“Gözlerde ihanet var, siz sözlerde sadakat arıyorsunuz”
Jean Paul Sartre
Kolonyal Hamallık ve Nurettin Demirtaş
19.yüzyılın başında Avrupa’da güçlü bir milliyetçilik dalgası gelişirken Türk, Arap, Yunan, Bulgar ve Arnavut aydınları bağımsız devletler kurmayı hedeflediler. Kürd aydınlarının önemli bir bölümü ise bağımsızlık ve devlet talep etmedi. Osmanlı merkezlerinin konfor alanlarında yetişen Kürd ileri gelenleri, Kürdistan’dan ve onun toplumsal gerçekliğinden büyük ölçüde kopmuştu. Bu nedenle toprağa ve ülkeye dayalı toprak temelli bir milliyetçilik yerine, daha çok dil, kültür ve etnik kimlik eksenli etnik bir milliyetçi anlayış gelişti. Talepleri de Osmanlı çatısı altında Kürd dili ve kültürünün korunmasıyla sınırlı kaldı.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu, Türk, Arap ve Fars egemenlik alanları temelinde yeniden şekillendirildi; ancak Kürdlere herhangi bir statü verilmedi. Bunda, Kürd siyasal çevrelerinin ortak ve güçlü bir devlet talebi ortaya koyamaması, modern devlet bilincinin yeterince gelişmemesi ve ulusal birliğin kurulamaması etkili oldu. Başka uluslar kendi egemenliklerini isterken Kürd siyasetçi ve aydınları, bir hamal gibi başkalarının yükünü taşıdı; fakat kendileri için bir şey talep etmedi. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra ise Kürdistan’da ülkeye ve toprağa dayalı milliyetçilik güç kazandı; farklı parçalarda ulusal ayaklanmalar ve siyasal hareketler ortaya çıktı.
Bunların en önemlilerinden biri, Qazî Mihemed önderliğinde Doğu Kürdistan’da gelişen ulusal mücadeleydi. Mahabad Kürd Cumhuriyeti bu mücadelenin siyasal sonucu kuruldu. Güney Kürdistan’daki ulusal hareket de ülke ve toprak temelli milliyetçi bir çizgide gelişti. Her iki mücadele de Kürdistan’ı kuşatan anti-Kürd bölgesel nizamı aşmaya çalıştı.
Doğu Kürdistan’daki cumhuriyet kısa sürede yıkıldı. Güney Kürdistan’daki mücadele ise uzun ve ağır bedeller sonucunda bir statü elde etti. Federe Kürdistan Bölgesi’nin ortaya çıkması bu mücadelenin sonucudur. Güney’deki ulusal hareket, bütün yetersizliklerine rağmen Kürdlerin siyasal egemenlik ve devlet sahibi olmasını meşru bir hedef olarak gördü.
Günümüzde Kuzey Kürdistan’da etkili olan bazı siyasal çevreler ise 20. yüzyılın başındaki Osmanlıcı Kürd aydınlarının çizgisine benzer bir anlayışı savunmaktadır. Bu çevreler daha da ileriye giderek bağımsızlık ve devlet hedefinden vazgeçmekle kalmamış, Kürdlerin devletsizliğini teorik bir modele dönüştürmüştür.
Bu anlayışa göre Kürdler; sömürgeci Türk, Suriye, Irak ve İran devletlerinin sınırları içinde “komünal toplumlar” olarak yaşamalıdır. Böylece mevcut sömürgeci devletlerin sınırları ve egemenlikleri korunmaktadır. Kürdlerden ise kendi devletlerini kurma hedefinden vazgeçmeleri istenmektedir.
Özellikle son yirmi beş yılda Öcalan ve PKK, “Türkiyelileşme” adı altında Kürd toplumunda gönüllü asimilasyonu örgütleyen bir siyasal çizgi geliştirmiştir. Kürdistan, Kürd ulusu, bağımsızlık ve devlet düşüncesi giderek geri plana itilmiştir. Bunların yerine Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ve mevcut sınırlar içinde ortak yaşam hedefi konulmuştur. Bu yönüyle Öcalan ve PKK, tarihsel “Judenrat” kavramını çağrıştıran bir aracı organizasyon işlevi görmektedir. Sömürgeci düzenin Kürd ulusu üzerindeki egemenliğini doğrudan ortadan kaldırmak yerine, bu egemenliği Kürd ulusu içerisinden yeniden üretmektedir. “Türkiyelileşme” söylemi de Kürdlerin kendi ulusal kimliklerinden, ülkelerinden ve devlet hedeflerinden gönüllü biçimde uzaklaştırılmasının ideolojik aracına dönüşmüştür.
Bu çizginin güncel örneklerinden biri, PKK’nin üst düzey kadrolarından Nurettin Demirtaş’ın İrfan Aktan’la yaptığı röportajdır. Demirtaş, devlet ve ulusal egemenlik sorununu bilimsel ve tarihsel ölçütlerle tartışmak yerine, son derece öznel değerlendirmelerle ele almaktadır. “Devlet demek, zulüm demek, göz yaşı demek. Bizim mücadelemiz devletleşme mücadelesi değil hiç olmadı ve olmayacakta. #Kürde Devlet lazım değil zaten #DÖRT devleti var, (Türkiye, İran, Irak Suriye yi kastediyor) Ortadoğuda 40 tane Devlet var, bunların arasında bir de Kürd #Devleti mi kurulsun” diyor. Kürdler özgürleşmek için kırk devlet arasında bir devlet daha mı kursun; ne değişecek?” biçimindeki sözleri, Kürdlerin devlet kurma hakkını gereksiz ve anlamsız göstermektedir. Böylece dünyadaki diğer ulusların devlet sahibi olması olağan kabul edilirken, Kürd ulusunun aynı hakkı talep etmesi sorgulanmaktadır.
Üstelik bu yaklaşımın Türk devletinin geleneksel söyleminden temel bir farkı yoktur. Türk generalleri ve sağdan sola Türk siyasetçileri de yıllardır Kürdlerin Türk devletinin çatısı altında yaşamaları gerektiğini savunmaktadır. Bu anlayışa göre Kürdler evlerinde Kürdçe konuşabilir; fakat kolektif hak, ülke, statü, egemenlik ve devlet talep edemez. Geçmişte sömürgeci Türk devletinin temsilcileri tarafından savunulan bu düşüncelerin bugün Öcalan, PKK ve Nurettin Demirtaş tarafından farklı kavramlarla tekrarlanması dikkatle değerlendirilmelidir.
Nurettin Demirtaş’ın sözleri yalnızca devlete yönelik genel bir eleştiri değildir. Burada devlet olgusuna karşı tutarlı ve evrensel bir karşı çıkış da bulunmamaktadır. Türk, Arap ve Fars devletlerinin varlığı somut bir siyasal gerçeklik olarak kabul edilmekte; yalnızca Kürd ulusunun devlet kurma hakkı gereksiz görülmektedir. Eğer devlet özü gereği kötüyse bu hüküm bütün devletler için geçerli olmalıdır. Fakat mevcut devletler yerlerinde kalırken yalnızca Kürdlerden devletsizliği kabul etmeleri isteniyorsa bunun adı evrensel bir devlet eleştirisi değil, Kürdlere özgü devletsizliğin savunulmasıdır.
Bu düşünce, Kürd ulusuna gönüllü hamallığı yani ebedi sömürge statüsünde kalması önermektedir. Kürdlerden Türk, Arap ve Fars egemenliğini taşımaları; bu ulusların devletleri altında yaşamaları ve kendi siyasal egemenliklerinden vazgeçmeleri istenmektedir. Kürdlerin demokrasi adı altında Türkiyelileşerek Türkleşmesi istenmektedir. Başka ulusların devletlerini meşru görüp Kürd devletini gayrimeşru saymak, eşitlikçi veya özgürlükçü bir yaklaşım değildir. Bu, Kürdlerin sürekli olarak başka ulusların yükünü taşımasını isteyen kolonyal bir görüştür.
Bu nedenle Nurettin Demirtaş’ın açıklamaları, Öcalan’ın son yirmi beş yılda geliştirdiği paradigma ve PKK’nin Türkiyelileşme siyaseti birbirinden bağımsız değildir. Bunlar aynı siyasal çizginin parçalarıdır. Bu çizgi, Kürdistan’ın bağımsızlığını ve Kürd ulusunun devlet hakkını reddetmektedir. Kürdleri Türkiye, Irak, İran ve Suriye sömürgeci devletleri’nin sınırları içinde tutmayı esas almaktadır. Böylece Kürdistan’ı sömürgeleştiren devletlerin toprak bütünlüğü korunurken, Kürd ulusuna kalıcı devletsizlik önerilmektedir.
Öcalan’ın ve Nurettin Demirtaş’ın savunduğu anlayış, Kürdler açısından hamallığın ve “eşşekleşmenin” devamıdır. Buradaki eşşekleşme, kendi yükünü bırakıp sürekli başkalarının yükünü taşımaya mahkûm edilen sömürgeleştirilmiş öznenin durumunu ifade eder.
Demirtaş, Kürdün kendi özgürlüğünü, devletini ve siyasal egemenliğini talep etmesi yerine sömürgeci Türk, Arap ve Fars devletlerinin yükünü taşımasını tarihsel bir görev, hatta bir erdem olarak sunmaktadır.
Oysa özgürleşme, semerin sahibini değiştirmek değildir. Özgürleşme, semeri sırtından atmaktır. Kürd açısından mesele kimin yükünü taşıyacağı değildir. Mesele, artık hiç kimsenin yükünü taşımamak; kendi siyasal iradesine sahip olmak ve kendi geleceğini belirlemektir.
Aksi halde değişen yalnızca semerin sahibi olur. Hamallık ve eşekleşme ise devam eder.
Dolayısıyla bu görüşler, sömürgeci devletlerin Kürdistan’a ilişkin temel tezlerinin Kürd siyaseti içindeki yeniden üretimidir. “Ortak yaşam”, “demokratik ulus”, “komünal toplum” ve “Türkiyelileşme” gibi kavramlar, Kürdlerin ülke ve egemenlik talebini ortadan kaldırmanın araçlarına dönüşmektedir. Kürd ulusu bu söylemleri dikkatle incelemeli, eleştirmeli ve siyasal bakımdan mahkûm etmelidir. Kürd toplumunun bünyesinde kangrenleşen bu kolonyal düşünce etkisizleştirilmeden bağımsız bir ulusal iradenin gelişmesi mümkün değildir.
Kürdlerin önündeki temel soru açıktır: Kürdler başka ulusların devletleri altında yaşamaya ve onların siyasal yükünü taşımaya devam mı edecektir, yoksa kendi ülkelerinde kendi siyasal egemenliklerini mi kuracaktır? Başka uluslar için doğal ve meşru kabul edilen devlet hakkı, Kürd ulusu için de doğal ve meşrudur. Bu hakkı yalnızca Kürdlere çok görmek, sömürgeciliğin en açık biçimlerinden biridir.
Buradaki çelişki açıktır. Türklerin, Arapların ve Farsların devlet sahibi olması doğal kabul edilmektedir. Kürdlerin devlet talebi ise gericilik, milliyetçilik veya çağ dışılık olarak gösterilmektedir. Devlet, egemen uluslar için bir hak; sömürge ulus olan Kürdler için ise bir suç sayılmaktadır.
Bu yaklaşım özünde kolonyal bir görüştür. Türk, Arap ve Fars egemenliğinin Kürd toplumu içerisindeki siyasal yansımasıdır. Bu görüşü savunan çevreler, sömürgeci düzenin Kürdistan’daki yerli aracılarına (Judendartlarına) dönüşmektedir. Kürd ulusunun kendi geleceğini belirlemesine karşı çıkmakta ve onun sürekli olarak başka devletlerin yükünü taşımasını istemektedirler.
1970’li yıllardan itibaren Kürd gençlerinin bir kesimi Türk sol örgütlerinde, bir kesimi ise Türk-İslamcı örgütlerde yer aldı. Bu gençler, gerçekleşmesi mümkün olmayan proletarya ve İslam enternasyonalizmi ütopyalarıyla kendi ulusal davalarından uzaklaştırılarak Türk solunun ve Türk-İslamcı siyasetin gönüllü hamalları hâline getirildi.
Kürd siyasal tarihinin temel sorunlarından biri, kendi ulusal davasını sürekli olarak başka davaların arkasına bırakmasıdır. Önce Osmanlı birliği savunuldu. Daha sonra sosyalist devrim, proletarya enternasyonalizmi ve İslam ümmetçiliği öne çıkarıldı. Günümüzde ise Türkiyelileşme, komünalizm ve devletsizlik teorileriyle Kürdlerin egemenlik talebinden vazgeçmesi istenmektedir.
Kavramlar değişmiş, fakat Kürdlere biçilen rol büyük ölçüde aynı kalmıştır: Başkalarının devletini, devrimini veya ümmetini taşımak; fakat kendisi için egemenlik talep etmemek.
Bu tarihsel döngünün aşılması gerekir. Kürdler, başka uluslar için doğal kabul edilen hakların kendileri için de doğal olduğunu savunmalıdır. Kendi ülkeleri, siyasal statüleri ve egemenlikleri konusunda açık bir irade ortaya koymalıdır. Çünkü hiçbir ulus, sürekli olarak başkalarının yükünü taşıyarak ya da sömürgecisini demokratikleştirerek özgürleşemez. Dünyada sömürgecisini demokratikleştirerek özgürleşmiş bir ulus örneği yoktur.
8 Ağustos 2026
İbrahim Gürbüz