Mela Mistefa Barzani ve Uzun Yürüyüş

İbrahim Gürbüz

Bugün Rohat Alakom'un Kovara Bir'de yayımlanan bir makalesini büyük bir ilgiyle okudum. Doğrusu, satırlar ilerledikçe yalnızca bilgi edinmedim; derinden etkilendim, duygulandım ve uzun süre üzerinde düşündüm.

Makalede, Rohat Alakom, arkadaşı M. Aydoğan’ın kendisine gönderdiği, Mela Mistefa Barzani'nin anılarını okuduğunu ve özellikle bir anısının dikkatini çektiğini anlatır. Bu anı, Mahabad’da kurulan Kürd Cumhuriyeti'nin yıkılmasının ardından Barzani ve 500 peşmergenin Kars üzerinden Sovyetler Birliği sınırına ulaşmak için çıktığı destansı yolculuk ve dişe dişe mücadelesini konu alır.

Mela Mistefa Barzani'nin anılarında yer alan yolculuk sırasında yaşanan bir olay, makalenin en çarpıcı bölümlerinden birini oluşturmaktadır. Barzani ve beraberindekiler ekmek almak amacıyla uğradıkları bir köyde, Mela Mistefa Barzani’nin Kürd kadını Zeynep ile oğlu Ahmed arasında geçen etkileyici bir diyaloğa tanıklık ederler. Bu diyalog, dönemin ruhunu ve Kürd toplumunun içinde bulunduğu acı gerçekliği bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir.

Rohat Alakom, Mela Mistefa’nın bu anılardan daha önce haberdar olmadığını, bu anıların Kars Kürdlerinin tarihi açısından son derece değerli bir kaynak niteliği taşıdığını belirtir. Ayrıca hatıratın ilk kez nerede yayımlandığını öğrenmek istediğini, bu amaçla Jan Dost ile görüştüğünü aktarır. Jan Dost da bu hikâyeyi daha önce bilmediğini, eğer haberdar olsaydı bu olay üzerine bir roman yazabileceğini ifade eder. Makale, Alakom'un okuyuculardan ve araştırmacılardan bu anılar hakkında daha ayrıntılı bilgi, özellikle de ilk yayımlandıkları kaynak konusunda destek istemesiyle sona ermektedir.

Bu satırları okurken zihnim bir anda çocukluğuma ve kendi köyümüze gitti. Aras Nehri'nin kıyısında sıralanmış Kürd köylerinden biri olan köyümüz gözümün önünde canlandı. Ardından babamı hatırladım. Biz daha küçük yaşlardayken babam bize sık sık Mela Mistefa Barzani'den söz ederdi. Ve bize kızdığında Mela Mistefa Barzani’ye katılacağını söylerdi. O büyük yürüyüşün gerçekleştiği 1947 yılında babam henüz on sekiz yaşındaydı. Demek ki o günlerde köyümüzde bu zorlu yürüyüş konuşuluyor, insanlar Mela Mistefa Barzani'nin mücadelesini birbirlerine aktarıyorlardı. Babamın da bu olaylardan haberdar olması, bu mücadelenin halk arasında nasıl yankı bulduğunu göstermektedir.

Bu hatıranın asıl düşündürdüğü nokta ise bundan çok daha derindir. Kürdistan'ın en ücra köşelerinden birinde yaşayan genç bir Kürdün, dönemin iletişim imkânlarının son derece sınırlı olduğu koşullarda Mela Mistefa Barzani'nin mücadelesinden haberdar olması sıradan bir tesadüf değildir. Bu durum, Kürd ulusal kurtuluş mücadelesinin yalnızca belirli bir bölgeyle sınırlı kalmadığını; en uzak köylere, en mütevazı evlere, insanların hafızalarına ve yüreklerine kadar ulaştığını göstermektedir. Aynı zamanda ulusal bilincin ve ortak kader duygusunun Kürdistan'ın dört bir yanında nasıl yankı bulduğunu ortaya koyan son derece anlamlı tarihsel bir olgudur.

Günlerce süren bu destansı yürüyüşün ardından Mela Mustafa Barzani ve peşmergeleri, yorgun, bitkin ve aç hâlde Kars'ta Aras Nehri'ne yakın bir Kürd köyüne ulaşırlar. Arkalarında ağır çatışmaların, uzun yürüyüşlerin ve belirsizliklerle dolu günlerin yükü vardır. Ancak Barzani'nin 

ilk düşündüğü kendi açlığı ya da yorgunluğu değil, köylülerin güvenliğidir. Onların zarar görmesini istemediği için yalnızca iki peşmergeyle birlikte bir köye girer ve mütevazı bir evin kapısını çalar.

Kapıyı açan kadın, Kürd gelenekleri gereği misafirlerini içeri davet eder. Mela Mustafa Barzani ise nazikçe teşekkür ederek vakitlerinin olmadığını belirtir. Ardından kendisini tanıtarak şöyle der:

«Dedim ki: 'Kızım, ben Mele Mistefa'yım. Ben ve peşmergelerim açız. Bize verecek ekmeğin var mı? Ama parasını vermek şartıyla.' Kadın bana baktı, gözleri yaşlarla doldu ve elimi tutup öptü. 'Mele Mistefa Barzani beni ziyarete gelmiş, ben kim oluyorum ki?' diyerek beni içeri davet etti. Ben de, 'Hayır kızım, biz sadece biraz ekmek alıp gideceğiz,' dedim.»

Kadın, karşısındaki kişinin Mela Mistefa Barzani olduğunu öğrenince gözleri yaşarır ve büyük bir vakarla şöyle der:

«Baba (Barzanî), Allah aşkına siz ne yapıyorsunuz? Canlarını halkı için feda eden, ailelerini geride bırakıp Kürd çocukları için bu yola baş koyan Mele Mistefa ve peşmergeleri bizi ziyarete gelmiş. Biz iki ekmek için para mı alacağız? Bizim şerefimiz, gururumuz yok mu?»

Zeynep hanım ardından vakit kaybetmeden komşu evlere koşar. Kısa süre içinde çevredeki evlerden topladığı ekmeklerle geri dönerler. Çok sayıda köylü, elindeki yiyeceklerle bu mücadelenin bir parçası olmak istemektedir.

Bu manzara karşısında Mela Mistefa Barzani, yanındaki iki peşmergeye dönerek şu anlamlı sözleri söyler: «Böyle bir millet için ne yapsak azdır.»

Ancak bu ziyaretin en unutulmaz anı, köylü Kürd kadını olan Zeynep'in tek oğlu Ahmed'i Mela Mistefa Barzani'nin önüne getirerek şu sözleri söylemesidir: "Canımız da evladımız da bu dava için feda olsun.”

Bu sözler, yalnızca bir annenin fedakârlığını değil, bir ulusun özgürlük idealine duyduğu sarsılmaz inancı da dile getirir. Çünkü bazı cümleler yalnızca bir insanın değil, bir halkın ortak vicdanının sesidir.

Zeynep'in bu asil duruşu karşısında derinden etkilenen Mela Mistefa Barzani, köyden ayrılırken yıllardır omzundan hiç indirmediği tüfeğini küçük Ahmed'e emanet eder. Bu, sıradan bir hediye değil; güvenin, mücadelenin ve kuşaktan kuşağa aktarılacak sorumluluğun simgesidir. Ahmed'in gözlerinin içine bakarak şöyle der: «Belki bir gün buna ihtiyacın olur.»

Aradan yıllar geçer. Ahmed'in ulusal kurtuluş mücadelesine katılma zamanı geldiğinde annesi, onu Mela Mistefa Barzani’nin verdiği silahı vererek yıllar önce verdiği sözün bilinciyle Güney Kürdistan’a uğurlar. Bir annenin yüreğini parçalayan ayrılık anında bile gözyaşlarını içine akıtır ve yalnızca şu sözleri söyler: «Git... geri dönme.» 

Bu sözler, evladını kaybetmeye razı olmuş bir annenin çaresizliğini değil; özgürlüğün bedelini bilen bir Kürd kadınının sarsılmaz iradesini yansıtır.

Ahmed, annesinin duasını ve kendisine emanet edilen değerleri yüreğinde taşıyarak 1961 yılında, Eylül Devrimi'nin başladığı günlerde Güney Kürdistan'a geçer ve Mela Mistefa Barzani'nin karargâhına ulaşır. Huzuruna çıktığında kendisini şu sözlerle tanıtır: «Ben Karslı Ahmed... Zeynep'in oğluyum.»

Bu sözleri duyar duymaz Mela Mistefa Barzani'nin zihninde yıllar önce Kars'taki o mütevazı köy evinde yaşadığı unutulmaz gün bütün ayrıntılarıyla canlanır. Hiç tereddüt etmeden Ahmed'e sarılır. Çünkü karşısındaki yalnızca mücadeleye katılmak isteyen genç bir peşmerge değildir; bir zamanlar kendisine kapısını açan, ekmeğini paylaşan, hiçbir karşılık beklemeden destek veren Zeynep'in oğludur.

Bu hatıra, yalnızca aç peşmergelerin ekmek bulduğu duygusal bir anı değildir. Kürd ulusal hafızasında dayanışmanın, fedakârlığın ve ortak kader bilincinin en güçlü sembollerinden biridir. Mela Mistefa Barzani'nin anılarında yer verdiği bu olay, özgürlük mücadelesinin yalnızca cephede değil; köy evlerinde, anaların yüreğinde ve paylaşılan bir lokma ekmekte de yaşandığını gösteren tarihî bir tanıklıktır.

Bu hikâyeyi okurken uzun süre Zeynep'i düşündüm. Bir annenin tek evladını gözünü kırpmadan özgürlük mücadelesine uğurlayabilmesi, sıradan bir fedakârlıkla açıklanamaz. Çünkü ulusların özgürlüğü yalnızca cephede silah taşıyan kahramanların cesaretiyle değil, gerektiğinde en değerli varlığını, evladını bile ülkesinin geleceği için feda etmeye hazır annelerin yüreğiyle kazanılır. Zaferler yalnızca savaş meydanlarında değil; anaların sessiz dualarında, bekleyişlerinde ve ağır bedeller ödeyen yüreklerinde de inşa edilir.

Zeynep'in şahsında simgeleşen bu büyük fedakârlık ile Mela Mistefa Barzani'nin kararlı mücadelesi birleştiğinde, ortaya Kürd ulusal hafızasının en onurlu, en dokunaklı ve en öğretici sayfalarından biri çıkar. Bu hatıra yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir; bugün de ulusal dayanışmanın, vefanın, fedakârlığın ve ortak ideal uğruna kenetlenmenin ne anlama geldiğini hatırlatan güçlü bir tarihî mirastır.

Ahmed artık bir peşmergedir. Güney Kürdistan'ın dağlarında büyük bir inanç, sabır ve kararlılıkla ulusal kurtuluş mücadelesinin saflarında yer alır. Geçen yıllar boyunca hem annesinin duasını hem de omzuna yüklediği emaneti yüreğinde taşır.

Mela Mistefa Barzani ise Zeynep'e verdiği sözü hiçbir zaman unutmaz. Ahmed mücadeleye katıldıktan kısa bir süre sonra onu annesini görmesi için köyüne gönderir. Ancak Zeynep, oğlunu sevgiyle karşılamasına rağmen yanında tutmayı hiç düşünmez; kendi elleriyle yeniden Mela Mistefa Barzani'ye uğurlar ve mücadeledeki yerini almasını ister.

Yıllar boyunca Mela Mistefa Barzani fırsat buldukça Ahmed'e aynı nasihatte bulunur:

«Ahmed, annen seni yıllardır bekliyor. Artık köyüne dön.»

Fakat Ahmed'in cevabı her defasında aynıdır:

«Ben buraya annemin rızasıyla geldim. O beni bu mücadeleye gönderdi. Mücadele sona ermeden geri dönmeyeceğim.»

Bu cevap yalnızca Ahmed'in kararlılığını değil, Zeynep'in oğluna aşıladığı özgürlük inancını ve fedakârlık ruhunu da yansıtır. Anne ile oğul birbirlerinden ayrı kalsalar da aynı ideale bağlıdırlar. Biri evladını gözünü kırpmadan özgürlüğe uğurlayan bir Kürd annesi, diğeri ise annesinin emanetini sonuna kadar taşımaya ant içmiş bir peşmergedir. Ahmed'in sözleri, genç bir savaşçının kararlılığından öte, Zeynep'in yıllar önce oğlunu uğurlarken söylediği sözlerin yankısıdır.

Bir gün cepheden acı haber gelir: Ahmed şehit düşmüştür.

Mela Mistefa Barzani'nin yakınındakiler bu haberi ona söyleyemezler. Çünkü Ahmed, Barzani için sıradan bir peşmerge değildir. O, yıllar önce Kars'ın mütevazı bir köyünde tanıdığı Zeynep'in oğludur; kendisine ekmeğini paylaşan, tek evladını özgürlük mücadelesine emanet eden o fedakâr annenin emanetidir. Bu nedenle arkadaşları, hasta yatağında bulunan Mela Mistefa Barzani'nin bu haberden derinden sarsılacağını düşünerek Ahmed'in şehadetini ondan gizlemeyi tercih ederler.

Ahmed'in hikâyesi ise şahadetinden sonra da sona ermez. Güney Kürdistan’da peşmerge iken kurduğu aile, yetiştirdiği evlatları ve bıraktığı miras yaşamaya devam eder. Bugün çocukları, Kürdistan Federal Bölgesi'nin önemli kurumlarında Kürd halkının ve ülkesinin güvenliği için görev yapmaktadır. Böylece Kars'ın küçük bir köyünde bir annenin verdiği karar, yalnızca bir ailenin değil, bütün bir ulusun tarihine uzanan kalıcı bir mirasa dönüşmüştür.

Bu hikâye bize önemli bir gerçeği göstermektedir. Kars'ın mütevazı bir Kürd köyünden hiçbir maddi beklenti olmadan Güney Kürdistan'a giderek ulusal mücadeleye katılan bir gencin hayatı, Kürdistan davasının coğrafi sınırları aşan ortak bir ulusal ideal olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı zamanda bu hatıra, Mela Mistefa Barzani'nin yalnızca Güney Kürdistan'ın değil, Kürdistan'ın dört parçasında yaşayan milyonlarca Kürdün gönlünde yer edinmiş tarihsel bir ulusal önder olduğunu da çarpıcı biçimde göstermektedir. Onun etrafında oluşan güven ve bağlılık, makamdan ya da zor kullanmaktan değil; ömrünü halkıyla birlikte dağlarda geçirmiş, acıyı ve mücadeleyi halkıyla paylaşmış olmasından kaynaklanıyordu.