Demokratik entegrasyon mu, siyasi statü mü? Kürt halkının tarihsel hakları görmezden gelinerek barış inşa edilebilir mi?
Kürt meselesi, yalnızca bir demokrasi, kültürel haklar veya birlikte yaşama meselesi değildir. Bu mesele, aynı zamanda bir halkın tarihsel varlığı, kimliği, dili, toprağı, siyasi iradesi ve kendi geleceğini belirleme hakkıyla ilgilidir.
Yüzyıllardır kendi coğrafyasında yaşayan, diliyle, kültürüyle, tarihiyle ve toplumsal hafızasıyla varlığını koruyan Kürtlerin yaşadığı acıları birkaç demokratik vaatle, iyi niyetli açıklamalarla ya da yeni siyasi kavramlarla ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Bugün Ülkede Abdullah Öcalan'ın ve Kürt siyasi görüşün gündeme taşıdığı demokratik entegrasyon yaklaşımını tartışırken asıl sormamız gereken soru şudur: Bu model Kürt halkına ne kazandıracaktır? Kürtlerin yıllardır uğruna bedel ödediği ulusal ve siyasal taleplerine nasıl bir karşılık verecektir?
Barış elbette değerlidir. Silahların susması, insanların ölmemesi, annelerin evlat acısı yaşamaması, gençlerin cezaevlerinde çürümemesi hepimizin arzusudur. Ancak barışın anlamı, Kürtlerin kendi tarihsel taleplerinden vazgeçmesi, siyasi kimliğini geri plana itmesi ve mevcut devlet yapısına herhangi bir statü güvencesi olmadan eklemlenmesi olamaz.
Çünkü barış, bir halkın taleplerinden vazgeçmesi karşılığında sunulan bir lütuf değildir.
Kürtler bir kültürel topluluk değil, siyasi hakları olan bir millettir.
Kürt meselesine yalnızca kültürel farklılıklar üzerinden yaklaşmak, meselenin özünü eksik anlamaktır. Kürtler yalnızca kendi dillerinde konuşmak, şarkı söylemek, kültürlerini yaşatmak veya folklorik değerlerini korumak isteyen bir topluluk değildir.
Kürtler, yaşadıkları coğrafyada siyasi iradesinin tanınmasını, kendi kendilerini yönetebilmeyi ve gelecekleri hakkında söz sahibi olmayı isteyen bir millettir.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde farklı halkların ve ulusal toplulukların siyasi statüleri anayasal düzenlemelerle güvence altına alınmıştır. Federal sistemler, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve bölgesel özerklik modelleri, farklı kimliklerin bir arada yaşayabilmesinin demokratik araçlarıdır.
Öyleyse neden Kürtler söz konusu olduğunda bu talepler hâlâ aşılması gereken bir engel gibi görülüyor?
Kürtlerin talebi ayrışma korkusuyla bastırılmamalıdır. Tam tersine, eşitliğin ve karşılıklı güvenin sağlanması, ortak bir geleceğin en sağlam temelidir.
Entegrasyon, eşitlik ve hukuki güvence olmadan ne ifade eder?
Demokratik entegrasyon kavramı, eğer Kürtlerin kendi kimlikleriyle, siyasi iradeleriyle ve anayasal haklarıyla eşit biçimde sisteme katılmalarını ifade ediyorsa elbette tartışılabilir.
Ancak entegrasyonun anlamı, Kürtlerin ulusal taleplerini geri çekmesi, kendi siyasi varlığından vazgeçmesi ve mevcut devlet düzeni içerisinde yalnızca kültürel haklarla yetinmesi ise burada ciddi bir sorun vardır.
Çünkü entegrasyon tek taraflı bir uyum çağrısı olamaz.
Bir halktan sisteme katılması istenirken o halkın kimliği, dili, siyasi iradesi ve yönetim hakkı güvence altına alınmıyorsa, bunun adı eşit ortaklık değildir.
Daha da önemlisi, Kürtlerin yıllarca mücadele ederek elde ettiği toplumsal ve siyasal kazanımların belirsiz bir gelecek adına tartışmaya açılması kabul edilemez.
Kürtlerin ihtiyacı yeni kavramlar değil, açık ve bağlayıcı siyasi güvencelerdir.
Federalizm neden bir çözüm seçeneği olarak görülmemeli?
Türkiye'de federalizm sözcüğünün dahi korkuyla karşılanması, meselenin demokratik zeminde tartışılmasının önündeki en büyük engellerden biridir.
Oysa federal bir yapı, mutlaka ayrılmak anlamına gelmez. Aksine, farklı kimliklerin kendi bölgelerinde demokratik yönetim mekanizmalarına sahip olarak ortak bir devlet çatısı altında yaşayabilmelerinin yollarından biridir.
Kürtlerin kendi bölgelerinde seçtikleri yöneticiler aracılığıyla kendilerini yönetmesi, yerel kaynaklar üzerinde söz sahibi olması, anadilinde eğitim hakkının anayasal güvenceye kavuşması ve siyasi temsilinin kurumsallaşması neden bir tehdit olarak algılanmalıdır?
Federalizm, doğru ilkelerle ve demokratik uzlaşmayla kurulduğunda hem Kürtlerin tarihsel taleplerine cevap verebilir hem de Türkiye'nin demokratikleşmesine katkı sunabilir.
Elbette federalizm tek ve tartışılmaz çözüm modeli değildir. Ancak Kürtlerin siyasi statü ve kendini yönetme taleplerini masanın dışında bırakan hiçbir çözüm arayışı da kalıcı barışın güvencesi olamaz.
Kürt annelerinin gözyaşları hangi siyasi güvenceyle dinecek?
Bu meselenin en ağır tarafı, siyasi tartışmaların arkasında unutulan insan hikâyeleridir.
Evladını kaybeden anneler, yıllarca cezaevlerinde bekleyen aileler, köyleri boşaltılan insanlar, dili yasaklanan kuşaklar, kimliğini gizlemek zorunda bırakılan çocuklar…
Kürt halkı yalnızca bugünün siyasi tartışmalarını yaşamıyor. Kuşaktan kuşağa aktarılan acıların, inkârın ve güvensizliğin yükünü taşıyor.
Bir annenin evladını kaybetmesinin acısını hiçbir siyasi proje geri alamaz. Bir halkın hafızasında biriken yaraları da birkaç iyi niyetli cümleyle silemezsiniz.
Ancak bu acıların yeniden yaşanmaması için hukuki ve siyasi güvenceler oluşturabilirsiniz.
İşte gerçek barışın anlamı budur.
Kürtlerin çocukları artık kimlikleri yüzünden dışlanmasın, dilleri yüzünden hor görülmesin, siyasi talepleri nedeniyle cezalandırılmasın. Kendi topraklarında kendilerini yabancı hissetmesinler.
Barış, yalnızca silahların susması değil, bir halkın kendisini güvende, eşit ve özgür hissetmesidir.
Kürt siyasetinin de halka karşı sorumluluğu var
Burada yalnızca devleti ve mevcut siyasi sistemi eleştirmek yeterli değildir. Kürt siyasetinin de kendi içinde ciddi bir muhasebe yapması gerekiyor.
Kürt halkının onlarca yıldır ödediği bedeller, hiçbir siyasi hareketin veya liderin kişisel siyasi projesine indirgenemez.
Kürtlerin geleceği birkaç kişinin kararına, kapalı kapılar ardında yürütülen görüşmelere veya halkın yeterince bilgilendirilmediği siyasi anlaşmalara bırakılamaz.
Kürt halkının iradesi açıkça ortaya konulmalı, farklı siyasi görüşler özgürce tartışılmalı, kadınların ve toplumun bütün kesimlerinin karar süreçlerine katılımı sağlanmalıdır.
Özellikle böylesine tarihsel bir dönemde, Kürt halkının önüne konulan her siyasi modelin içeriği, hukuki karşılığı ve geleceğe ilişkin sonuçları açıkça anlatılmalıdır.
Kimsenin Kürt halkının geçmişte ödediği bedelleri kendi siyasi hesabına sermaye yapmaya hakkı yoktur.
Son söz: Barış, statüsüz bir kabulleniş değildir
Bugün Türkiye'nin önünde tarihsel bir fırsat bulunuyor. Bu fırsat, yalnızca silahların susması üzerinden değerlendirilmemelidir. Asıl mesele, yıllardır çözülemeyen Kürt sorununun demokratik ve hukuki temeller üzerinde çözüme kavuşturulmasıdır.
Abdullah Öcalan'ın veya yerine (Kürt siyaseti) denilebilir demokratik entegrasyon yaklaşımı da bu nedenle eleştirel bir tartışmaya açık olmalıdır. Hiçbir siyasi aktörün önerisi sorgulanamaz değildir. Hele ki söz konusu olan milyonlarca Kürdün geleceğiyse…
Kürt halkının talebi, başka bir halkın düşmanlığı değildir. Eşitlik, özgürlük, kimliğinin tanınması ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmaktır.
Ben ve Bizler barışa karşı değiliz. Tam tersine, bu topraklarda bir daha annelerin ağlamadığı, gençlerin ölmediği, halkların birbirine düşman edilmediği bir gelecek istiyoruz.
Ama barışın bedeli Kürtlerin siyasi taleplerinden vazgeçmesi olmamalıdır.
Demokratik bir Türkiye, Kürtlerin kimliğini tanımakla yetinmemeli; onların siyasi iradesini de tanımalıdır. Federal bir yapı dahil olmak üzere demokratik statü seçenekleri samimiyetle tartışılmalıdır. Çünkü eşitlik, yalnızca aynı devletin sınırları içinde yaşamak değil, o devletin geleceğinde eşit söz ve karar sahibi olmaktır.
Kürtlerin acıları bir siyasi formülün gölgesinde unutulamaz. Tarihsel hakları belirsiz vaatlere teslim edilemez.
Barış istiyoruz; ama kimliğimizle, onurumuzla, tarihimizle ve siyasi irademizle eşit bir barış.
Çünkü Kürtlerin ihtiyacı entegrasyon adı altında erimek değil, kendi kimliğiyle özgür ve eşit yaşamaktır.
“Barışın bedeli Kürtlerin kendi varlığından ve siyasi haklarından vazgeçmesi olamaz.”
Ayrıca federalizmi ayrılıkçılık değil, eşit ortaklık ve kalıcı barış için tartışılması gereken demokratik bir seçenek olarak konumlandırıyor.
YÜKSEL AVŞAR