Kürt Meselesinde Tarihsel Kırılma: Parçalanma, Müdahale ve Ulusal Birlik Zorunluluğu

Celal Hoca Amed

 

21. yüzyıl, Kürtler açısından tarihin en kritik eşiklerinden birini oluşturdu. Yüzyıllardır inkâr, parçalanma ve statüsüzlük içerisinde bırakılan bir halk, ilk kez bu denli geniş tarihsel ve siyasal imkanlarla karşı karşıya kaldı. Özellikle Suriye’de ortaya çıkan iç savaş, Ortadoğu’daki dengelerin çözülmesi ve DAİŞ’e karşı verilen mücadele, Kürtleri yalnızca bölgesel değil, küresel düzeyde de görünür bir siyasal aktör haline getirdi.

Kobani’den Şengal’e kadar verilen mücadele, Kürt halkının yalnızca askeri kapasitesini değil; aynı zamanda modern dünyada özgürlük, laiklik ve toplumsal direniş adına taşıdığı anlamı da ortaya koydu. Bu süreçte Kürtler, uluslararası güçler açısından güvenilir bir müttefik olarak görülmeye başlandı. Ancak tarihin açtığı imkan kapıları, yalnızca dış düşmanlıklarla değil; iç çözülmeler, stratejik hatalar ve parçalı siyasal akıllarla da karşı karşıya kaldı. Güney Kürdistan referandumu sonrasında yaşanan kırılmalar bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Kerkük’ün kaybedilmesi, yalnızca bir coğrafi alanın kaybı değildi; Kürt ulusal hafızasında derin bir siyasal kırılmaydı. Çünkü Kerkük’ün düşüşüyle birlikte Efrîn’in düşüşü arasında doğrudan tarihsel ve stratejik bir bağ oluştu. Bir parçadaki çözülmenin diğer parçaları da etkilediği gerçeği, bir kez daha bütün ağırlığıyla ortaya çıktı.Ne var ki Kürt siyasal hareketleri hâlâ bu tarihsel gerçekliği yeterince kavrayabilmiş değildir. Partisel rekabetler, dar örgütsel hesaplar ve dış güç eksenli siyasal yönelimler, ulusal çıkarların önüne geçirilmektedir. Bir tarafın İran eksenine yaklaşması, başka bir tarafın farklı bölgesel güçlerle kurduğu bağımlılık ilişkileri, sonuç olarak Kürdistan’ın ortak geleceğini zayıflatmaktadır.

Bugün Rojava ve Başûr hattında yaşanan tartışmalar da yalnızca günlük siyasal krizler değildir. Bunlar, Kürt meselesinin geleceğini belirleyecek derin tarihsel kırılmalardır. Özellikle İmralı ve Türkiye eksenli şekillenen bazı siyasal yaklaşımların, Rojava ve Başûr üzerinde yeni bir teslimiyet hattı oluşturmaya çalıştığı yönündeki tartışmalar giderek daha fazla görünür hale gelmektedir. Kürt halkı adına hareket ettiğini söyleyen fakat siyasal iradeyi Ankara merkezli politikaların sınırlarına çeken yapıların varlığı, ulusal birlik fikrini içeriden aşındırmaktadır.

Bu bağlamda birçok kişi tarafından dile getirilen “Kıbrıs’ta dananın kuyruğu kopacak” söylemi, aslında bölgesel diplomatik pazarlıkların merkezini işaret ediyordu. Kıbrıs’ta gerçekleştiği iddia edilen görüşmelerde ABD, İsrail, SDG ve KDP arasında ortak bir mutabakat zemini oluşturulmaya çalışıldığı; üç parça Kürdistan arasında daha güçlü bir siyasal koordinasyon hedeflendiği konuşuldu. Fakat tam da bu noktada, bölgesel müdahalelerin ve iç siyasal manipülasyonların devreye girdiği görülmektedir. Türkiye devlet aklı, uzun süredir Kürt meselesini yalnızca askeri yöntemlerle değil; diplomasi, istihbarat, siyasal yönlendirme ve toplumsal çözülme stratejileriyle yönetmeye çalışmaktadır. Bu nedenle Devlet Bahçeli’nin, “ABD ve İsrail planlarını boşa çıkardık” yönündeki açıklamaları yalnızca iç politikaya dönük sıradan sözler değildir; aynı zamanda devletin Kürt meselesine dair yürüttüğü çok katmanlı stratejinin dışavurumudur. Hakan Fidan ve İbrahim Kalın gibi isimlerin bölgesel süreçlerde oynadığı rol de bu çerçevede değerlendirilmektedir. Buradaki temel sorun şudur: Kürt siyasal hareketleri kendi tarihsel iradelerini mi inşa edecekler, yoksa bölgesel güçlerin şekillendirdiği dar denklemlerin bir parçası mı olacaklardır? Sosyolojik açıdan bakıldığında Kürtlerin en büyük sorunu yalnızca statüsüzlük değildir; aynı zamanda ortak ulusal bilinç eksikliğidir. Çünkü parçalanmış toplumlarda siyasal aidiyetler çoğu zaman ulusal kimliğin önüne geçer. Aşiret,parti, örgüt veya bölgesel bağlılıklar; ortak ulusal aklı zayıflatır. Böyle durumlarda halkın kolektif enerjisi, ortak bir kurtuluş stratejisine değil; iç rekabetlere harcanır.

Felsefi açıdan ise mesele daha derindir. Bir halk, kendi hakikatini başkalarının stratejik çıkarları üzerinden kurmaya başladığında, özgürlüğünü de yavaş yavaş kaybetmeye başlar. Çünkü özgürlük yalnızca askeri başarı değil; aynı zamanda bağımsız siyasal irade üretme kapasitesidir. Başkasının çizdiği sınırlar içinde hareket eden bir siyaset, ne kadar güçlü görünürse görünsün sonunda bağımlı hale gelir.

Bu nedenle bugün Kürtler açısından temel ihtiyaç; duygusal sloganlar değil, tarihsel bir toparlanma iradesidir. Ulusal birlik yalnızca romantik bir çağrı değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Eğer Kürtler kendi iç parçalanmalarını aşamazsa,bölgesel güçlerin yürüttüğü stratejik hesapların nesnesi olmaya devam

edeceklerdir. Buna karşı geliştirilecek mücadele yöntemi ise; ortak aklı büyüten, diplomatik zemini güçlendiren, halkın kolektif iradesini merkeze alan ve parçalar arası koordinasyonu esas alan yeni bir siyasal paradigma olmalıdır. HPG dahil olmak üzere örgütlü güçler arasında diyalog kanallarının açılması, karşılıklı güvenin yeniden kurulması ve ortak stratejik hedeflerin belirlenmesi hayati önem taşımaktadır.

Çünkü tarih artık Kürtlere şunu dayatmaktadır: Ya ortak bir gelecek kurulacak ya da parçalı yapıların yarattığı çözülme, bütün kazanımları yavaş yavaş tüketecektir.