İbrahim Gürbüz
Tam da burada, Kürd siyasal tarihinde birbirinden tamamen farklı iki liderlik anlayışıyla karşı karşıya olduğumuzu görmek gerekir.
Birinci anlayış, Kürd ulusundan sürekli bedel talep eden; fedakârlığı neredeyse tek meşru siyasal erdem olarak gören, buna karşılık yaşamı, üretimi ve geleceği ikinci plana iten bir liderlik anlayışını ifade etmektedir. Bu anlayış, dağa çıkan gençleri "eğitim" adı altında aşağılamış, Türkçe eğitime tabi tutmuş; Kürdistan'ın en dinamik, en üretken ve en umut dolu kuşaklarını özgür bir Kürdistan'ın kurucuları olarak yetiştirmek yerine, onları ölümün, fedakârlığın ve tükenişin öznesi hâline getirmiştir.
Bu süreç, binlerce Kürd köyünün boşaltılmasına, yakılıp yıkılmasına ve milyonlarca insanın Kürdistan'dan Batı Anadolu'ya ve Türk metropollerine sürülmesine yol açmıştır. Böylesine ağır sonuçlar doğuran bir dönemde, yüz bini aşkın yitirdiğimiz Kürd gencini yaşama hazırlamak, onları bilgiyle, bilinçle ve ulusal hedeflerle donatmak yerine, geri dönüşü olmayan bir ölüm döngüsünün içine sürüklemiştir.
Buna rağmen, bir gün olsun Kürd gençleriyle omuz omuza Kürdistan dağlarında sömürgeciliğe karşı fiilen savaşmamış; Kürd ulusundan talep ettiği fedakârlığı ve ağır bedeli hiçbir zaman aynı ölçüde kendisi üstlenmemiştir.
Bu liderlik anlayışı, Kürdistan'ın özgürlüğünü ve Kürd ulusunun kendi geleceğini tayin hakkını mücadelenin temel hedefi olarak benimsememiş; bunun yerine, kendi ifadeleriyle Kürd toplumunu karşı olduğunu söylediği devlet yapısıyla uzlaştırmayı ve o yapıya entegre etmeyi siyasal çizgisinin merkezine yerleştirmiştir. Böylece sömürgeciliğe karşı ulusal özgürleşmeyi esas alan bir perspektif yerine, sömürgeleştirilmiş Kürd ulusunun sömürgeci egemen siyasal düzene uyumunu ve bütünleşmesini hedefleyen bir anlayış geliştirmiştir.
Bu yaklaşımın en dikkat çekici yönlerinden biri, ulus-devlet konusundaki söylemi ile siyasal önerileri arasındaki belirgin çelişkidir. Abdullah Öcalan uzun yıllardır ulus-devlet modelinin yanlış olduğunu, bu nedenle Kürdlerin de bir ulus-devlet kurmasının doğru olmayacağını ve bunun gerici bir çözüm olduğunu savunmaktadır. Buna karşılık, Kürdistan'ı paylaşan ve sömürgeci nitelik taşıyan dört ulus-devletin varlığını aynı şekilde sorgulamamakta; tersine, Kürdlerin bu devletler içinde çözüm aramasını ve onlarla bütünleşmesini savunmaktadır. Dolayısıyla teorik düzeyde ulus-devleti eleştirirken, pratikte sömürgeci ulus-devletlerin meşruiyetini fiilen kabul eden ve Kürd ulusunun bu devletlere entegrasyonunu öneren bir siyasal yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Bu durum, söylem ile siyasal pratik arasında ciddi bir tutarsızlığa işaret etmektedir.
Bu yönüyle söz konusu liderlik anlayışı, sömürgeci düzenin yeniden üretilmesine hizmet eden ve Frantz Fanon'un sömürge toplumlarını çözümlerken kullandığı "siyah kâhya" tipolojisini hatırlatan bir siyasal çizgiyi temsil etmektedir. Çünkü burada esas alınan, Kürd ulusunun özgürleşmesi ve kendi siyasal geleceğini belirlemesi değil; sömürgeci düzenle uzlaşması, ona uyum sağlaması ve onun sınırları içinde erimesidir. Bu nedenle, sömürgeci sistemin devamlılığını sağlayan ve onu kimi zaman sömürgeci güçlerin kendisinden bile daha güçlü bir bağlılıkla savunan bir siyasal anlayış ortaya çıkmaktadır.
Bu liderlik anlayışı, zamanla Kürd ulusunu «çöp», Kürd dilini ise «ilkel» ve Kürd değerlerini ise “Judendart”olarak nitelendirmiş; Kürdlerin en temel ulusal ve siyasal haklarını savunmak yerine bu hakları gündeminin dışına itmiştir. Nihayetinde kendi özgürlüğünü, güvenliğini ve siyasal varlığını Kürd ulusunun özgürlüğünün önünde tutmuş; ulusal davayı şahsının geleceğine tabi kılan bir siyasal çizgiyi temsil etmiştir. Böylece ulusal kurtuluş ve kendi geleceğini tayin hakkını esas alan bir mücadele anlayışı yerine, Kürd ulusunun ödediği bedelleri özgürlüğe değil, mevcut sömürgeci siyasal düzenle bütünleşmeye yönelten asimilasyonist bir siyasal paradigma ortaya çıkmıştır.
Diğer liderlik anlayışında ise, Kürd ulusunun özgürlüğünü her türlü kişisel çıkarın ve bireysel ikbalin üzerinde tutan; tek bir Kürd annesinin gözyaşını dahi önemseyen; hiçbir Kürd evladını kolayca feda edilebilecek bir araç olarak görmeyen; verdiği sözü yıllar geçse de unutmayan ve vefayı bir karakter meselesi olarak yaşayan; cesareti merhametle, mücadeleyi ahlakla, liderliği ise sorumlulukla birleştiren bir anlayış vardır.
Bu anlayış, ömrünü Kürdistan dağlarında sömürgeciliğe karşı fiilî mücadele içinde geçirmiş; en ağır yenilgiler karşısında dahi ulusal davadan vazgeçmemiş; sürgünü, yoksulluğu ve büyük bedelleri Kürd ulusunun özgürlüğü uğruna göze almıştır. Mücadelesini kişisel iktidar veya bireysel kurtuluş için değil, Kürd ulusunun kendi geleceğini tayin etme hakkı, özgürlüğü ve bağımsızlığı için yürütmüş; insan onurunu, ulusal birliği ve toplumsal dayanışmayı mücadelesinin temel ilkeleri hâline getirmiştir.
İşte Mela Mistefa Barzani'nin temsil ettiği liderlik anlayışı budur: Kendi özgürlüğünü değil, Kürd ulusunun özgürlüğünü önceleyen; ulusundan sürekli bedel isteyen değil, gerektiğinde ulusuyla birlikte aynı bedeli ödeyen; ulusal davayı şahsının değil, şahsını ulusal davanın hizmetine veren bir liderlik anlayışı.
Öcalan'ın temsil ettiği liderlik kültünde insan, uğruna kolayca vazgeçilebilecek bir araç olarak görülürken; aile kurumu da gerici bir yapı olarak nitelendirilmiş ve aşılması gereken bir kurum olarak değerlendirilmiştir. Buna karşılık, Mela Mistefa Barzani'nin temsil ettiği liderlik anlayışında ise her bir peşmerge, her bir Kürd genci ve her bir Kürd ailesi korunması gereken değerli bir emanet olarak görülmektedir.
Bu nedenle, söz konusu iki liderlik anlayışı arasındaki fark yalnızca askerî ya da siyasî yöntemlerden kaynaklanan bir ayrılık değildir. Asıl farklılık; insana verilen değer, fedakârlığın anlamı, vefa duygusu ve ulusal mücadelenin amacı ile yürütülüş biçimine ilişkin köklü bir zihniyet ayrılığından kaynaklanmaktadır.
Bugün Kürdistan'da, Kürdistan'ın dört parçasını kapsayan ortak bir ulusal aidiyeti temsil edecek, Kürd ulusunun üzerinde uzlaşabileceği bir ulusal lidere, bir simgeye ihtiyaç duyulduğu açıktır. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki ulusal kurtuluş mücadeleleri yalnızca ortak hedefler etrafında değil, aynı zamanda ulusal bayrak gibi ortak semboller ve ulusun özgürlük idealini temsil eden, bağımsızlık ve eşitlik mücadelesine stratejik yön veren ortak liderlikler etrafında da şekillenmiştir.
Böyle bir liderlik anlayışı, kişiyi kutsallaştıran ya da putlaştıran bir yaklaşım anlamına gelmemelidir. Aksine, liderin de her şeyden önce tarihsel koşullar içinde mücadele eden bir insan olduğu bilinci korunmalı; eleştiri ve sorgulamaya açık, demokratik bir liderlik anlayışı esas alınmalıdır. Dolayısıyla burada söz konusu olan, bireyi mutlaklaştırmak değil, ulusal birlik ve ortak hedefleri temsil eden, toplumun üzerinde uzlaşabileceği ortak bir sembolün gerekliliğidir.
Bugün dünyada ulusal kurtuluş mücadelesi vermiş birçok ülkede, toplumun geniş kesimleri tarafından ulusal mücadelenin simgesi olarak kabul edilen liderler bulunmaktadır. Vietnam'da Ho Chi Minh, Çin'de Mao Zedong, Küba'da Fidel Castro ve Afrika'nın çeşitli ülkelerinde ulusal kurtuluş mücadelelerine önderlik etmiş birçok isim bu duruma örnek gösterilebilir. Libya'da Ömer Muhtar da sömürgeciliğe karşı direnişin tarihsel sembollerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Benzer şekilde, dört parça Kürdistan'da da Kürd ulusu, yaklaşık altmış yıl boyunca Kürdistan dağlarında peşmerge olarak mücadele eden, siyasal ve diplomatik alanda önemli roller üstlenen Mela Mistefa Barzani'yi ulusal mücadelenin tarihsel ulusal lideri ve ortak simgelerinden biri olarak benimseyip öne çıkarabilir.
Bu konu, kapsamı ve önemi itibarıyla başlı başına ayrı akademik bir makalede ele alınmayı hak etmektedir. Bu çalışmanın sınırlarını aştığı için burada bu kısa değerlendirmeyle yetinmek istiyorum.
Mela Mistefa Barzani’nin anısından bir kesit:
1947 yılında, 500 peşmergeyle Sovyetler Birliği’ne doğru yürüdüğümüzde, bir aydan fazla süren çok çetin bir süreçten geçtik. İran, Irak ve Türkiye, İngiltere’nin de desteğiyle bizi engellemeye çalışıyordu. Birçok yerde bize pusular kurdular. Bazı küçük çatışmaların ardından Rusya’ya doğru olan yürüyüşümüz devam etti. Fakat önümüzde Aras Nehri uzanıyordu. Düşman bütün planlarını Aras üzerine kurmuştu. Aras Nehri’ni geçmek hiç de kolay değildi; İran tüm gücüyle Maku Köprüsü’nü tutmuştu. Ancak burayı geçmekten başka hiçbir çaremiz yoktu.
Şafak vakti savaşa tutuştuk. İran devasa bir orduyla saldırıyor, biz ise Maku Köprüsü’nü ele geçirmeye çalışıyorduk. Benimle birlikte adeta ölüme yürüyen o 500 kahraman, geride evlerini ve çocuklarını bırakmıştı; kaybedecek hiçbir şeyleri yoktu. O köprüyü alıp nehri geçmekten başka bir seçenek (çare) kalmamıştı. Bu inançla hücuma geçtik. Düşman on binlerce askerle, tanklarla, toplarla ve uçaklarla saldırıyordu. Akşama kadar süren o amansız çatışmanın sonucunda bir İran uçağını düşürdük, 4 tanklarını imha ettik ve 120 İran askerini etkisiz hale getirdik. 271 askeri esir aldık, cephe için yüklenmiş 62 katıra el koyduk. Ne yazık ki bizim de 4 şehidimiz ve yirmiye yakın yaralımız vardı. Fakat şükürler olsun ki köprüyü İran’dan aldık ve önümüzdeki en büyük engel olan Aras Nehri’ni geçtik.
İran bizim kendi topraklarının derinliklerine doğru ilerleyeceğimizi düşünürken, biz daha zor olan yolu seçtik. Rota değiştirip Kars sınırından Sovyetler Birliği’ne doğru yöneldik; her ne kadar Türkiye ile İran’ın ateşi arasında sıkışıp kalmış olsak da... Kimse bunu tahmin etmemişti. İki gün sonra ekmeğimiz tükendi ve aç kaldık. Bir köyün yakınından geçiyorduk. Sabah saat 8-9 sularında, yanıma iki peşmerge alarak köye gittim. Rastgele bir evin kapısını çaldım. Kapıyı bir kadın açtı.
Dedim ki: "Kızım, ben Mele Mistefa’yım. Ben ve peşmergelerim açız. Bize verecek ekmeğin var mı? Ama parasını vermek şartıyla."
Kadın bana baktı, gözleri yaşlarla doldu ve elimi tutup öptü. "Mele Mistefa Barzani beni ziyarete gelmiş, ben kim oluyorum ki?" diyerek beni içeri davet etti. Ben de, "Hayır kızım, biz sadece ekmeği alıp gideceğiz, arkadaşlarımız bekliyor," dedim. Cebimden bir miktar para çıkarıp kadına uzattım, "Kızım, bu parayla bizim için köyden ekmek satın al," dedim. Kadının gözleri tekrar yaşlarla doldu:
"Baba, Allah aşkına sen ne yapıyorsun? Canlarını halkı için feda eden, ailelerini geride bırakıp Kürt çocukları için bu yola baş koyan Mele Mistefa ve peşmergeleri bizi ziyarete gelmiş. Biz iki ekmek için para mı alacağız? Bizim şerefimiz, gururumuz yok mu sandın?" dedi. "Değil iki ekmek, bütün canımız size feda olsun," diye ekledi.
Dönüp peşmergelerime baktım ve dedim ki: «Bu millet için ne yapsanız azdır.»
Kadın hemen komşusuna koştu, birkaç eve girip çıktı ve 15-20 dakika içinde bütün köy toplandı. İhtiyacımız olan ekmeğin iki katını toplayıp getirdiler. O kadar mutluydular ki sanki bütün dünyayı ayaklarının altına sermiştik. Bize hizmet eden onlardı ama mutlu olan da onlardı. Kalmamız ve gitmememiz için ısrar ettiler; fakat onlara burada kalmamızın kendileri için tehlikeli olduğunu, askerlerin onlara zarar verebileceğini ve peşmergenin bizi beklediğini söyledim. Kendilerine teşekkür edip helallik istedik. Kadın gelip elimi öptü. Adını sordum; adı Zeynep’ti. Eşi vefat etmişti. 11 yaşında bir erkek çocuğu vardı. Bana, "Baba (Barzani), bu küçük çocuktan başka hiçbir şeyim yok. İkimizin de canı bu yola feda olsun," dedi.
Ben de, "Zeynep kızım, senin gibi analar sayesinde Kürtler bu dört zalimi alt edecek ve özgürlüğünü kazanacaktır," dedim. 11-12 yaşlarındaki Ahmet’i yanıma çağırdım. Başını öptüm, saçlarını okşadım; dünyanın en tatlı çocuğuydu. Omzumdaki Brno (Borno) tüfeğimi Ahmet’e uzattım.
Kadın, "Aman baba, bize iki ekmek verdik diye senin tüfeğini mi alacağız?" dedi.
Dedim ki: "Kızım bak, şurası Rusya sınırı. Bu tüfek yıllardır omzumda; cephede bana lazımdı ama Ruslar bu silahları bizden alacaklar. Onlar el koyacağına, Ahmet’te kalsın. Gün gelir, bu yiğit oğlumun ona ihtiyacı olur." Zor bela tüfeği çocuğa kabul ettirdirdim. Birkaç saat sonra da sınırı geçtik.
Yıllar yılları kovaladı. On bir yıl sonra Rusya’dan döndüm. Üç yıl sonra da Eylül Devrimi sırasında Irak rejimine karşı savaş ilan ettik. Savaş çetindi ve peşmerge cephede bir kez daha destan yazıyordu. Barzan’daki karargahtaydık. Bir genç peşmergelerin yanına gelip "Baba’yı (Barzani)" görmek istediğini söylemiş. İçeri alınmasını söyledim. Karargaha girdiğinde doğrudan yanıma gelip elimi öptü. Genç beni tanıyordu ama ben onu çıkaramadım.
"Baba (Barzani), ben Ahmet’im," dedi.
Hangi Ahmet olduğunu sorduğumda, "Karslı Ahmet, Zeynep’in oğlu," dedi. Süratle ayağa kalktım ve o genci bağrıma bastım. Küçük Ahmet kocaman bir adam olmuştu. Elindeki silahı gördüğümde gözlerime inanamadım; bu benim tüfeğimdi! O kadın, tam 15 yıl boyunca benim tüfeğimi gözü gibi korumuştu. Ahmet şöyle dedi:
Baba, annem senin cephe açtığını duyduğunda bu tüfeği bana verdi. 'Bugün peşmergenin silaha ihtiyacı var. Baba’nın tüfeğini al ve ona teslim et. Ona de ki: Ahmet’ten başka oğlum yok. Keşke 10 oğlum olsaydı da bugün hepsini cepheye gönderseydim. Git orada kal ve savaş,' dedi bana.»
Ahmet bir hafta yanımda kaldı, sonra onu geri gönderdim. Onu yolcu ederken, annesine buradaki tüm peşmergelerin onun birer evladı olduğunu söylemesini tembihledim: «Annenin yanında kal. Ona çok iyi bak. Biz burada senin yerine de savaşırız.»
Evet dostlar; Kars’tan kalkıp silahı bize ulaştıran, tek oğlunu kurban edip «Git ve dönme» diyen bir ana hayal edin. Hangi milletin böyle yiğit anaları vardır? Ve siz kalkmış Kürtlerin vefasızlığından mı bahsediyorsunuz?
Ahmet eve döndükten 3-4 ay sonra tekrar cepheye gelir. Çünkü annesi ona şöyle demiştir: Mele Mistefa orada savaşırken, senin burada dizimin dibinde oturmana vicdanım el vermiyor, Allah da bunu kabul etmez. Git Babanın yanına.» Zeynep Ana, biricik oğlunu bu şekilde cepheye, uğurlu yoluna tekrar gönderir.