KÜRTLERİN SİSİFOS DÖNGÜSÜ VE BİR MÜCADELENİN İÇ HESABI

Celal Hoca Amed

Celal Hoca /Amed

Kürtlerin tarihi yalnızca yenilgilerden ibaret değildir. Aynı zamanda farklı dönemlerde ortaya çıkan siyasal arayışların, toplumsal mobilizasyonların ve yeniden örgütlenme çabalarının tarihidir.

Kürtlerin yaşadığı farklı bölgelerde, farklı amaçlara ve toplumsal tabanlara sahip isyanlar, başkaldırılar ve siyasal hareketler ortaya çıkmıştır. Şeyh Said hareketinden Ağrı'ya, Dersim'den Mahabad'a uzanan bu tarihsel çizgide askeri müdahaleler, idamlar, sürgünler ve zorunlu yer değiştirmeler gibi ağır sonuçlar yaşanmıştır. Ancak bu hareketlerin tümünü tek bir siyasal kategori altında değerlendirmek doğru değildir. Her birinin örgütlenme biçimi, toplumsal dayanağı, hedefi ve içinde bulunduğu devletlerarası koşullar farklıydı.

Bu hareketlerin ortak noktası, Kürt toplumunun kendi siyasal iradesini aramasıydı. Fakat bu arayışların çoğu, yalnızca dış müdahaleler ve askeri yenilgiler nedeniyle değil, aynı zamanda kendi içlerindeki siyasal ve örgütsel sorunlar nedeniyle de kalıcı sonuçlara ulaşamadı.

20. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan en uzun süreli silahlı çatışmalardan biri, PKK'nin kuruluşuyla başlayan ve 1984'te silahlı saldırıların başlamasıyla yeni bir aşamaya giren süreçtir. PKK 1978'de kurulmuş, 15 Ağustos 1984'te Eruh ve Şemdinli'deki saldırılarla silahlı mücadele genişlemiştir. Bu süreç, Kürt meselesini Türkiye'nin siyasal gündeminin merkezine taşımış; aynı zamanda Kürt toplumuna ağır bedeller ödetmiştir.

 

Bu tarihsel deneyimler şu soruyu gündeme getirir:

Bir hareket, kendisini ortaya çıkaran toplumsal ve siyasal koşullarla kurduğu ilişkiyi zaman içinde nasıl değiştirir?

Başlangıçta özgürlük, siyasal temsil, eşitlik, bağımsızlık veya devlet politikalarına karşı mücadele gibi hedeflerle ortaya çıkan bir hareket, zamanla kendi örgütsel devamlılığını ve liderlik yapısını temel öncelik haline getirebilir.

Örgüt, toplumsal hedeflere ulaşmak için oluşturulan bir araçtır.

Parti, siyasal mücadeleyi örgütleyen bir yapıdır.

Liderlik ise karar alma, temsil ve koordinasyon işlevlerini yerine getirir.

Ancak bu araçlar amaçların önüne geçtiğinde, örgütsel devamlılık toplumsal hedeflerin yerini alabilir. Eleştirinin sınırlandırılması, karar alma süreçlerinin merkezileşmesi ve liderliğin denetim dışına çıkması, örgüt içinde çoğulculuğu zayıflatabilir.

Bir hareket halk adına yola çıkıp zamanla kendi varlığını halkın iradesinin üzerinde görmeye başlarsa, başlangıçtaki amaç ile ortaya çıkan yapı arasında ciddi bir kopuş meydana gelir.

Asıl kırılma noktası da burada başlar.

Asıl sorulması gereken sorulardan biri şudur:

1990'lardan sonra ortaya çıkan farklı düşünceler, siyasal arayışlar ve eleştiriler örgüt içinde hangi ölçüde tartışılabildi?

Farklı görüşlerin ajanlık veya ihanet suçlamalarıyla karşılanıp karşılanmadığı, örgüt içi anlaşmazlıkların hangi yöntemlerle çözüldüğü ve ayrılan ya da eleştiren kişilere nasıl davranıldığı, hareketin iç işleyişi bakımından incelenmesi gereken konulardır.

Çünkü bir hareketin demokratik niteliği yalnızca dışarıya karşı savunduğu ilkelerle ölçülemez. Kendi içinde farklı düşüncelere ne kadar alan açtığı, eleştiriyi nasıl karşıladığı ve kendi kadrolarına nasıl davrandığı da aynı ölçüde önemlidir.

Bu konular ele alınmadan yalnızca devletin uygulamalarına odaklanmak, çatışmanın önemli bir bölümünü dışarıda bırakır.

Devletin güvenlik politikaları sonucunda Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde köy boşaltmaları, zorla yerinden edilmeler, faili meçhul cinayetler, işkence, kayıplar ve etkili soruşturma eksiklikleri yaşanmıştır. Bu uygulamalar, Kürt toplumunda derin yaralar açmış ve devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisini ağır biçimde zedelemiştir.

Fakat devletin uyguladığı baskı, örgüt içindeki yanlışları ve haksızlıkları görünmez kılmamalıdır.

Bir hareketin varlık nedeni, halkın özgürlüğü ve siyasal iradesiyse, o hareket kendi içindeki adaletsizlikleri de sorgulamak zorundadır.

Devletin hukuka aykırı uygulamaları, örgüt içindeki yanlışları meşrulaştırmaz.

Örgüt içindeki yanlışlar da devletin baskısını meşrulaştırmaz.

Her iki alan da ayrı ayrı ele alınmalı ve hiçbir aktör kendi sorumluluğunu diğerinin suçlarıyla örtmeye çalışmamalıdır.

Bir başka önemli soru da liderlik sorumluluğuyla ilgilidir:

Bir lider, aldığı kararların sonuçlarından hangi koşullarda sorumlu tutulabilir?

Silahlı çatışmalarda kararlar farklı kademelerde alınır ve uygulanır. Ancak bu durum, siyasal liderliği sorumluluktan bütünüyle uzaklaştırmaz.

 

Siyasi liderlik yalnızca başarıların temsilcisi olmak değildir. Yanlış kararların, başarısız politikaların ve öngörülebilir sonuçların sorumluluğunu da değerlendirmeye açmayı gerektirir.

Bir lider, kendisine bağlı yapıların başarılarını sahipleniyor, onları kendi siyasal otoritesinin kanıtı olarak sunuyorsa, aynı yapıların yanlışlarından ve ağır sonuçlarından da bütünüyle uzak duramaz.

Burada temel mesele, her olayın doğrudan tek bir kişiye bağlanması değildir. Asıl mesele, karar alma mekanizmasının nasıl kurulduğunu, eleştirinin hangi noktada engellendiğini ve yanlışların neden zamanında düzeltilmediğini anlamaktır.

Çünkü liderlik yalnızca emir vermek değildir.

Liderlik aynı zamanda hesap vermektir.

Bir hareketin bütün başarıları tek bir lidere mal ediliyorsa, başarısızlıkları ve kayıpları da yalnızca alt kademelere yüklenemez.

Burada "Kürtlerin tarihsel Sisifos döngüsü" olarak adlandırılabilecek bir yorum ortaya çıkar.

Sisifos kayayı dağın tepesine çıkarır; kaya yeniden aşağı yuvarlanır ve süreç tekrar başlar.

Kürtlerin modern siyasal tarihinde de bazı dönemlerde şu tür bir döngü gözlemlenebilir:

Siyasal talep... toplumsal mobilizasyon... örgütsel büyüme... merkezileşme... iç çatışma... devlet müdahalesi... yenilgi... ağır toplumsal bedel... yeniden örgütlenme...

Bu döngüde yalnızca dış baskı yoktur.

İçeride de sorgulanması gereken sorunlar vardır.

Örgüt büyüdükçe merkezileşir.

Merkezileştikçe eleştiri daralır.

Eleştiri daraldıkça liderlik güçlenir.

Liderlik güçlendikçe örgüt ile halk arasındaki mesafe büyüyebilir.

Sonunda halk adına kurulan yapı, halkın üzerinde bir otoriteye dönüşebilir.

Bu, değişmez bir tarihsel yasa değildir. Ancak siyasal yenilgilerden yeterince ders çıkarılmaması, örgütsel kararların dar bir merkezde toplanması ve eleştiri kanallarının zayıflaması, benzer sorunların yeniden ortaya çıkmasına yol açabilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca dış baskı veya askeri yenilgi değildir.

Siyasal yapıların kendi içindeki karar alma biçimleri, hesap verebilirlik düzeyi ve toplumsal temsil kapasitesi de değerlendirilmelidir.

Kürt toplumundaki bazı geleneksel otorite biçimleri ile modern siyasal liderlik anlayışının zaman zaman birbirini etkileyebildiği ileri sürülebilir.

Şeyh kültü.

Pir kültü.

Mürşit kültü.

Kutsallaştırılmış liderlik.

Elbette bu kavramlar bütün Kürt toplumunu açıklayan tek bir model değildir. Kürt toplumları tarih boyunca farklı dinî, mezhepsel, aşiretsel, sınıfsal, bölgesel ve siyasal yapılara sahip olmuştur.

Ancak liderliğin kutsallaştırılması, bazı siyasal yapılarda ciddi sonuçlar doğurabilir.

Bir insanı fazla yücelttiğinizde, bir süre sonra onun söylediklerini sorgulamak zorlaşır.

"Ya doğruysa?"

"Ya karşı gelirsem?"

"Ya bunun bir bedeli olursa?"

İnsan, kendi aklının önüne görünmez duvarlar örmeye başlar.

Lider artık yalnızca lider değildir.

Bilinçaltında bir tür dokunulmazlık kazanır.

Böyle bir durumda politik eleştiri, siyasal tartışma olmaktan çıkar; neredeyse inanç meselesine dönüşür.

Oysa siyasal mücadelenin özü bunun tam tersidir:

Hiçbir insan yanılmaz değildir.

Hiçbir lider tarihüstü değildir.

Hiçbir örgüt toplumun üzerinde değildir.

Hiçbir siyasi karar eleştiriden bağımsız değerlendirilemez.

Bir halkın özgürlüğü için kurulan yapı, önce kendi içinde düşünce özgürlüğünü korumalıdır.

Savaşlar kaybedilebilir.

Örgütler dağılabilir.

Liderler hata yapabilir.

Siyasal dönemler sona erebilir.

Ancak bir toplumun siyasal talepleri, örgütlerin başarısına veya başarısızlığına indirgenemez.

Castro'nun mücadele tarihinden görülebileceği gibi, yenilgi her zaman siyasal mücadelenin sonu anlamına gelmez. Belirleyici olan, yenilgiden sonra hangi derslerin çıkarıldığıdır.

Fakat bunun için önce insanın kendisiyle hesaplaşması gerekir:

"Ben nerede yanlış yaptım?"

"Arkadaşlarımı neden kaybettim?"

"Eleştirenleri neden düşmanlaştırdım?"

"Bana itiraz edenleri neden ajanlaştırdım?"

"Örgüt neden benden korkmaya başladı?"

"Ben örgütün lideri miydim, yoksa örgüt benim irademin uzantısına mı dönüştü?"

Bu sorular sorulmadan yeni bir başlangıç yapılamaz.

Çünkü yenilgiden sonra yalnızca düşmanı suçlamak kolaydır.

Zor olan, kendi payını görmektir.

Zor olan, kendi kararlarının sonuçlarıyla yüzleşmektir.

Zor olan, halk adına konuşan bir yapının halka hesap vermesi gerektiğini kabul etmektir.

Kürt meselesinde önemli risklerden biri, yenilginin veya başarısızlığın bütün bir topluma mal edilmesidir.

Bir hareket başarısız olduğunda, siyasal hedefler yeniden değerlendirilebilir ve yeni yöntemler aranabilir. Ancak bu süreçte toplumun tarihsel talepleri ile belirli bir örgütün stratejisi birbirinden ayrılmalıdır.

Bir örgütün yenilgisi, Kürt halkının yenilgisi değildir.

Bir liderin hatası, Kürt halkının hatası değildir.

Bir örgütün yanlış politikası, Kürt halkının tarihsel hakkını ortadan kaldırmaz.

Fakat bir hareket kendi yenilgisini toplumun kaderi gibi sunarsa, halkın geleceğini de kendi örgütsel sınırları içine hapsetmiş olur.

Dün bağımsızlık hedefi vardır.

Sonra farklı siyasal modeller tartışılır.

Dün devlet düşman olarak görülür.

Sonra devletle ilişki kurma biçimleri değişir.

Bu değişimler elbette tartışılabilir. Siyasal koşullar değiştikçe hedefler ve yöntemler de değişebilir.

Ancak her değişim halka açık biçimde anlatılmalı, eleştiriye açık olmalı ve geçmişle hesaplaşmadan yeni bir siyasal çizgi olarak dayatılmamalıdır.

Asıl soru şudur:

Bu bir siyasal yenilenme midir, yoksa yenilginin ardından ortaya çıkan bir savunma biçimi midir?

Bu sorunun cevabı, sloganlarla değil, tarihsel sonuçlarla verilebilir.

Kürt toplumunun yaşadığı sorunlar yalnızca devlet sahibi olmamakla açıklanamaz.

Siyasal temsil eksikliği, dil ve kültür alanındaki kısıtlamalar, ekonomik eşitsizlikler, zorunlu göç, güvenlik politikaları ve örgütsel şiddet gibi farklı etkenler birlikte değerlendirilmelidir.

Devlet baskı uygulayabilir.

Örgüt yanlış kararlar alabilir.

Liderler sorumluluk taşıyabilir.

Komutanlar yanlış kararlar verebilir.

Ancak bu kararların sonuçlarını çoğu zaman sıradan insanlar taşır.

Yaşamını yitirenler halkın çocuklarıdır.

Yerinden edilenler halkın insanlarıdır.

Cezaevine girenler halkın evlatlarıdır.

İşkence görenler halkın insanlarıdır.

Geçim kaynaklarını kaybedenler halkın aileleridir.

Bu nedenle hiçbir lider, devlet kurumu veya örgüt, toplumun ödediği bedeli yalnızca kendi siyasal tarihinin bir parçası olarak sahiplenemez.

O bedel halkındır.

Halkın acısı, hiçbir liderin kişisel mirası değildir.

Geçmişi kutsamak yerine sorgulamak gerekir.

27.500 şehit, 20 bin iç infaz veya 20 bin kişinin örgütten kopması gibi rakamlar ileri sürülüyorsa, bunların bağımsız ve açık kaynaklarla doğrulanması gerekir.

Ancak rakamların tartışmalı olması, temel soruları ortadan kaldırmaz.

Bir hareket neden kendi mensuplarının ve destekçilerinin bir bölümünü kaybetti?

Neden bazı kadrolar ve toplumsal kesimler düşmanlaştırıldı?

Farklı düşünceler hangi koşullarda dışlandı?

Eleştiri neden ihanet olarak görüldü?

Örgüt neden kendi içindeki insanları koruyamadı?

Halk adına hareket eden bir yapı, neden zaman zaman halkın çocuklarını kendi iç hesaplaşmalarının içine çekti?

Asıl hesaplaşma, bu soruların sorulmasıyla başlayabilir.

Çünkü tarih yalnızca dışarıdan gelen saldırıları değil, içeride yapılan yanlışları da kaydetmelidir.

 

Bir hareketin büyüklüğü, yalnızca kaç yıl mücadele ettiğiyle ölçülmez.

Kendi hatalarıyla yüzleşme cesareti de onun siyasal olgunluğunun ölçüsüdür.

Tarih kimseyi peşinen beraat ettirmez.

Ancak tarih, kimseyi yalnızca sloganlarla mahkûm da etmez.

Tarih belge ister.

Tanıklık ister.

Arşiv ister.

Mağdurların sesini ister.

Öldürülenlerin ve kaybedilenlerin hikâyelerini ister.

Kararların hangi koşullarda alındığını sorar.

Ve en önemlisi, iktidarın kimde olduğunu, bu iktidarın nasıl kullanıldığını ve hangi denetim mekanizmalarına tabi olduğunu inceler.

Bir halk adına hareket ettiğini söyleyen örgütler de halka karşı sorumludur.

Devlet kurumları da hukuk, insan hakları ve demokratik denetimle bağlıdır.

Bu iki sorumluluk birbirinin alternatifi değildir.

Dağlarda bağımsızlık, özgürlük, eşitlik veya farklı siyasal hedefler uğruna yaşamını yitiren insanların anısı, tek bir anlatıya indirgenmemelidir.

Onların anısına gösterilebilecek en anlamlı saygı, onları yalnızca siyasal sloganların içinde anmak değil;

neden öldüklerini, hangi kararların ve koşulların bu ölümlere yol açtığını, hangi sorumlulukların yerine getirilmediğini ve bütün bu süreçlerden sonra toplumun ne kazandığını sorgulamaktır.

Benim kafamda hâlâ deli sorular var.

Belki de tarih dediğimiz şey, kesin cevaplardan çok bu soruların peşinden gitmektir.

Çünkü bazen bir halkın yeniden ayağa kalkması için önce kendi tarihinin karşısında durması gerekir.

Kürtlerin Sisifos döngüsünü kırmak, yalnızca dış baskılara karşı çıkmakla değil, aynı zamanda kendi siyasal ve örgütsel hatalarını tekrarlamamakla mümkündür.

Aynı siyasal hataları kader olarak görmemek.

Hiçbir lideri toplumun üzerinde konumlandırmamak.

Hiçbir örgütü eleştiriden muaf tutmamak.

Halk adına karar veren herkesin halka hesap vermesini sağlamak.

Ve hiçbir yenilgiyi toplumun değişmez kaderi olarak kabul etmemek.