Kürt Ulusunun Sömürge Statüsü, Parçalı Egemenlik ve Rojava’da Statüsüzleştirme

Hüsamettin Turan

Hüsamettin Turan

Kürt meselesi, modern Ortadoğu'nun kuruluşundan günümüze kadar çözülememiş en temel ulusal ve siyasal sorunlardan biri’dir. Sorunun özü, Kürt milletinin tarihsel olarak yaşadığı Kürdistan'ın dört ayrı devletin egemenliği altında bölünmüş olması ve bu devletlerin Kürt Ulusu’nun kendi ülkesi üzerindeki siyasal egemenlik hakkını tanımamasıdır. Bu nedenle Kürt meselesi yalnızca bir vatandaşlık, kültürel haklar veya azınlık sorunu değildir. Esas mesele, bir ulusun kendi ülkesinde siyasal egemenlik ve ulusal statü hakkından yoksun bırakılmasıdır.

Kürtler bir topluluk değil, tarihsel bir coğrafyada varlığını sürdüren bir ulustur. Kürt milletinin ortak tarihi, dili, kültürü, toplumsal hafızası ve ulusal bilinci bulunmaktadır. Kürdistan'ın Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında parçalanmış olması, Kürt Ulusu’nun ulusal niteliğini ortadan kaldırmamış; yalnızca bu ulusun siyasal egemenliğini parçalara ayırmıştır. Dolayısıyla Kürt meselesinin başlangıç noktası “bir devlet içerisindeki Kürt azınlığının hakları” değil, bölünmüş bir ulusun kendi ülkesindeki siyasal statü sorunudur.

Kürt meselesinin sömürgecilik kavramı üzerinden incelenmesi bu nedenle yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunludur. Sömürgeciliği yalnızca Avrupa devletlerinin denizaşırı toprakları işgal etmesiyle sınırlayan yaklaşım, sömürge ilişkilerinin modern biçimlerini açıklamakta yetersizdir. Sömürgeciliğin temelinde bir ülke üzerinde dışsal veya egemen bir siyasal gücün hakimiyet kurması, yerli ulusun siyasal iradesini dışlaması, ekonomik kaynakları denetlemesi, kültürel ve toplumsal yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürmesi ve egemenlik hakkını yerel halkın elinden alması bulunmaktadır.

Bu bakımdan Kürdistan'ın Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölünmesi ve bu devletlerin Kürdistan üzerindeki egemenliklerini Kürt milletinin özgür siyasal iradesine dayandırmaksızın sürdürmeleri, sömürgecilik kavramı içerisinde değerlendirilmelidir. Buradaki sömürgecilik denizaşırı sömürgecilikten farklı bir tarihsel biçime sahip olabilir; fakat farklılık, sömürge ilişkisinin varlığını ortadan kaldırmaz. Tersine, Kürt meselesinin özgünlüğü, sömürgeci egemenliğin coğrafi olarak yakın ve komşu devletler tarafından uygulanmasıdır.

Kürt Ulusu’nun ülkesinin bölünmesi Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu'nun yeniden düzenlenmesiyle kurumsal hale gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülmesinin ardından İngiltere ve Fransa başta olmak üzere dönemin büyük güçleri bölgeyi kendi stratejik çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemiş, yeni devletler ve sınırlar oluşturulmuştur.

Sevr Antlaşması Kürtlerin siyasal geleceğine ilişkin belirli hükümler içermesine rağmen uygulanmamış; Lozan sonrasında Kürdistan'ın önemli bölümleri Türkiye, Irak, İran ve Suriye'nin egemenliği altında bırakılmıştır.

Bu tarihsel süreçte Kürt milletinin kendi siyasal iradesini kurmasına imkan verecek bağımsız bir devlet veya birleşik bir siyasal yapı ortaya çıkmamıştır. Kürtler, kendi ülkelerinde yaşamaya devam ederken kendi ülkelerinin siyasal geleceğini belirleme imkanından yoksun bırakılmıştır. Böylece Kürt Ulusal Varlığı ile Kürt Siyasal Egemenliği birbirinden ayrılmıştır.

Bu ayrım, Kürt meselesinin bütün tarihsel çelişkilerinin temelidir. Kürt milleti varlığını sürdürmüş, fakat Kürt Ulusal Egemenliği sürekli olarak engellenmiştir. Devletler değişmiş, rejimler değişmiş, ideolojiler değişmiş, ancak Kürtlerin kendi ülkelerinde siyasal özne olma talebine yönelik temel yaklaşım büyük ölçüde değişmemiştir.

Türkiye, İran, Irak ve Suriye'nin Kürt politikaları birbirinin aynısı değildir. Ancak farklı devlet politikalarının ortak sonucu, Kürt milletinin siyasal iradesinin merkezi devlet tarafından sınırlandırılmasıdır.

Dil yasakları ve kısıtlamaları, eğitim politikaları, yer adlarının değiştirilmesi, zorunlu iskân, nüfus mühendisliği, siyasal örgütlenmenin engellenmesi, askeri operasyonlar ve güvenlik merkezli yönetim biçimleri farklı dönemlerde Kürtlerin Ulusal Varlığı’nı zayıflatmaya yönelik araçlar olarak kullanılmıştır.

Bu nedenle Kürt meselesini yalnızca “azınlık hakları” kategorisine yerleştirmek, sorunu olduğundan daha küçük bir mesele haline getirmektedir. Kürtlerin kendi dillerini konuşabilmeleri veya kültürel faaliyetlerini sürdürebilmeleri elbette temel haklardır; ancak bunlar Kürt meselesinin tamamını oluşturmaz. Kürt milletinin temel sorunu, kendi ülkesinin siyasal geleceğinde söz sahibi olamamasıdır.

Bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı bu nedenle Kürt Meselesinin Merkezinde bulunmaktadır. Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkının sürekli olarak devletlerin “toprak bütünlüğü” ilkesi karşısında ikincil konuma itilmesi, devlet egemenliğinin ulusal iradenin önüne geçirilmesi anlamına gelmektedir. Oysa devletlerin toprak bütünlüğü ilkesi, bir ulusun siyasal varlığının ve temel haklarının ortadan kaldırılmasını meşrulaştıran sınırsız bir ilke olarak kullanılamaz.

Kürt meselesinin din boyutu da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Kürt milletinin büyük bölümü Müslümandır; ancak Kürt Ulusal Kimliği herhangi bir dini kimlikle özdeş değildir. Kürtler içerisinde Sünni, Alevi, Yezidi, Şii, Hristiyan ve seküler kesimler bulunmaktadır. Bu nedenle Kürt Ulusal Kimliği’nin dini kimliğe indirgenmesi, Kürt milletinin tarihsel ve siyasal niteliğini daraltmaktadır. Asıl sorun, dinin devletler veya siyasal hareketler tarafından ulusal kimliği aşındıran bir araç haline getirilmesidir.

Kürt meselesinin uluslararası boyutu ise büyük güçlerin politikalarıyla yakından bağlantılıdır. Kürtler tarih boyunca büyük güçler tarafından farklı dönemlerde desteklenmiş, ancak bu destek çoğu zaman büyük güçlerin kendi jeopolitik çıkarlarıyla sınırlı kalmıştır. Kürtlerin stratejik değer kazandığı dönemlerde desteklenmeleri ile kalıcı ulusal statülerinin güvence altına alınması aynı şey değildir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin Suriye savaşında Kürt öncülüğündeki güçlerle kurduğu ilişki bu çelişkinin güncel örneklerinden biridir. Kürt güçleri IŞİD'e karşı savaşta Amerika Birleşik Devletleri'nin temel kara ortaklarından biri haline gelmiş, IŞİD'in askeri yenilgisinde belirleyici rol oynamış ve bunun karşılığında Güneybatı Kürdistan'da, yani Rojava'da geniş bir siyasal ve askeri yapı ortaya çıkmıştır. Ancak bu askeri ortaklık Kürt milletinin kalıcı siyasal statüsüne ilişkin bağlayıcı bir uluslararası güvenceye dönüşmemiştir.

Rojava'nın ortaya çıkışı 19 Temmuz 2012'de başlayan siyasal dönüşümle birlikte Kürt Tarihi’nde yeni bir dönem açmıştır.

Kürtler Suriye devletinin geri çekildiği alanlarda kendi yerel ve bölgesel yönetimlerini kurmuş, savunma güçleri oluşturmuş, eğitim ve kültür kurumları geliştirmiş ve farklı halkların siyasal katılımını içeren bir yönetim modeli oluşturmuştur. Bu yapı daha sonraki yıllarda Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi adıyla daha geniş bir kurumsal çerçeveye kavuşmuştur.

Rojava açısından bakıldığında ise bunun temel tarihsel anlamı, Kürt milletinin Güneybatı Kürdistan'da kendi siyasal iradesini kurumsal bir yapıya dönüştürmüş olmasıdır. Rojava'nın kendi kurumlarını oluşturduğu bu dönem yaklaşık on üç yıl sürmüş ve Kürtlerin fiilî siyasal statü kazanmasına yol açmıştır.

Rojava'nın siyasal deneyimi yalnızca askeri bir kazanım değildir. Bir ulusun kendi ülkesinde kurum oluşturması, kendi eğitim sistemini geliştirmesi, yerel yönetimler kurması, güvenlik mekanizmaları oluşturması ve uluslararası aktörlerle doğrudan ilişki kurması, siyasal özne olma kapasitesinin göstergesidir. Bu nedenle Rojava'nın tasfiyesi yalnızca bir yönetim modelinin ortadan kaldırılması olarak değerlendirilemez; aynı zamanda Kürt Ulusal Siyasal kapasitesinin tasfiyesi anlamına gelir.

Tam bu noktada “entegrasyon” kavramı temel bir siyasal tartışma konusu haline gelmektedir.

10 Mart 2025 tarihinde Suriye yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri arasında imzalanan anlaşma, SDG'nin yanı sıra Rojava'daki sivil ve askeri kurumların Suriye devletinin kurumlarıyla bütünleştirilmesini öngördü. Anlaşma sınır kapıları, havaalanı ve petrol ve doğal gaz sahaları dahil olmak üzere bölgedeki sivil ve askeri kurumların Suriye devletinin yönetimine dahil edilmesini düzenledi. Anlaşmada Kürtlerin vatandaşlık ve anayasal haklarının güvence altına alınacağı belirtilirken, aynı zamanda Suriye'nin toprak bütünlüğü ve merkezi devlet yapısı esas alındı.

Bu anlaşmanın siyasal niteliğini değerlendirmek için yalnızca metinde geçen “hak” ifadelerine bakmak yeterli değildir. Asıl incelenmesi gereken, hangi tarafın hangi siyasal kurumlarından vazgeçtiği ve diğer tarafın hangi egemenlik yetkilerini elde ettiğidir. Rojava'nın kendi sivil ve askeri kurumlarının Suriye devletine devredilmesi, sınır kapılarının, havaalanlarının ve enerji kaynaklarının merkezi devletin kontrolüne geçmesi, güçler arasındaki siyasal ilişkinin yönünü göstermektedir.

Daha sonra yaşanan gelişmeler bu eğilimi daha da belirgin hale getirmiştir. Ocak 2026'da imzalanan yeni ateşkes ve entegrasyon düzenlemesi, SDG'nin askeri ve güvenlik personelinin Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıklarının yapılarına bireysel olarak dahil edilmesini, sivil kurumların devlet kurumlarına aktarılmasını ve sınır kapıları ile petrol ve gaz sahalarının Suriye devletinin kontrolüne geçmesini öngörmüştür. Avrupa Parlamentosu Araştırma Servisi'nin değerlendirmesine göre süreç, Rojava'nın ademi merkeziyetçi modelini koruma umutlarını ciddi biçimde zayıflatmış ve SDG'nin daha önce kontrol ettiği toprakların büyük bölümünün kaybedilmesine yol açmıştır.

25 Ağustos 2026'da ise SDG'nin bağımsız bir askeri güç olarak kendisini feshettiği ve güçlerinin Suriye ordusuna entegrasyon sürecinin tamamlandığı açıklandı. Böylece 2012 sonrasında Rojava'da oluşan ayrı askeri, siyasal güç kapasitesinin en önemli unsurlarından biri ortadan kalkmıştır. Reuters'in aktardığına göre bu gelişme, SDG'nin bağımsız askeri misyonunun sona ermesi ve Suriye devletinin askeri yapısına katılması anlamına gelmektedir.

Bu gelişmeler ışığında “entegrasyon”un Kürtler açısından nötr bir idari kavram olduğunu savunmak giderek daha güç hale gelmektedir. Çünkü entegrasyonun somut sonucu, Rojava'nın kendi askeri ve idari kurumlarının önemli ölçüde merkezi devlet kurumlarına devredilmesi olmuştur. Bunun karşılığında Kürt milletine bağımsız veya federal bir statü verilmediği gibi, Kürt Ulusal Statüsü’nün anayasal güvence altına alınması konusunda da temel talepler karşılanmamıştır. Avrupa Parlamentosu Araştırma Servisi, 2026 düzenlemesinin ademi merkeziyetçilik ve Kürt haklarının anayasada güvence altına alınması yönündeki temel talepleri karşılamadığını açıkça belirtmektedir.

Bu durumda “entegrasyon” sözcüğü siyasal ilişkinin gerçek niteliğini açıklamak yerine, güç asimetrisini gizleyen bir kavrama dönüşebilir. Eşit siyasal tarafların karşılıklı olarak kurumlarını birleştirmesi başka bir şeydir; bir ulusun savaş koşullarında oluşturduğu siyasal kurumların merkezi devlet tarafından devralınması başka bir şeydir.

Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü Rojava'da yaşanan süreç yalnızca bir askeri gücün devlet ordusuna katılması değildir. Askeri yapının yanında sınırların, enerji kaynaklarının, idari kurumların ve siyasal karar mekanizmalarının da merkezi devlete devredilmesi söz konusudur. Böylece Rojava'nın on üç yıllık fiilî siyasal statüsünün temel dayanakları birer birer ortadan kaldırılmıştır.

Kürt meselesi açısından burada “statüsüzleştirme” kavramı ortaya çıkmaktadır. Statüsüzleştirme, Kürt milletinin yalnızca bağımsız devlet kurmasının engellenmesi anlamına gelmez. Daha ileri bir aşamada Kürtlerin kolektif siyasal varlığının da reddedilerek yalnızca bireysel vatandaşlık statüsüne indirgenmesini ifade eder.

Bu durumun en açık göstergelerinden biri, 10 Mart 2025 anlaşmasındaki terminolojidir. Anlaşma Kürtleri Suriye devletinin ayrılmaz bir parçası olarak tanımlarken Kürtlerin vatandaşlık ve anayasal haklarını garanti etmeyi öngörmüştür. Fakat Kürt milletinin Suriye içerisinde ayrı bir Ulusal Siyasal Statüsü’nü tanımamıştır.

2026 yılında Kürt diline ilişkin bazı kültürel ve eğitimsel hakların tanınması önemli olmakla birlikte, bu hakların anayasal bir ulusal statüye dönüşmediği de belirtilmektedir. Avrupa Birliği İltica Ajansı'nın değerlendirmesine göre 16 Ocak 2026 tarihli kararname Kürtçeyi ulusal dil olarak tanımış ve Kürtçe eğitim ile Newroz konusunda düzenlemeler getirmiş, ancak Kürt haklarının anayasal olarak tanınması konusunda temel talep karşılanmamıştır.

Buradaki siyasal problem açıktır: Kürtçenin haftada iki saat ders olarak tanınması ile Kürt Milletinin Siyasal Statüsünün Tanınması aynı şey değildir. Kültürel hakların tanınması, ulusal siyasal hakların yerine geçirildiğinde, Kürt meselesinin siyasal boyutu kültürel bir meseleye indirgenmiş olur.

Bir Kürdün Kürtçe konuşabilmesi, Newroz'u kutlayabilmesi veya Kürtçe eğitim alabilmesi elbette önemlidir. Ancak bunlar Kürt milletinin kendi ülkesinin siyasal yönetiminde söz sahibi olmasıyla aynı anlama gelmez. Bir ulusun kültürel haklarının tanınması ile o ulusun siyasal özne olarak tanınması arasında temel bir fark bulunmaktadır.

Bu nedenle Rojava açısından mesele yalnızca “Kürt hakları tanındı mı?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru, “Kürt milleti kendi ülkesinde siyasal statü sahibi olarak tanındı mı?” sorusudur. Eğer cevap hayır ise, kültürel haklardaki iyileştirmeler statü sorununu çözmüş sayılmaz.

Bu çerçevede entegrasyon, Kürt milletinin siyasal statüsünün sona erdirilmesinin aracı haline gelebilir. Rojava'nın kendi kurumlarının merkezi devlet içerisinde eritilmesi, Kürt milletinin kendi siyasal iradesini temsil eden kurumların ortadan kaldırılması ve yerine merkezi devletin kurumlarının geçirilmesi, statüsüzleştirmenin kurumsal mekanizmasıdır.

Burada sömürgecilik ile statüsüzleştirme arasındaki ilişki de önem kazanmaktadır. Klasik sömürge düzenlerinde sömürgeleştirilen ülke, halk ve egemenlik ilişkisi belirli bir biçimde tanımlıdır. Kürdistan açısından ise sömürgeci egemenlik ile ulusal statünün inkârı aynı anda gerçekleşmektedir. Kürt milletinin kendi ülkesi üzerindeki egemenliği reddedilirken, Kürdistan'ın ayrı bir siyasal ülke olarak varlığı da reddedilmektedir.

Bu nedenle Kürt meselesinde “statüsüz sömürgecilik” veya “statüsüzleştirici sömürgecilik” kavramları tartışmaya açılabilir. Burada sömürgeci egemenlik yalnızca ekonomik ve askeri denetimle değil, sömürgeleştirilen ulusun siyasal özne olarak tanınmamasıyla birlikte işlemektedir.

Kürt Milletinin Siyasal Varlığı’nın bu şekilde görünmezleştirilmesi, yalnızca devlet politikalarıyla değil, siyasal söylemlerle de gerçekleştirilebilir. “Entegrasyon”, “normalleşme”, “ulusal birlik” ve “devletle bütünleşme” gibi kavramlar, eğer hangi statünün korunacağı açıklanmadan kullanılırsa, siyasal tasfiyenin meşrulaştırılmasına hizmet edebilir.

Özellikle Kürt aydınlarının bu kavramları sorgulamadan benimsemesi ciddi bir siyasal sorun yaratmaktadır. Bir ulusun siyasal kurumları ortadan kaldırılırken bunun “entegrasyon” olarak sunulması, yenilginin kavramsal olarak başarıya çevrilmesi tehlikesini taşımaktadır. Siyasal dil burada yalnızca yaşananları tarif etmez; aynı zamanda yaşananların nasıl anlaşılacağını ve gelecek kuşakların hangi siyasal hedefleri meşru kabul edeceğini belirler.

Kürt siyasetinin önündeki temel sorunlardan biri de büyük güçlere aşırı güvenme eğilimidir. Amerika Birleşik Devletleri'nin IŞİD'e karşı Kürt güçleriyle kurduğu askeri ortaklık, Kürtler açısından tarihsel bir fırsat yaratmış; fakat bu fırsat kalıcı bir siyasal güvenceye dönüştürülememiştir. 2025 ve 2026 yıllarında yaşanan gelişmeler, askeri ortaklık ile ulusal statü arasındaki farkı açık biçimde göstermiştir.

Bu durum Kürt Ulusal Hareketi’nin dış politika anlayışını yeniden değerlendirmesini zorunlu kılmaktadır. Kürt milletinin geleceği Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Rusya, Türkiye veya başka bir büyük gücün çıkarlarına bağlanamaz. Büyük güçlerin desteği değerli olabilir; fakat hiçbir büyük güç kendi çıkarlarını Kürtlerin ulusal çıkarlarının üzerinde tutmayacağını garanti etmez.

Kürtlerin büyük güçlerle ilişkilerinde temel ölçüt, “Bizi kim destekliyor?” sorusu değil, “Bu desteğin karşılığında Kürt milletinin hangi somut siyasal hakkı güvence altına alınıyor?” sorusu olmalıdır.

Rojava deneyimi bu açıdan öğreticidir. Kürtler IŞİD'e karşı uluslararası toplum adına savaştıkları dönemde büyük bir askeri ve siyasal meşruiyet kazanmışlardır. Ancak savaş sona erdiğinde aynı uluslararası sistem Kürtlerin siyasal statüsünü koruyacak bağlayıcı bir mekanizma oluşturamamıştır. Böylece Kürtlerin askeri fedakarlığı ile siyasal kazanımı arasında ciddi bir orantısızlık ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle Kürt milletinin gelecekteki stratejisi dış güçlerin himayesine değil, ulusal demokratik kapasitenin güçlendirilmesine dayanmalıdır. Kürtler arasında siyasal birlik, demokratik temsil, kurumsal dayanışma ve ortak diplomatik strateji oluşturulmadan dış desteğin kalıcı bir ulusal kazanıma dönüşmesi mümkün değildir.

Kürt meselesinin çözümü bağımsızlık ile statüsüzlük arasında sıkıştırılmamalıdır. Bağımsızlık, federasyon, konfederasyon, özerklik veya güçlü ademi merkeziyetçi yönetim modelleri farklı tarihsel koşullarda tartışılabilir. Ancak bütün modellerin ortak koşulu, Kürt milletinin kendi siyasal geleceğini belirleme hakkına sahip olmasıdır.

Bu nedenle Rojava'da tartışılması gereken esas mesele Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunup korunmayacağı değildir. Asıl mesele, Suriye'nin toprak bütünlüğü korunurken Kürt milletinin ulusal ve siyasal haklarının nasıl korunacağıdır. Toprak bütünlüğü ile Kürt Ulusal Hakları’nın birbirinin karşıtı olarak sunulması, merkezi devlet anlayışını mutlaklaştırmaktadır.

Demokratik bir Suriye'nin toprak bütünlüğü ile Kürt milletinin siyasal statüsünün birlikte var olması teorik olarak mümkündür. Bunun için Suriye'nin merkeziyetçi Arap ulus-devleti modelinden çoğulcu ve ademi merkeziyetçi bir anayasal yapıya dönüşmesi gerekir. Kürtlerin kendi bölgelerinde gerçek yerel yönetim yetkilerine sahip olması, Kürtçenin anayasal güvenceye alınması, eğitim ve kültür alanlarında Kürt milletinin kendi kurumlarını geliştirebilmesi ve Kürtlerin merkezi siyasal kurumlarda gerçek temsil hakkına sahip olması bu dönüşümün temel unsurlarıdır.

Buna karşılık Kürt milletinin siyasal kurumlarının ortadan kaldırılması ve yalnızca merkezi devletin bireysel vatandaşlık rejimine dahil edilmesi, demokratik çözüm değil, statüsüzleştirme olacaktır.

Rojava'nın bugün geldiği nokta bu nedenle yalnızca bir askeri yenilgi veya örgütsel tasfiye meselesi olarak okunmamalıdır. 25 Ağustos 2026'da SDG'nin bağımsız askeri güç olarak lağvedilmesi, 2012 sonrasında ortaya çıkan Kürt öncülüğündeki fiilî siyasal düzenin en önemli dayanaklarından birinin ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Aynı süreçte sivil ve idari kurumların merkezi devlete aktarılması, Rojava'nın kendi kendini yönetme kapasitesinin de daralmasına yol açmıştır.

Bu gelişme, “entegrasyon” kavramının neden eleştirel biçimde ele alınması gerektiğini açıkça göstermektedir. Bir ulusun kendi oluşturduğu siyasal kurumların ortadan kaldırılması ve merkezi devletin kurumlarıyla değiştirilmesi, hangi kavramla tanımlanırsa tanımlansın, o ulusun siyasal statüsünde gerileme meydana getiriyorsa bunun demokratik bir kazanım olarak sunulması mümkün değildir.

Kürt milletinin Rojava'daki on üç yıllık siyasal deneyimi yalnızca geçmişte kalmış bir dönem değildir. Bu deneyim, Kürtlerin kendi ülkelerinde siyasal kurumlar kurabileceğini ve kendi ulusal iradesini yönetim mekanizmalarına dönüştürebileceğini göstermiştir. Bu nedenle Rojava'nın tasfiyesi, Kürt ulusal siyasal hafızasından silinmesi gereken bir başarısızlık, Kürt siyasetinin gelecekte nasıl bir statü talep edeceğini belirleyecek tarihsel bir deneyim olarak değerlendirilmelidir.

Kürt milletinin önündeki en büyük tehlike yalnızca askeri yenilgi değildir. Asıl tehlike, siyasal yenilginin normalleşmesi ve statüsüzlüğün başarı olarak sunulmasıdır. Bir ulusun kendi kurumlarını kaybetmesi, kendi siyasal temsilinden vazgeçmesi ve bunun “entegrasyon” olarak adlandırılması, askeri yenilgiden daha kalıcı sonuçlar yaratabilir. Çünkü askeri yenilgi değişebilir; fakat ulusal siyasal hafızanın zayıflatılması, gelecek kuşakların siyasal tahayyülünü sınırlandırabilir.

Kürt siyasetinin bundan sonra yapması gereken, kavramları yeniden sorgulamaktır. “Entegrasyon” denildiğinde hangi kurumların kime devredildiği, “barış” denildiğinde hangi hakların güvenceye alındığı, “normalleşme” denildiğinde hangi statünün sona erdiği ve “birlik” denildiğinde hangi ulusal iradenin hangi siyasal yapı içerisinde temsil edildiği sorulmalıdır.

Kürt milletinin kendi siyasal statüsünden vazgeçmesi ile savaşın sona ermesi aynı şey değildir. Silahların bırakılması ile ulusal haklardan vazgeçilmesi aynı şey değildir. Merkezi devlete dahil olmak ile siyasal olarak eşit olmak aynı şey değildir. Barış ile statüsüzlük aynı şey değildir. Entegrasyon ile tasfiye ise hiç aynı şey değildir.

Bu ayrım yapılmadığı takdirde Kürt meselesi çözülmüş olmayacak; yalnızca farklı bir kavramsal çerçeve içerisinde yeniden üretilmiş olacaktır.

Kürt milletinin tarihsel varlığı herhangi bir devletin verdiği vatandaşlıkla başlamadığı gibi, bir devletin vatandaşlık statüsünü genişletmesiyle de sona ermez. Kürt ulusu devletlerden önce var olmuş tarihsel bir ulustur. Kürdistan'ın parçalanmış olması Kürt ulusunun varlığını ortadan kaldırmaz. Devlet sınırları Kürt ulusunun tarihsel ve siyasal gerçekliğini belirleyemez.

Bu nedenle Kürt meselesinin demokratik çözümü, Kürt milletinin statüsüzleştirilmesini değil, siyasal özne olarak tanınmasını gerektirir.

Rojava'nın geleceği de bu temel ilke üzerinden değerlendirilmelidir. Kürt milletinin on üç yıllık siyasal deneyiminin tasfiyesi hangi kavramla adlandırılırsa adlandırılsın, Kürt meselesinin çözümü değildir. Gerçek bir siyasal çözüm, Kürt milletinin kendi geleceği üzerinde söz sahibi olduğu, ulusal ve kolektif haklarının anayasal güvence altında bulunduğu, Kürdistan'ın her parçasında yaşayan halkların eşit haklara sahip olduğu ve Ortadoğu'daki devlet düzeninin ulusların siyasal iradesini yok saymak yerine onu demokratik kurumlar içerisinde tanıdığı yeni bir siyasal düzenin kurulmasını gerektirmektedir.