Koronavirüslü günler

Ali Fikri Işık yazdı

 

Ali Fikri Işık

Dünyanın bizim ihtiyaçlarımızı tatmin etmek için var olmadığını ve bize sadece bir bakış fırlatıp, kendi bildiği yolda dönmeye devam ettiğini hissetmek, galiba bu günlerde en fazla idrak ettiğim olgu oldu. Çok şükür, herhangi bir iktidar nimetine şöyle ya da böyle bulaşmadığım için de bu durumu görüp takdir etmem çok zor olmadı. Eğer dünya ya da hayat, adına ne derseniz deyin, onun için çok önemsiz bir nesneymişim gibi sadece bir bakış attıktan sonra sırtını dönüp gidiyorsa, onun için taşıdığım takdire değer bir niteliğimde yok demektir. Üstelik dünya ya da hayat, adı her neyse işte, o, benden çok güçlü ve başının çaresine bakabilir.

Koronavirüsün, dünyanın sırtını dönüp gittikten sonra avucumuza bıraktığı sıcak patateslerden biri olduğu kuşku götürmüyor. Bu adı duyduğum ilk anda aklımda başka şeyler vardı. Laboratuvar koşullarında üretildiğinden neredeyse yüzde yüz emindim. Trump’ların, Putin’lerin önderlik ettiği vahşi kapitalizm koşullarında, her türlü barbarlığı kendine mubah gören bu güruh, olağan şüpheliler listesinin en başında yer alıyordu. Ama virüsün jet hızıyla bütün yerküreyi abluka altına alması, kısa zaman içinde, anti kapitalist duygularımda büyükçe gedikler açtı. Elbette hala kapitalizmi baş sorumlu olarak görüyorum. Dünyaya ve insana karşı geliştirdikleri sorumsuz tavırları, virüsün hızla yayılmasında baş etken oldu. Çin, Kore ve İtalya’da salgın felaket halini aldı. Ve ben ciddi ciddi korkmaya başladım.

Virüsü çok yakınımda hissettim. Bir adımlık mesafede yani; atmış yaşın üstündeyim ve üstüne üstlük sıkı bir sigara bağımlısıyım. Oğlum Almanya’dan döndü ve beni riske etmemek için kucaklamayı reddetti. Elbette bu “özel karantinada” sevgi ve merhametin özel bir yer tutuğundan hiç şüphe etmedim. Beni sarsan şey virüsün yabancılaştırma gücüydü. İster gönüllü ister zorla virüs hızla başkalaştırma kudretine sahip.

Her gün, günde birkaç kez, nefesimi yirmi saniyeden fazla içimde tutarak, ciğerlerimi kontrol etmeyi ihmal etmiyorum. İnsanlar ile aramdaki fiziki mesafeye duyarlılık gösteriyorum ve ötekilerle sosyalleşme mesafemi korumak için virüs hakkında üretilen bilgilerin çoğuna ulaşmak için azami gayret sarf ediyorum. Hapishane deneyimleri dahil, şu hayatta edindiğim tecrübelerin bana öğrettiği en önemli şeye sadık kalmaya çalışıyorum: Ötekiler ile sıkı dayanışma, sıkı temas ve sıkı sosyalleşme.

Sadece nasıl hissettiğimizi kolaçan etmek üzere görevlendirdiğimiz duyu organların, bugünlerde biraz zorlama bile olsa, hayatımıza çok daha geniş bir bağlamda bakmamız gerektiğini, kulağımıza fısıldadığını hisseder gibi oluyorum. Kimi düşünürlerin, kendi dışımıza çıkmak dediği şey gibi, kendimize zamansal bir bağlamda da bakmamız, hayatımızın iyi gidip gitmediği hakkında bir yargıya varmak için, hayatımıza kendi içinde bir anlatıymış gibi yaklaşmamız gerekebilir. Her anlatı gibi, kendi anlatımız da çoklu, kırıklı, tekrarlı ve dağınık olabilir ama nihayet, her anlatı gibi o da bir anlatıdır ve bize mutlaka bir şeyler söyleyecektir.

Bu muhasebeyi yapmadan ne kendime karşı ne de ötekilere karşı nesnel bir zeminde durmayı başaramayız. Bu manada nesnellik, bizden, kendimizden çok, ötekilerin ihtiyaçlarına karşı “benliksiz” bir “açıklık” anlamına gelir ki, bu da sevgiye daha yakınlaştığımız anlamına gelir. Ötekilerin durumunu gerçekte olduğu gibi görmeye çalışmak, onları umursuyor olmanın ön koşuludur. Başka birileri için kaygı duyuyor olmak, onlar için “yokluk içinde ve biçiminde var olmak” kendini ihmal eden türden, bir duyarlılık halinde var olmak demektir. Kendini ihmal etmek için gerekli özgüveni veren şey, bu duyarlılığın karşılığında öteki taraftan gelmesi olası güven ve sevgidir.

Bu yazı ilk olarak K24’te yayınlanmıştır

 

YAZARLAR Haberleri

Önemli Bir Portre: Numan Efendi
Aziz Özdemir yazdı: Irkçılık Ya Da Işıl Özgentürk
İrfan Aktan: Işıl Özgentürk’ün çukuru
Yeni Amedspor yönetimi ve transfer politikası
Binbaşı Kasım Ataç: Bir Ajanın Anatomisi