Mahmut Alınak
MAHKEMEDEKİ KONUŞMA
Devleti ve yargısını tanımıyorum, dediğim için hakkımda açılan davanın bugünkü duruşmasında yaptığım konuşma aşağıdadır.
Sesli olarak dinlemek isterseniz lütfen videoyu tıklayın.
DEVLETİ, TARİHİN ADALET DİVANI ÖNÜNDE SUÇLUYORUM
Hukuk ve demokrasi yalanını dilinden düşürmeyen devlet, zorla getirme kararı ile bu sabah bir defa daha kapıma dayandı ve beni polislerin nezaretinde mahkemenize getirdi. Şu an, şu dakika düşünce özgürlüğü sanık sandalyesindedir. Bu da T.C. devletine pek yakışıyor.
“Devleti ve mahkemelerini tanımıyorum,” dediğim için cezalandırılmak isteniyorum.
Devlet, BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 19/1. maddesine aykırı olarak, “Beni tanı, yoksa seni hapse atarım,” diyor.
Hani, “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır ya,” devletin yaptığı tam da budur.
Kargaları bile güldürecek bir komedya ile karşı karşıyayız. Birkaç gün önce açılan okullarda milyonlarca çocuk, bir asır önceki gibi yine kendi dillerini konuşamıyor, yazamıyor, okuyamıyorlar. Çocuklara dahi dillerini yasaklayan bir devletin, “Beni tanı ve meşruluğumu kabul et,” demesi tam bir yüzsüzlüktür.
Altmış sekiz yıl önceki ilkokul günlerim tüm dehşetiyle gözlerimin önündedir. Dilimiz o zaman da yasaktı. Altı yaşındaydım. Türkçeyi, üstümüzde kırılan cetveller ve sopalar altında öğreniyorduk. Kız ya da erkek bazı çocuklar, dayaktan ve kapıldıkları dehşetten altına işer, sonradan arkadaşları arasında alay konusu olurlardı.
“Ne mutlu Türk’üm diyene”, “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” gibi ırkçı sözler kafamıza çivi gibi çakılarak psikolojimizle oynanıyor, dilimizden ve ulusal kimliğimizden korkar hâle getiriliyorduk.
Okullar bir eğitim kurumu değil, fiziki ve psikolojik şiddetin her türünün uygulandığı esir kamplarıydı. Babalar öğretmenlere, “Eti senin kemiği benim,” diyerek çocuklarını okula götürürlerdi.
Bir insanlık suçu olan o asimilasyon mengenesi bugün de devam etmektedir.
Devlet, benim, bizim devletimiz olsaydı, bilmediğimiz bir dili kafa göz kırarak bize öğretmeye kalkışmazdı.
Çok basit bir örnekle empati kuracak olursak; devlet, bugün Türk çocuklara tek dil olarak Ermeniceyi dayakla zoruyla öğretecek olursa, acaba hangi Türk, “Bu devlet bizim devletimizdir,” der.
İşte bunun içindir ki, bu devlet bizim devletimiz değildir.
Devletin kanlı imzasıyla tarihte yerini alan Pontus, Koçgiri, Ağrı, Gelîyê Zîlan, Dersim ve yakın tarihte Kürdistan’da gerçekleştirilen katliamları burada tekrarlamaya gerek görmüyorum.
Açıktır ki devlet, sadece sömürge Kürdistan’da değil, Türkiye’de de yüz yıldır ÇAĞA UYGUN BİR BASTIRMA VE YILDIRMA siyaseti yürütmektedir.
Bu, çağa uyarlanmış yeni tip bir esirliktir.
Ben de bu YENİ TİP (MODERN) ESİRLİK STATÜSÜNDE tutulan bir esirim.
Devletle aramdaki “vatandaşlık” bağı da iradi – gönüllü – bir bağ değildir. Zora dayanmaktadır. Tarihte dedelerimiz iradeleri yok sayılarak vatandaş yapıldılar. Zora dayalı o ilişki şimdi bizimle devam ediyor.
İmkân olsa devletin vatandaşlık kimliğini bir saniye bile taşımam. Ama tilkilere bile papucunu ters giydirecek öyle cin bir sistem kurulmuş ki, kimlik olmadan bir adım dahi atılamıyor.
Buradan dünyaya bir kez daha ilân ediyorum: Biz siviller, Kürdistan ve Türkiye’de yeni tip (modern) esirleriz. Devlet bizim devletimiz değil; elitlerin, yüksek bürokrasinin ve büyük burjuvaların devletidir.
Bu nedenle devletin yargısı ve kanunları bir esir olarak, benim için geçersizdir, yok hükmündedir.
Esir statüsünde olduğum için konulacağım hapishane de esir kampı statüsünde olacaktır. Örneğin Kars Esir Kampı, Şırnak Esir Kampı gibi.
Suçlamaya karşı savunma yapmıyorum. Bu sözlerim gelecek kuşaklara bir mesaj ve selamdır.
Mahmut ALINAK