Son birkaç gündür elimden düşürmediğim ve içeriği Temmuz ayının kavurucu sıcaklığı gibi geçmişten günümüze uzanan toplumsal ve ulusal yaraların acısını, izini sorgulayan bir kitap var. Kitabın yazarı cezaevi arkadaşım sevgili DURSUN ALİ KÜÇÜK olunca daha dikkatlice okumaya başladım. Kitabın konusu, Kürt toplumun yıllardır aşina olduğu, duyduğu, bildiği ve ifade etmekten çekindiği, kolektif bir suç zincirinin dışavurumunu yansıtmaktadır. Dursun Ali KÜÇÜK’ün yaşamı ağırlıklı olarak zindan, siyasi mücadele ve sürgünde geçtiğini biliyoruz. Dursun Ali, mücadelenin seyri içinde militan basamaklarından yöneticilik ve sorumluluk kademelerine doğru tırmandığını, yaşamı boyunca doğru ve yanlışlarla karşılaşmış ve farklı süreçlerde yaşanan birçok olayın doğrudan tanığıdır. Dolaysıyla Dursun Ali’nin anlatımları önem arz etmektedir.
Dursun Ali KÜÇÜK, bu kitapta, Kürt toplumunun yaşadığı son 50 yıllık travma ve trajediler serisine projeksiyon tutmaktadır. Bu kitaba konu olan olaylar, cinayetler ve mevcut siyasi iklimi körükleyen ideolojik fay hatlarını derinleştiren, ulusal mücadeleyi sabote eden, sekteye uğratan, “bağımsız birleşik Kürdistan” hedefinden gönüllü asimilasyon pratiğine evrilen bir sürecin tartışmaları açısından dikkatleri üzerinde toplamaktadır.
Bu kitabın adı: “RESMİ OLMAYAN TARİH, KENDİ İÇİNDEKİ KÜRDÜ ÖLDÜRMEK”tir. Kitap, NAS AJANS YAYINLARI tarafından İstanbul`da yayınlanmıştır. Bu kitap ve benzeri kitapların yaygın olarak okunması, paylaşılması ve tanıtılması gerektiğine inandığım için uzun bir makale yazma ihtiyacını duydum. Bu makaleyi iki bölüm halinde yayınlamayı düşünüyorum. Elbette bu konularda yorum ve değerlendirmelerde bulunmak, fikir beyan etmek ya da soru sormak pek kolay değildir. Ancak tarihe bir dipnot düşmek açısında bireysel sorumluluk çerçevesinde düşüncelerimi kamuoyuyla paylaşmak ve genç kuşaklara yaşanan deneyimleri aktarmanın gerekliğine inanıyorum:
………………………………………..
Bir toplumun trajedisi, yalnızca maruz kaldığı dışsal baskılarla değil, aynı zamanda kendi iç mekanizmalarında ürettiği, meşrulaştırdığı ve kurumsallaştırdığı şiddet döngüsüyle de şekillenir. Modern Kürt ulusal hareketinin son 60 yıllık kesiti incelendiğinde; bu dönemin sadece dışa dönük bir hak arama süreci olmadığı, aynı zamanda ideolojik labirentlerde kaybolan, iç infazlar ve örgütler arası çatışmalarla (brakujî/xwekujî) hırpalanan derin bir içsel travma ve trajediler tarihi olduğu görülür.
1960’ların Soğuk Savaş ikliminden, 1968 küresel devrimci dalganın toplumsal boyutu ve yerel versiyonlarının etkisi yine 1970’lerin ideolojik (fraksiyonel) bölünmelerinin yaratmış olduğu siyasi kırılganlık ve günümüze uzanan bu süreç; normal ve anormal seyriyle felsefi, hukuki, ahlaki ve sosyolojik açılardan masaya yatırılmayı bekleyen devasa bir enkaz bırakmıştır. Bu realite ışığında bir yandan, Kürdistani politik çevrelerde yaşanan örgüt içi ve örgütler arası ölüm olaylarının, “örgüt hukuku” ve katı ideolojik fay hatları arasında nasıl araçsallaştırıldığını görmek ve değerlendirmek gerekmektedir. Diğer bir yanıyla da bu tasfiye kültürünün sosyo-politik arka planını uluslararası kurum ve kuruluşların kabul gördüğü hukuk normları doğrultusunda, toplumsal değerler ve etik sorumluluk ekseninde analiz etmeyi ve yeni okumalara yol açmak için neler yapmalıyız? Elbette amaç; tarihsel yaraları kör bir intikam dürtüsüyle deşmek değil, geçmişin dogmatik kalıntılarından arınarak gelecek kuşaklara şeffaf, demokratik ve hukuka dayalı bir toplumsal hafıza aktarabilmenin yollarını aramak ve teşvik etmektir.
Bilindiği gibi 1960'lı yıllardan itibaren küresel ölçekte hakim olan Soğuk Savaş Düzeni, Ortadoğu’yu ve özelde Kürt coğrafyasını derin bir düşünsel ve siyasal kamplaşmanın içine itti. Ortak bir ulusal ve toplumsal paydada buluşması beklenen dinamikler, ithal ideolojik kalıpların ve katı dogmaların prizmasından geçerek birbirine yabancılaştı. Böylelikle Kürdistan’da soğuk savaş doktrini çerçevesinde ideolojik fay hatları, şiddeti kurumsallaştıran katı örgütsel labirentler ve siyasi bölünme iklimi hakim olmaya başladı.
Kürdistan ulusal hareketindeki ilk büyük yapısal bölünme, 1963-1966 yılları arasında Güney Kürdistan’daki Eylül Devrimi (1961) sürecinde oldu. Sömürgeci bölgesel güçler (Baas rejimleri, İran ve Türkiye) ile küresel aktörler, bu iç çelişkileri kendi nüfuz stratejileri doğrultusunda kullanarak tarafları birbirine karşı kışkırtmıştır. Bu bölünme zamanla derinleşerek diğer parçalarda yandaş bulma girişimlerini ve karşıtlık siyasetinin ürettiği rekabeti tetiklediğini az çok hepimiz biliyor ve yıllardır tanıklık ediyoruz.
Özellikle dünyadaki değişim ve dönüşüm taleplerinin hız kazanmasıyla birlikte bu rekabet daha da kızışarak yoğunlaştı. 1970'li yıllarla birlikte bu durum daha da derinleşti. Sosyalist Blok’ta yaşanan Pekin-Moskova (Çin-Sovyet) ayrışması, Arnavutluk (Enver Hoca) çizgisi ve Troçkizm-Stalinizm polemikleri, Latin Amerika’da devrim odaklı teoriler (fukoculuk), Kürdistan’daki mikro örgütler düzeyinde abes ve yıkıcı bir taklitçilikle yeniden üretildi. Kemalist Türk solunun okumaları ve çevirileri eşliğinde 19. yüzyıl Avrupası’nın sanayileşme sancıları içindeki ideolojik tartışmaları ile 1917 Ekim Devrimi öncesi Rusyası’nın Narodnik, Menşevik ve Bolşevik saflaşmalarının çelişki ve sonuçları doğrultusunda mevcut siyaset iklim ısınmaya başladı. Bu kavramlar, tespitler ve çelişkiler yumağı, Ankara’dan, somut bir proletaryanın veya gelişmiş bir sanayinin olmadığı, bölünmüş, sömürgeci boyunduruk altındaki Kürdistan coğrafyasına aynen transfer edildi. Aynı kavram ve polemikler ekseninde Kürdistan’da sınıf mücadelesi, ideolojik farklılıklar ve karşıtını alt etme, tasfiye etme ya da teslim alma siyaseti peyderpey ikame edildi. Anti-sömürgeci mücadele perspektifiyle yola koyulanlar her ne hikmetse “anti feodalizm, feodal gericilik ve ilkel milliyetçilik” vb. tespitlerle Kürt toplumsal dinamikleriyle karşı karşıya geldiler. Bu yaklaşım giderekten Kürt aşiretlerine, ve hatta çekirdek ailelere ve ulusal mücadeleyi esas alan politik odaklara karşı şiddet temelinde alan açma ve topluma diz çöktürme stratejisine dönüştü.
Dünyadaki gelişmelere paralel ve soğuk savaşın bir sonucu olarak bu düşünsel yabancılaşma neticesinde ideoloji, toplumsal gerçekliği anlamlandırma aracı olmaktan çıkıp, karşıt grubu düşman ilan eden tekçi bir inanç sistemine dönüştü. Kürt örgütleri, sömürgeci devlete karşı mücadele geleneğini ve ulusal-toplumsal özgürlük stratejilerini derinleştirmek, ulusal-demokratik birlik anlayış ve ihtiyacını geliştirmek, yaşama geçirmek yerine; birbirlerini "küçük burjuva milliyetçisi", "sosyal emperyalizmin ajanı", "ilkel milliyetçi feodal işbirlikçi" , “maocu” veya "halk düşmanı" gibi şablonlarla etiketlediler. "Biz ve onlar" karşıtlığı üzerine kurulan bu dil ve siyaset anlayışı, eleştiri ve mevcut polemikleri demokratik bir tartışma zemini olarak görmek yerine; birbirini fiziki olarak imha etme gerekçesine dönüştürdü. Bu sakat yaklaşım daha başlangıçta “en hakiki sosyalist, en devrimci örgüt, biricik komünist hareket” gibi “öz’’ ve ‘’öz olmayan” arasındaki rekabet ekseninde zamanla hırçınlaşarak şiddet iklimine, ulusal ittifak zeminlerini tahrip etmeye yataklık etti. Böylelikle jakobenci Kemalist solun da etkisi ve katkısıyla, ucube bir “örgüt hukuku” paradoksu yaratıldı.
Evrensel hukuk normlarının (adil yargılanma, masumiyet karinesi, savunma hakkı) yapısal olarak kurumsallaşamadığı bu siyasal yaşam alanında, parti ve örgüt disiplini kutsanarak "örgüt hukuku" adı altında mutlakiyetçi bir itaat mekanizması inşa edildi. Bu karmaşık zeminin ürettiği en büyük dogmatik doktrin, "parti kararlarının tartışılmadan yerine getirilmesi ve kararın yanlışlığının ancak pratikte uygulandıktan sonra eleştirilebileceği" yönündeki rasyonel olmayan bu yaklaşım, beraberinde sonuçları tamir edilemeyen olumsuzluklara yol açmıştır. Bu durum iki yönlü bir hukuksal körlük yaratmıştır:
Bir, kararın yanlışlığı ancak telafi edilemez insani, askeri veya siyasi trajediler (ölümler, tasfiyeler, kaybedilen mevziler) yaşandıktan sonra kabul edilebilmiştir. İki, kararı körü körüne uygulayan aktör, karar felaketle sonuçlansa dahi "itaat" ettiği için meşrulaşmakta; kararı önceden eleştiren veya riskleri öngören aktör ise "disiplinsizlik" ve "ihanet" suçlamasıyla tasfiye edilmiştir. Eleştiri mekanizması, hatadan dönmeyi sağlayan bir denetim aygıtı değil; felaket gerçekleştikten sonra bir günah keçisi yaratma seansına dönüştürüldü.
Bu yapısal körlükte, Kürt-Kürdistan odaklı siyaset yapmayı öneren dar bir kadro ve çevre dışında, Kuzey Kürdistan’daki genç Kürt aydınlanmasının ilk evrelerinde Türk sol hareketiyle (TİP, THKO, THKP-C) ilişkilerin, teorik ve pratik etkileşimlerin önemli birer faktör oldukları da bir başka gerçekliğimizdir. Türk solu, büyük çoğunluğuyla, yapısal olarak “Kemalizmin modernleşmeci”, jakobenci ve ulus-devletçi reflekslerinden kopmadığından geleneksel olarak Kürt ve Kürdistan gerçekliği karşısında şoven etkileşimli bir yaklaşım sergilemiştir.
Türk solu’nun bu yaklaşımına rağmen, dönemin Kürt aktörleri ayrı ulus, ayrı örgütlenme ekseninde, kendi ulusal-bölgesel gerçekliklerini analiz ederek bazen ciddi adımlar atmış ve Kürt milli ve siyasi ikliminin gelişmesinde ve toplumsal örgütlenme ağının Kürdistan’da yaygınlaşmasında ciddi katkılar sunmuştur. O günün koşullarında egemen Kemalist Sol siyaset karşısında ulusal sorun ve ayrı örgütlenme tezlerini geliştirerek Kürt siyasetinde önemli rol oynamışlardır. Ancak, ideolojik kalıpları ve Ankara merkezli Kemalist Solun kavramsal setlerini ve jakoben metodolojisini referans alan kimi siyasi oluşumların ise daha o günden kozmik güdümlü odakların dolaylı ya da dolaysız yönlendirmesiyle Kürdistani siyasi çevrelerde “misaki millici” bir zihniyetin hakim kılınması için çaba sarf ettikleri de bilinen bir gerçektir.
Böylelikle teorik olarak "Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı" (UKKTH) savunulurken, pratikte Kemalist solun "ortak vatan" ve "misak-ı milli" sınırlandırmalarının dışına çıkılmasında tereddütler yaşandı; ulusal kimlik talebi sınıfsal mücadelenin arkasına gizlenerek günümüz de “demokratik cumhuriyet” olarak servis edilmeye başlandı.
Bir diğer nokta da halka rağmen “halk adına” bir zihniyet geliştirilerek toplumsal değerleri ve inanç yapılarını kategorik olarak düşmanlaştıran ya da küçümseyen bir retoriğin benimsenmesi, örgütlerin kendi dindar, muhafazakar ve aşiretsel sosyolojilerine yabancılaşmalarına; toplumu dönüştürme iddiasıyla topluma karşı şiddeti makul gören bir seçkinler tabakasının oluşmasına ve “öncü” rol modellerin sahneye çıkmasına yol açmıştır.
Kürd siyasal çevrelerinde, üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen canlılığını koruyan "gizli intikam", "iç düşmanlaştırma" ve siyasi husumet kültürünün kökleri, Kürt toplumunun geleneksel sosyoloji ile modern totaliter ideolojik anlayış ve pratiklerin tehlikeli bir sentezine dayanmaktadır.