Milliyetçilik ve Vatanseverlik

Hüsamettin Turan

 

Milliyetçilik ve vatanseverlik kavramları, modern siyasal söylemin en çok istismar edilen kavramları arasında yer almaktadır. Bu iki kavram, çoğu zaman halkları mobilize etmek, siyasal meşruiyet üretmek ve iktidar pratiklerini sorgulanamaz hâle getirmek amacıyla kullanılmaktadır.

Oysa ...

Tarihsel deneyimler, özellikle etnik temelli, dışlayıcı ve dogmatik milliyetçilik biçimlerinin; ne vatanı koruduğunu ne de toplumsal bütünlüğü sağladığını açık biçimde göstermektedir. Aksine, bu tür milliyetçilik anlayışları, devletleri çözülmeye, toplumları parçalanmaya ve insanlığı büyük felaketlere sürüklemiştir. “Vatan elden gidiyor” söylemiyle yola çıkanların, çoğu zaman vatanı fiilen kaybettirdikleri; “millet için” iddiasıyla hareket edenlerin ise milletleri yıkıma uğrattıkları tarihsel olarak defalarca kanıtlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti, kendisini milliyetçi ve vatansever bir kurtuluş hareketi olarak sunmuştur. İttihatçı kadrolar, özellikle II. Meşrutiyet sonrasında, imparatorluğun çöküşünü durdurma iddiasıyla merkeziyetçi, otoriter ve Türkçü bir siyasal çizgi benimsemişlerdir.

Ancak bu çizginin tarihsel bilançosu, söylemin tam tersini göstermektedir. Yaklaşık 600 yıl boyunca varlığını sürdüren ve beş milyon kilometrekareye yakın bir coğrafyada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu, İttihatçı yönetim yıllarında hızla çözülmüş; Balkanlar, Trablusgarp ve Arap Yarımadası gibi stratejik bölgeler bu dönemde art-arda elden çıkmıştır.

Sonuç itibarıyla imparatorluktan geriye yalnızca yaklaşık 750 bin kilometrekarelik bir alan kalmıştır.

Bu tablo, basit bir askerî yenilgi meselesi değildir; ideolojik bir tercihin siyasal ve toplumsal sonuçlarıdır. İttihatçı milliyetçilik, çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü bir imparatorluğu yaşatabilecek kapsayıcı bir siyasal akıl üretmek yerine, etnik temelli bir homojenleşme projesine yönelmiştir.

Bu proje ...

İmparatorluğun asli unsurlarını bir arada tutmak yerine, onları merkezden uzaklaştırmış; ayrılıkçı eğilimleri güçlendirmiştir. “Birlik” adına yapılan dayatmalar, fiiliyatta dağılmayı hızlandırmıştır. Vatan denilmiş, ama vatan küçülmüştür; millet denilmiş, ama milletler kopmuştur; devlet denilmiş, ama devlet zayıflamıştır. Söylem büyüdükçe toprak küçülmüş, hamaset arttıkça gerçeklik daralmıştır.

Balkanlar’ın kaybı, İttihatçı milliyetçiliğin en çarpıcı sonuçlarından biridir. Balkan halkları, yüzyıllar boyunca Osmanlı idaresi altında yaşamış; yerel özerklikler, dini cemaat yapıları ve geleneksel idare biçimleriyle varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Ancak ...

Merkezileşme ve Türkçü milliyetçilik politikaları, bu dengeleri bozmuş; Balkan ulusçuluklarını daha da radikalleştirmiştir. Trablusgarp’ın kaybı ve Arap Yarımadası’ndaki çözülme de benzer bir ideolojik körlüğün ürünüdür.

İttihatçı yönetim, Arap toplumlarının tarihsel, kültürel ve siyasal özgünlüklerini dikkate almak yerine, onları merkezden yönetilen bir “Türk vatanı” tasavvuruna zorlamış; bu da kopuşları kaçınılmaz hâle getirmiştir.

Bu ideolojik hattın teorik arka planında Ziya Gökalp gibi isimlerin geliştirdiği Türkçü ve Turancı düşünce yer almaktadır. Gökalp’in fikirleri, imparatorluğun sosyolojik gerçekliğiyle bağdaşmayan, romantik ve indirgemeci bir milliyetçilik anlayışını temsil etmektedir.

Türk olmayan halkların yaşadığı bir imparatorlukta, etnik Türk kimliği üzerinden inşa edilen bir siyasal birlik tasavvuru, kaçınılmaz olarak dışlama ve çatışma üretmiştir. Bu anlayış, bir “millet inşası” değil, bir “millet tasfiyesi” süreci yaratmıştır.

Bugün dahi bu zihniyetin farklı biçimlerde devam etmesi, geçmişte yaşanan kayıplardan yeterince ders çıkarılmadığını göstermektedir.

Benzer bir yıkıcı milliyetçilik örneği, 20. yüzyıl Avrupa’sında Adolf Hitler liderliğindeki Nazi Almanyası’nda görülmektedir. Avusturya kökenli bir Bavyeralı onbaşı olan Hitler, Germen ırkına dayalı aşırı milliyetçi ve sözde vatansever bir ideoloji etrafında Almanya’yı yeniden “yüceltme” iddiasıyla iktidara gelmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan ekonomik kriz, toplumsal travma ve siyasal istikrarsızlık, bu ideolojinin kitleler nezdinde karşılık bulmasını kolaylaştırmıştır. Ancak bu milliyetçi hamasetin Almanya’ya getirdiği şey, yeniden yükseliş değil; tarihinin en büyük yıkımı olmuştur.

Nazi ideolojisi ...

Almanya’yı yalnızca askerî bir felakete sürüklemekle kalmamış; insanlık tarihinin en büyük suçlarından birinin de faili olmuştur. Yaklaşık 60 milyon insanın hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya harabeye dönmüş, ülke yaklaşık yarım yüzyıl boyunca ikiye bölünmüştür.

Avrupa Yahudilerine yönelik sistematik soykırım ise, milliyetçi ve ırkçı ideolojinin hangi noktaya varabileceğini tüm açıklığıyla ortaya koymuştur. Irk adına insan, vatan adına insanlık yok edilmiştir. “Saf millet” söylemi, milyonlarca masumun ölüm fermanına dönüşmüştür.

Bu örnekler, milliyetçilik ve vatanseverlik kavramlarının içeriklerinden koparılarak kutsallaştırılmasının ne denli tehlikeli olduğunu göstermektedir. Vatanseverlik, eğer akıl, adalet ve çoğulculukla birleşmezse; milliyetçilik, eğer eşitlik ve özgürlük temelinde yeniden tanımlanmazsa, kaçınılmaz olarak yıkıcı bir ideolojiye dönüşmektedir.

Tarih boyunca ...

“Vatanı kurtarma” iddiasıyla iktidara gelenlerin, çoğu zaman vatanı küçülttüğü; “milleti yüceltme” iddiasıyla hareket edenlerin, milleti felaketlere sürüklediği görülmüştür. Dün Osmanlı’yı parçalayan zihniyet, bugün de benzer riskleri barındırmaktadır.

Vatanseverlik, hamasetle değil hikmetle; milliyetçilik, bağırarak değil düşünerek anlam kazanır. Aksi hâlde geriye yalnızca yıkıntılar, mezarlar ve pişmanlıklar kalır.

Tarih, sloganlara değil sonuçlara bakar.

Toprak kaybedilmişse, insanlar katledilmişse, toplumlar parçalanmışsa; kullanılan kavramların ne kadar “kutsal” olduğu artık bir anlam taşımaz. Çünkü vatan, söylemle değil adaletle; millet, zorla değil rızayla ayakta kalır.