KÜRT SİYASAL HAFIZASINDA İÇ ŞİDDET, İDEOLOJİK BÖLÜNME VE BİRLİK ARAYIŞI (II)

Cano Amedî

Geleneksel düzeyde, modern öncesi Kürt toplumunun bireysel hak temelli olmayan, kolektif aidiyet ve "kısas" mantığına dayalı aşiret ve kan davası normları bir bakıma modern örgütler tarafından devralındı. Aşiret hukukunun kimi ilkel refleksleri; "revizyonist", "ajan", "hain", "tasfiyeci" gibi modern ideolojik kılıflarla yeniden üretildi. Siyasi partiler, neredeyse modern kurumlardan ziyade, ideolojik birer "modern aşiret" gibi davranmaya başladılar.

Bu geleneksel genetik, ideolojik olarak Sovyetler Birliği’ndeki Stalinizm ve tasfiye kültürüyle tahkim edildi. Stalin yönetiminin Lev Troçki başta olmak üzere tüm sol muhalefete karşı yürüttüğü kitlesel tasfiyeler ve göstermelik Moskova Duruşmaları, bu örgütlerin kurumsal genetiğine "en makbul devrimci yöntem" olarak kazındı. Bu doğrultuda Tekçi (Monolitik) Örgüt Yapısı kutsanarak her farklı ses fraksiyonel bir sapma ve "karşı-devrimci bir komplo" olarak kodlandı. Muhalifler sadece fiziki olarak ortadan kaldırılmadı; infaz edilmeden önce ajan ve işbirlikçi olduklarına dair zoraki itiraflarla (Stalinist özeleştiri seansları) toplumsal ve tarihsel bellek önünde karakter suikastına uğratıldı. Bu durum, hareket içindeki liyakati yok ederek yerini dalkavukluk ve mutlak biat mekanizmasına bıraktı.

Geleneksel Kürt kültüründe kan davalarını sonlandıran yapısal "sulh/barış mekanizmaları" (aşiret büyüklerinin, saygın şahsiyetlerin arabuluculuğu) bulunmasına rağmen, modern seküler-ideolojik örgütler bu geleneksel mekanizmaları "gerici" ilan ederek görmezlikten geldiler. Ancak yerlerine evrensel normlara uygun, bağımsız ve şeffaf kurumsal mahkemeler koyamadıkları için, suç ve ceza çerçevesi tamamen liderliğin anlık ve konjonktürel tutumlarına göre belirlendi. Meşru bir yargılama ve hakikat komisyonu işletilmediği için, iç çatışmalarda ölenlerin veya infaz edilenlerin aileleri nezdinde adalet hiçbir zaman tecelli etmedi. Bu da siyasi bir travmanın bu çevrelere ve sonraki kuşaklara "gizli bir intikam potansiyeli" olarak aktarılmasına neden oldu. Dolaysıyla genel düzeyde bütün örgütler açısından ilk çıkışta tecrübeden yoksun genç kadroların ve deneyimsiz kitlelerden oluşan bir potansiyelin hata yapma riskinin bir hayli fazla olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak bu hata yapma potansiyelini bir geleneğe dönüştürmek, kin ve düşmanlığı körükleyecek davranışları meşru gösterme çabaları, yaklaşımları hiçbir koşul altında kabul edilemez. Miadını dolduran ve tarihe mal olmuş aidiyetler üzerinde “kayıkçı kavgasını” sürdürenlerin, güvenli limanların konforlu rıhtımlarında “ez û ez, dîsa ez” nakaratı tekrarlamalarının bir getirisinin olmadığını bilmeleri gerekir.

Bugün geriye dönük, geçmişe bir projeksiyon tutuğumuz zaman, görülecektir ki bu kontrolsüz şiddet ikliminde sosyolojik açıdan sürecin en trajik kurbanı gençlik oldu. Henüz kimlik arayışını tamamlamamış ortaokul ve lise çağındaki çocukların, 16-17 yaşlarındaki fidanların militan devşirme çarklarına dahil edilmesi, sürecin en büyük kırılganlık noktasıdır. Psikolojik olarak aidiyet, adalet ve kahramanlık duygularıyla yüklü bu gençler, dar grupçu tarikat titizliğiyle işleyen örgüt yapılarında kolektif bir hipnoz altında rasyonalitelerini kaybettiler. Eline silah verilen ve mutlak itaat kültüyle yetiştirilen bu çocukların dünyası; vicdani muhakemeden yoksun, emir-komuta zincirinin soğuk mekanikliğine hapsedildi. Bir toplumun geleceğini inşa edecek entelektüel ve insani sermaye, henüz serpilmeden şiddet sarmalında eritildi.

Bu içsel körlük ve enerjinin içe doğru patlaması, Soğuk Savaş döneminde NATO’nun ve bazı devletlerin derin kontrgerilla (Gladio) yapılanmaları tarafından da planlı bir şekilde yönetildi. Gladio stratejisi, Kürdistan sahasında iki yönlü çalıştı:

Daha sonraları ortaya çıkan verilerin de gösterdiği gibi, istihbarat servisleri vasıtasıyla sol ve ulusal görünümlü bazı radikal fraksiyonların içine sızıldı; en uzlaşmaz, en dogmatik ve şiddete en meftun figürler kilit noktalara taşındı.

Devlet güdümlü provokatörler ve kontrol altındaki yapılar aracılığıyla örgütler arasındaki ideolojik farklılıklar kanlı çatışmalara tahvil edildi. Örgüt içi infazlar ve iç çatışmalar; Gladio’nun sol/ulusal hareketi marjinalleştirme, halkın gözünden düşürme ve kendi kendini tasfiye etmesini sağlama stratejisine doğrudan hizmet ettiğini anlamak için biraz geriye gitmek ve geçmişe mercek tutmak gerekiyor.

Bu hiyerarşik yapılar, kendi iç hukuksuzluklarını "devrimin ali menfaatleri" kılıfıyla meşrulaştırmayı esas aldıkları için süreç içerisinde doğal gelişim seyrinden uzaklaştırılan, baskın güç merkezlerine biat eden kişilerin saldırılarına maruz kalmalarının sebebi de bu kör zihniyetten kaynaklanmaktadır.

Elbette işlenen tüm hukuksuzlukların, kurulan sözde mahkemelerin ve verilen infaz kararlarının, emir komuta zinciri çerçevesinde ilgili sorumluları, birinci derecede imza sahibi oldukları genel bir kabuldür. Bu kişiler öngördükleri siyasal zeminde, yaşamını ulusal mücadele için adayan gençleri kör bir şiddet sarmalına sürükleyip, sonrasında bu yıkımın sorumluluğunu üstlenmeyerek derin bir ahlaki çöküş yaşanmasına ve trajedilerin devamlılığına katkı sunmuşlardır. Kendilerini ve yakın çevrelerini güvenli limanlarda korumaya alarak geride bıraktıkları enkazın sorumluluğunu orta yerde bırakıp, rol ve sorumluluk üstlenmekten uzak durmuşlardır. Dolaysıyla her hâlükârda başkasını günah keçisi ilan edenlerin, bir an için geriye dönüp geride bıraktıkları toplumsal yıkıntılarla yüzleşmeleri ve kendilerine güvenen, inanan ve dünün o idealist gençliğini nasıl bir enkaz ve trajedilerle yüz yüze bıraktıklarını değerlendirip bir sonuç/ders çıkarmaları gerekmektedir. Tek taraflı faturalar bir krizin başlangıcı ve mevcut hukuksuzluğun yeniden güncelleşmesine vesile olmaktadır. Dolaysıyla sağduyu ve sorumluluk sahibi her birey bu gerçeklik ekseninde yapıcı bir dil, ulusal bütünlüklü bir gelenek ve Kürdistani bir kültürün günlük yaşamda etkin olması için çaba göstermelidir.

Sürecin ve bu faturanın geride bıraktığı enkaz sadece zindanlarda çürüyen, dağ başlarında yok olan ya da diaspora sürgünlerinde kimliksizleşen hayatlar değildir; en ağır kısım, ruhsal bütünlüğünü kaybetmiş olan "yaşayan ölüler"dir. Örgüt içi infazlara tanıklık etmiş, en yakın arkadaşının tasfiyesini izlemek zorunda kalmış, işkence tezgahlarından geçmiş binlerce insanın hayat hikayesi derin hayal kırıklıklarıyla doludur. Kendini ve yakın çevresini koruma içgüdüsüyle yıllarca üç maymunu oynayanların, kurumsal kibir ve ideolojik bağnazlık nedeniyle bu insani dramla yüzleşmeyi reddetmesi tarihsel bir ayıptır.

Daha da düşündürücü olanı, 1970'lerden günümüze taşınan "iç düşman" algısının, kin ve öfke hezeyanlarının bugün de biçim değiştirerek varlığını sürdürmesidir. Her yıl belirli dönemlerde tarihsel yaraların kaşınması, eski defterlerin milli ve demokratik bir yüzleşme için değil, aksine yeni kışkırtmalar ve karşıtlıklar üzerinden güncel mevzi kazanmak için açılması entelektüel bir körlüktür. Elbette o dönemin koşullarını, şartlarını ve mevcut olanaklarını göz önünde bulundurarak süreci değerlendirerek yorumlamak doğru olanıdır. Ancak o dönemin şartlarını bahane ederek suskun kalmayı tercih eden, her şeyi karşıtlarının omuzuna yükleyerek, kişisel aklama yönünde çaba sarf etmek ise doğru değildir; çünkü bu kışkırtıcı iklimin devamlılığı ise ister istemez toplumsal barışı dinamitleyerek geçmişin hayaletlerini gelecek kuşakların üzerine salmaktadır. Yıllardır bir ipekböceği gibi kendimizi kozamızın içine hapsetmiş olmamız ve bunca "birlik" girişiminin sonuçsuz kalması,  ya da yarı yolda tökezlenmesinin bir nedeni de bu ideolojik tarikat kültürünün ve getto psikolojisinin yaşamımıza esastan damga vurmasından kaynaklanmaktadır. Birlik süreçlerinin yaşandığı ya da toplumsal ihtiyaç hasıl olduğu zaman işaret fişeğini patlatan veya ültimatom veren kişilerin çoğu kez dünün bagajlarını sırtlayan, taşıyan bazı aktörlerin olması soru işaretlerinin çoğalmasına ve güvensizlik ikliminin yoğunlaşmasına yol açmaktadır.

Son 60 yılın ağır tecrübesi ve ödenen bunca yoğun bedellerin ardından, Kürt toplumsal dinamiklerinin şu gerçeği idrak etmeleri ve sonuç çıkarmaları gerekmektedir: “Adaleti ve hukuku kendi içinde sağlayamayan bir hareket, dışarıya karşı yürüttüğü adalet mücadelesinde, bizatihi kendisi eninde sonunda bir meşruiyet krizi yaşamaya mahkumdur.” Gelecek kuşakların bu tarihi hataları tekrar etmemesi ve kardeş kanının döküldüğü o karanlık tünellere tekrar girilmemesi için köklü bir zihniyet devrimine ihtiyaç vardır. Bu doğrultuda ciddi politikalar geliştirmek ve bu temelde adım atmak hayati bir zorunluluktur:

Tekçi, dogmatik ve kutsallaştırılmış ideoloji/örgüt anlayışı tamamen terk edilmelidir. Siyasetin merkezine ideolojiler değil; insan, insan onuru, empati, karşındakine saygı ve özgürlük yerleştirilmelidir. Farklılıklar birer tehdit olarak değil, demokratik çoğulculuğun esası olarak kabul edilmelidir..

Koşullar ne olursa olsun, "İç hukuksuzluk" üreten, denetlenemeyen, şeffaf olmayan hiçbir yapıya prim verilmemelidir. Bireyin hakları, kolektif yapıların insafına bırakılamaz. Olması gereken, özgür ve demokratik bir ortamda toplumun genel çıkarları ile bireyin varoluşsal hak ve özgürlüğünün bir arada ve birlikte korunmasıdır. Bunun yol ve yöntemi de uluslararası sözleşmelerin öngördüğü hukuk normlarına riayet etmekten geçiyor.

Yaşadığımız bunca pratik deneyim, acı tecrübe ve mücadele birikiminden sonra gelecek kuşaklara bir miras bırakmak için artık 16-17 yaşındaki çocukların geleceği silah kabzalarında değil; akademide, sanatta, bilimde ve demokratik siyaset zemininde aranmalıdır diye yeni okumaların zeminini yaratmak zorundayız. Gelecek kuşakların aynı yanlışları tekrarlamaması için sorgulayan, araştıran, eleştiren, soru soran ve yanıt peşinde koşturan, dogmalara karşı bağışıklığı olan ve iç şiddeti reddeden, eleştirel bir kültürle yaşama sarılan dinamik bir genç kuşak için mevcut bilgi ve birikimimizi, enerjimizi doğru zeminde kullanmalıyız.

Sonuç olarak şunu söylemek isterim ki, son elli-altmış yılda gerek örgüt içi infazlarda ve gerekse örgütler arası çatışmalarda olsun, yaşamını yitiren her yurtsever, Kürdistan denilen bu toprakların birer evladıdır, bunların hepsi ortak acımız, ortak kaybımız ve ortak şehitlerimizdir. Herkesin bu gerçekliği idrak etmesi, kabullenmesi ve acılarda ortaklaşması ulusal, tarihsel bir sorumluluktur. Bu sorumluluk hukuku çerçevesinde, hala geçmişin yaralarını kanatan, intikam duygularını ateşleyen ve Kürt ulusal demokratik zeminini ideolojik bariyerlerle, geçmişten arta kalan saplantılarla tökezletmeye çalışan, çaba sarf eden, “odakların” bireylerin geçmiş ilişkileri ve bugünkü ısrarlarını mercek altına almak, ulusal geleceğimiz ve genç kuşakların selameti açısından önem arz etmektedir. Unutulmamalıdır ki geleceği inşa etmek, geçmişin yanlışlarını körüklemekle, yaralarını deşmekle değil; o yanlışları yaratan zihniyet dünyasını bütünüyle reddetmek ve hepimizin ortak zemini olan ulusal demokratik bir kültürü inşa etmekle mümkündür.