Kürtler mağduriyet ve şehitlik algısı kıskacından nasıl kurtulur

Kamil Sümbül

 

 

Kürtlerin problemleri Türkiye’nin batısında yaşayan

Türk vatandaşlarının demokrasi ve insan hakları sorununu

çözme değil, çözülmemiş bir ulus ve ülke problemidir.

İsmail Beşikçi

 

 

Kuzey Kürdistan’da Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin geldiği nokta içler acısıdır. Gerek devlet gerekse egemen hareket; 30 milyon Kürt’ü kendi ulusal taleplerini savunmaktan uzaklaştırıp talepsiz, ilkesiz bir duruma neredeyse belleğini yitirmiş bir hale getirmiştir. Öyle ki her seçim döneminde sanki tarih tekerrür ediyor, bir mağduriyet manzarası önümüze çıkarılıp Kürtler oyalanmaktadır.

1960 başlarından itibaren kendine gelmeye çalışan Kürt aydınları, toparlanıp yayınlarla kitlelere seslerini duyurmaya çalışmışlar. 1971 tutuklanmaları ve yapılan savunmalar ise Kürtlerde yankı yaratmış ve 1974’ten itibaren de kitleselleşmeye çalışıp farklı isimler altında gruplar oluşsa da ulusal mücadele boyutlanmıştı. 12 Eylül faşist darbesi ile birlikte Kürt ulusal grupları darbe yemiş, cezaevlerinde insanlık dışı işkencelere uğrayıp onlarca insan yaşamını yitirmiş, Kürtler mağdur duruma düşmüştü.

1984 Eruh ve Şemdinli baskınıyla birlikte Kuzey Kürdistan’da gerilla mücadelesi PKK tarafından başlatılmış, önüne koydukları amaç ise bağımsız Kürdistan mücadelesiydi. 12 Eylül’ün baskıcı ve zalimce uygulamalarına tepki olarak cezaevinden çıkan, cezaevi önünde yakınıyla görüşmek için beklerken hakarete uğrayanlar soluğu dağda almaktaydılar. Silahlı mücadele binlerce Kürt genci için bir özgürleşme yolu olduğundan aileler bile seve seve çocuklarının dağa gitmesini, Kürtler özgür olacak ve kendi devletini kuracak, mantığıyla desteklemekteydiler.

Özgür bir Kürdistan için dağda savaşan Kürt gençlerin içerisinde gerilla savaşı taktiklerini öğrenip başarılı olan onlarca komutan savaşı tüm Kürdistan’a yaydıklarında kazandığı başarılarla geniş bir halk desteğini arkasında bulmaktaydılar. Bununla birlikte dağlarda yüzlerce binlerce şehit verilip binlerce köy yakılıp yıkılmasının, Bekaa’daki kampta yine sayısı belli olmayan infazların yıkıcı etkisini tartışmak kimsenin haddinde değildi. Özellikle hedef her evden bir şehit istendiğinden özgürlük için dağda yaşamını yitirenlerin hesabını sormak da neredeyse hainlikle eş değere getirilmişti. Hangi ulusal kurtuluş savaşında bu kadar şehit verilmiş, bu kadar yıkım olmuş sormak gerekirken şehitlik edebiyatı ile sorgulama ve yüzleşmenin önüne geçilmek istenmişti.

1970’li yıllarda kitleselleşen ulusal hareket 12 Eylül darbesi ile gerilese de toplumda kalıcı yurtsever damarı güçlendirmiş, dağlarda gelişen gerilla mücadelesine paralel olarak, özellikle 1980 sonları ve 90’lı yıllarda sivil direniş grupları hemen her Kürdistan şehirlerinde ortaya çıkıp meşruiyet zemininde gelişmeye başlamıştı. Bu sivil direniş grupları kendi ayakları üzerinde durmasına müdahale edilmiş, devlet ise bu sivil halk hareketlerinin uluslararası planda meşruiyet kazanmaması için faili meçhul cinayetlere başlamıştı. 1990’lı yılların başı bu sivil hareketlerin yaygınlaştığı, her faili meçhul cinayetlerde protesto gösterileriyle doluydu.

Sivil halk hareketi kendini legal alanda önce SHP içinde bulunarak meclise girerler sonra da ayrılıp değişik isimli partiler altında parlamentoda temsil edildiğinde 7 parti devlet tarafından, 2 tanesi de İmralı’daki tarafından “beni anlamıyorsunuz” denerek kapatılmış. Bu esnada devletin derin koridorlarında sivil hareketin uluslararası planda meşruiyet kazanmaması için planlar yapılır. Sivil toplumsal hareketin mücadele içinde çıkardığı önder insanların yanında devlet de kendi adamlarını yerleştirir. Ayrıca Türk solunda marjinal gruplar Türk toplumunda hiçbir gücü bulunmazken yurtseverlik duygularıyla ayağa kalkan Kürt halkını enternasyonalizm adı altında ulusal taleplerinden uzaklaştırma görevini üstlenir. Her meclis seçimlerinde ve belediye seçimlerinde kazanılan meclis üyeliği ve belediye başkanları bir süre sonra terör bahanesiyle tutuklanıp yerlerine kayyum atanır, milletvekillerinin de dokunulmazlığı kaldırılıp hapse gönderilir. Devletin kendi yerleştirdiği şahıslara da bir şey olmaz. Parti il ve ilçe yöneticilerindeki yurtseverler tutuklanıp her türlü baskıyı görür, her seçim öncesi yüzlercesi tutuklanıp işkencelerden geçirilir ve böylece toplum nezdinde mağdur duruma düşürülür, ta ki diğer seçime kadar böyle gider.

Seçim günü geldiğinde yine mağdur olan partiye toplum ilgi gösterir ve yeniden parlamento seçimlerinde mağdurlara oy vererek seçtirir, fakat kısa bir süre sonra da dokunulmazlıkları kaldırılıp cezaevine gönderilir. Belediye seçimlerinde yine onlarca şehirde başkanlık kazanılır kısa bir süre sonra da belediyelere kayyum atanır. Bu böyle danışıklı dövüş olarak son 20 yıldır devam eder. Kaç dönemdir seçilen bu üyeler parlamentoda bir tek Kürtlerle ilgili bir adım atamadılar. Ne dil serbestisi ve anadilde eğitim, ne tarihi isimlerin geri verilmesini, ne de faili meçhullerin ortaya çıkarılmasını gündemleştiremediler. Yönetim kademelerine Kürtçe bilmeyen ve Kürt olmayan insanlar getirildi, marjinal Türk solunun ideolojik egemenliği altında sözüm ona halkların kardeşliği için Türkiyelileşme, tek bayrak, sınırlar değişmez, Kürtlere devlet istemek yanlıştır gibi Kürt ulusal mücadelesini hedefsiz bırakma noktasına gelindi. 14 Mayıs seçimleri ile yine Kürt halkı mağdur olmalarından dolayı HDP/YSP’ye oy verenlerde bir azalma olsa da tepeden atanan 60’ı aşkın üye  meclise gönderdiler. Bu seçilenlerin başına neler geleceğini, dokunulmazlıklarını koruyup koruyamayacağı merakla beklenmektedir.

Kendisine Türkiye partisiyiz diyenler; Kürt sorununu Türkiyelileştirmek isterken gözlerden kaçan ise; Kürtlerin Türk devleti ile en önemli sorunun temelinde gasp edilen ulusal ve demokratik hakları  savunulmamaktadır. Kürt partilerin görevi iktidara alternatif olmak diye bir sorunu olmayıp mevcut iktidarla meşru haklarını konuşup istemek olmalıdır. Türkiye’de köklü demokratik dönüşümler olursa elbette Kürtler dikkate almak zorunda olmalı fakat kendi politikalarının merkezinde olmamalıdır. Demokratlığından şüphe edilmeyen bazı Türk aydınlarına listede yer vermektense onlara Türk kesiminde demokrat bir parti kurup mücadele etmelerini ve ittifak temelinde ilişki geliştirmek daha doğru bir tavırdır.

Toplumda hiç karşılığı olmayan marjinal Türk solu ile yapılan ittifaklar Kürt ulusal taleplerini bulanıklaştırmakta, sorun Türkiye’nin demokratikleşmesine bağlı kılınması, ne devletin ne de iktidardaki egemen partinin ilgisini çekmekte, aksine HDP’yi politik sistemin içine almayıp dışında bırakmakta. Devletin biraz Kürt yurtseverliğinden şüphelendiği HDP yöneticilerini cezaevlerine doldurup ağır cezalarla karşı karşıya bırakırken aynı konumdaki devletle ilişkisi olan yöneticiler ise yerlerinde durup partiyi yönlendiriyor. Bu parti; Kürtlerin ulusal taleplerini tartıştıracak yerde seni başkan yaptırmayacağız diye hedefi dağıtmış, sanki Türkiye’de kimin başkan olacağı Türklerden ziyade Kürtleri ilgilendirir bir hava verilmişti. Kürtlerin önemli sorunu olan ulusal statü ve taleplerini gündemin dışına çıkarmış, Kürtler oyalanmıştı.

Bir önceki seçimde listelere yukardan yapılan atamalardan iki örnek çok önemlidir. Feleknaz Uca Almanya’dan Avrupa Parlamentosu’na seçilen Ezidi inancında bir Kürt’tü. Gerek Avrupa Parlamentosu’nda gerekse bazı uluslararası platformlarda Kürtler için iyi çalışmalar yapmakta devleti rahatsız etmekteydi. Türkçe bilmeyen bu Kürt kadınını Türkiye’ye getirip Diyarbakır’dan listeye koyup milletvekili seçtirdiler. 3 veya 4 yaşında Almanya’ya yerleşen bu Kürt kadını bir kelime bile Türkçe bilmediği gibi Türkiye’de var olan sorunlarla ilgili mecliste ne konuşabilir ki. Onu sokak mitinglerine gönderip polis ve askerle karşı karşıya getirdiler. Böylece devlet birinden kurtulmuş oldu. Sanırım üç dönemdir Kürtlerin sırtından parlamentoya giren bu marjinal grup temsilcileri Kürt ulusal talepleri ile ilgili bir önerge verdiğini bilen varsa söylesin. Fakat İmralı ile ilgili önerge üzerine önerge ve sık sık açıklama yapmaktalar. Diğer bir örnek de; Kürtlerin az da olsa uluslararası ilişkilerde dostlarından biri Fransa’dır. Birkaç ay önce Fransa’da bir faşist üç Kürt’ü öldürünce Fransız Hükümeti ve Paris Belediyesi desteklerini sunup olayı kınarken, bir milletvekili twitter  hesabından Fransa’daki Kürtlere; “Paris’i yakıp yıkın” mesajı verince -zaten içlerinde provokatörler doludur- hemen caddelerdeki dükkânları yakıp yıkmaya başladılar. Devlet zaten Avrupa ülkelerine Kürtlerin terörize olduğunu yıllarca anlatıp ikna edemezken bu twetter Kürtleri Paris’te terör eylemlerine itti.

1990’dan itibaren yapılan seçimlerden bu yana 14 Mayıs seçimlerinde ilk kez Kürt dili, ana dilde eğitim hakkı, Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklanan statüsü gündeme getirilmeden karşılıksız, ittifaksız, hiçbir talepte bulunmadan Kürtler politik sahnede kendi adına yer alamadı. Erdoğan mı, Kılıçdaroğlu mu tercihi ile başbaşa bırakılmak istenen Kürt potansiyeli hedefsiz ve ilkesiz bırakıldı. Egemen grubun Türkiyelileşmek politikası ne devlet katında ne de Türk toplumu nezdinde bir karşılığı olmamakta. Olan ise Kürtlerin asimilasyonunu biraz daha hızlandırmakta. Kürtler bu ilkesiz tavırla yüzleşmeli.

Kürt ulusal muhalefeti kafalarını önüne koyup önce şehitlik cenderesini kırmalı ve sesini yükseltip; Biz çocuklarımızı Türkiyelileşmek için mi ölüme gönderdik yoksa bağımsız bir Kürdistan için mi? Toplum bu soruyu sormağa başladığı an bir cendereden kurtulmaya başlar. Diğeri de bu mağduriyet olma durumunu tartışıp gündeme getirmeli. Her seçim sonuçlarında oy verdiklerimiz görevden alınıyor ve mağduriyet edebiyatı başını almış, diğer seçime kadar devam edip toplum oyalanıyor.

Önemli ulusal duygularla dolu bir potansiyel HDP içinde bulunmaktadır. Bunları harekete geçirtmek için politikalar gündeme gelmeli yoksa bu dinamik kesim giderek kendi ulusal taleplerinden uzaklaşıp Türkiyelileşme adı altında kaybolacaktır. Devlet de bu dinamik kesimden korktuğu için onlar üzerine hesap yapmaktadır ve Kürtlükle ilgili ne varsa bitirip Kürtlerin belleğini de yitirmesini programlaştırmaktadır.

Kürtler Türkiyelileşmeye doğru değil, tam tersine Kürt ve Kürdistanileşmeye yüzlerini çevirmelidir.