Kürdler ne zaman ve neden kaybetti? (Büyük bir soruya, küçük bir cevap)

Celâl Temel

Kürd ulusunun uzun tarihi geçmişinde, Osmanlı Devleti’yle, Birinci Dünya Savaşı’nın galibi devletlerin arasında 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması, önemli bir dönemeç, daha doğrusu Kürdler için bir felakettir.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında, Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasıyla, imparatorluk bünyesindeki halkların çoğu, imparatorlukla yollarını ayırdı. Ana unsurlardan Araplar bile, savaşın içinde, 1916 yılında, İngilizlerle anlaşarak imparatorluğa veda ettiler. Herkes evine giderken Kürdler, yıkılmakta olan evde kalmaya devam ettiler; önemli bir bölümü, hâlâ imparatorluk ve hilafetin devamı umudu ve çabası içindeydi.

Savaş bittikten sonraki 1918-1923 Mondros-Lozan sürecinde de Kürdlerin özgürlüklerine kavuşmaları için önemli fırsatlar vardı. Ancak Kürdlerin, bu fırsatı değerlendirecek kapsayıcı bir örgütlenmesi ve yeterli bilinci yoktu. Kürd önder ve aydınları, başka değirmenlere su taşırken kendi değirmenleri susuz kaldı. Aldandılar, aldatıldılar…

Lozan Antlaşması öncesinde, Kürdlerin bir bölümü İttihat-Terakki’nin devamı olarak sahneye çıkan Kemalist Hareketi (en çok da Kürdistan coğrafyasının da içinde bulunacağı büyük Ermeni devleti kurulacağı korkusuyla) desteklerken, bazıları Birinci Meclis’te yer alırken küçük bir bölümü (özellikle Kürdistan Teali Cemiyeti çevresi), tehlikeyi görüp karşı çıkmak istedi ama güçleri yetmedi.

Emperyalist Devletlerle Kemalist Hareket’in uzlaşması sonucunda, 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşması imzalandı. Antlaşmayla, Kürdlerin adı anılmadan, yaşadıkları coğrafya, dört ülkenin sınırları içine dağıtıldı. Yani Kürdistan dört parçaya bölündü. Küçük da olsa Kafkasya’daki tarihi Kürd varlığı göz önüne alınırsa Kürd coğrafyasının beş parçaya bölünmüş olduğu da söylenebilir.    

Savaş sonrasında, Balkan, Kafkas ve Ortadoğu’da çok sayıda devlet veya özerk topluluk ortaya çıkarken çok sayıda Arap devleti oluşturulurken aynı bölgede yaşayan Kürdler ve Kürdistan, adeta dünya tarafından unutuldu. Hem Amerika Birleşik Devletleri hem Sovyetler Birliği tarafından, ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesinin ortaya atıldığı bir dönemde, Kürdler, çaresizlik içinde yalnızlıklarıyla baş başa bırakıldılar. Ortadoğu’da hâlen devam etmekte olan sorunların en önemli nedenlerinden biri, bu haksız durumdur.

Kürdlerin, çaresizliğini ve dünya tarafından unutulmuşluğunu Amerikalı Gazeteci Jonathan C. Randal yazdığı kitabın önsözünde şöyle değerlendiriyor:

Orta Doğu hükümetleri, sürekli tekrar eden Kürd başkaldırılarını ezmek için Batılıların modern merkezileştirilmiş ulus-devlet tezlerine başvurdular ve suni politik sınırlarla ayrılan huzursuz Kürd vatandaşlar kendi aralarında örgütlenmesinler diye gerektiğinde birbirleriyle işbirliğine gittiler. Kürdler Orta Doğu’da dördüncü en büyük grup olduklarından hiç kimsenin Kürdlerin kendi devletleri olmayan dünyadaki en büyük etnik grup olduklarından şüphesi yoktur. Bu tür şeyler yabancı yöneticileri korkutmuş olmalı ki, on yıllardır güvenilir nüfus sayımları yapılmamakta ve sayıları ancak tahmin edilebilmektedir; en iyi tahmin 25 milyon (1992) olduklarıdır. Dışarıdan araştırmalar ise engellenmektedir.

“Dışarıdakiler, bu yüzyılda sadece, Arap dünyasının Filistin milliyetçiliği için harcadığı servete şaşmakla kalmadılar. Bir ülkede kendi petrollerinden mahrum bırakılan ya da cüzi bir pay alan, bir diğerinde milli giysileri, bir üçüncüsünde dilleri yasaklanan, en temel insani ve medeni hakları reddedilen Kürdler, çoğunlukla aşırı olmak üzere değişik zaman ve mekânlarda sözüm ona efendilerini şaşırtırcasına asimilasyona büyük bir sebatla karşı koydular...” (Jonathan C. Randal, Bunca Bilgiden Sonra Ne Bağışlaması? Kürdistan İzlenimlerim, Avesta Yayınları, 2001)

Uluslararası camiadan destek alamayan Kürdlerin mücadelesi, kurtuluşları için yeterli olamadı. Çok uzun süren Kürd başkaldırıları ve Kürd mücadelesinin başarılı olamaması, Türkiye Kürdlerinin günümüze kadar hiçbir resmi statü kazanamamaları dikkat çekici bir durumdur. Bu durum başlı başına bilimsel inceleme konusudur. İngiliz tarihçi-yazar David Fromkin, yukarıda adı geçen Randal’ın kitabını değerlendirirken Kürdlerin dört parçada verdiği ve sonuç alınmayan mücadelesini, bir cümleyle şöyle değerlendiriyor:

 “Boyun eğmez savaşçılar olan Kürdler, savaş alanında kazandıklarını hep ‘barış’ görüşmelerinde kaybettiler, ama asla yılmadılar.” 
       

Evet Kürdler özgürlükleri için mücadele etmediler, bedel ödemediler denemez. Savaş alanlarında veya ulusal kurtuluş mücadelesi süreçlerinde kaybettikleri insan sayısı, bu gün Birleşmiş Milletler Cemiyeti’ne üye olan bazı devletlerin nüfusundan fazladır!..

Elbette bu dramatik durumun çok çeşitli nedenleri vardır. Bir kısmı, çok kısaca şöyle sıralanabilir:   

1-) Kürd topraklarının bir kısmının Ermenilerle ortak olması ve bu durumun, Hıristiyan Batı, Osmanlı ve Cumhuriyet yöneticileri tarafından Kürdlerin aleyhine kullanılması,

2-) Kürdistan coğrafyasının petrol ve su havzaları üzerinde bulunması, zengin kaynaklarıyla emperyalist-sömürgeci devletlerin politik oyunlarına alet edilmesi,

3-) Direnişlerin, başkaldırıların, tüm Kürdleri kapsayacak halk hareketleri olmasından uzak ve parçalı kalması,

4-) Kürd önder ve aydınların yetmezliği, kariyerist davranışları, birlik sağlayamamaları, bazılarının dar düşünce kalıplarından çıkamamaları, politik düzey düşüklüğü,

5-) Tarihten ders alınmaması, yeterli tarihsel ve ulusal bilincin yaratılamayışı,

6-) Kürd halkının içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal gerilik,

7-) Birinci Dünya Savaşı sonrası, Sevr-Lozan sürecinde doğan şansın değerlendirilememesi, verilen vaatlerin yazılı belge hâline getirilmemesi; aldanma, aldatılma,

 8-) İslamiyet’in milliyetçilikten uzak ilkesinin Kürdleri uluslaşmaktan uzak tutması (Bu ilke, doğal olarak Arap ulusunda etkili olmadığı gibi Türk ulusunda da etkili olmamıştır. Aksine, iki ulus da Sünni İslam’dan yararlanırken Farslar da Şii İslam’dan yararlanmışlardır. Kürdler, ümmetin yetimleri olarak kalmıştır.)

9-) Çok farklı inançların (Sünni, Alevi, Êzidî,..) bir zenginlik olması gerekirken, birliklerini engellemesi, inanç baskısından dolayı, çeşitli kesimlerin, kimlik siyasetinden çok, inanç siyaseti vermek zorunda kalmaları,

10-) Geniş bir coğrafyada (Kafkaslardan Basra Körfezi’ne) yaşayan Kürdlerin arasına, çeşitli dil ve alfabe farklılıklarının girmesi,  

11-) Sol ideoloji etkisindeki Kürd önder ve aydınların, Kürd milliyetçiliğinden uzak durmaları,

12-) Zaman içinde, bazı büyük ve varlıklı ailelerin mücadeleden uzak kalmaya başlaması ve işbirlikçi hâle gelmesi,

13-) Karşı tarafların gücü, orantısız güç.

Elbette, yukarıda sıralananlara, daha pek çok madde eklenebilir.

Çok kısaca şunu söyleyebiliriz: Kürdler, asıl olarak, önemli fırsatların doğduğu, 1908-1923 yılları arasındaki on beş yıllık Geç Osmanlı Dönemi’nde kaybettiler. 1923-1938 yılları arasındaki on beş yıllık Erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki direnişler, son çırpınışlardı, geç kalınmıştı. Tüm bunlara karşın Kürd ulusal mücadelesi, dünya kamuoyunun gözü önünde, çeşitli şekillerde devam ediyor, edecek. Çünkü haklı olmak gibi büyük bir avantaja da sahiptir.

Bu süreç, 1938 Dersim katliamıyla noktalandı…

(Gelecek yazı: 1938-1958, Kuzey Kürdistan’da Sessizlik Dönemi)