve ardından şu çağrıyı yapmaktadır:
"Elinizi bu halkın yakasından çekiniz. Bırakınız da halk kendi kaderini kendisi tayin etsin."
Bugün ortaya çıkan tartışma yalnızca bir siyasi tartışma değildir. Aynı zamanda temsilin, meşruiyetin ve iradenin tartışmasıdır. Halkın söylediği söz bu nedenle tarihsel bir ağırlık taşımaktadır.
Çünkü bazen uzun teorilerin anlatamadığını, halk tek bir cümleyle anlatır:
"Ne bizi kandırın, ne de kendinizi kandırın."
Ve belki de bütün tartışmanın özü tam olarak burada yatmaktadır. Halkın deneyimi ile siyasal söylem arasındaki mesafe büyüdüğünde, en sade sözler en güçlü hakikatlere dönüşür. Bu nedenle Şırnak'ta yükselen bu ses, yalnızca bir itiraz değil; aynı zamanda halkın kendi iradesini yeniden hatırlatma çağrısıdır. Bu yönüyle tarihsel, sosyolojik ve politik bir anlam taşımaktadır