Hüsamettin Turan
Ortadoğu’nun son yarım yüzyıllık siyasi tarihi incelendiğinde, bölgesel istikrarsızlığın yalnızca ideolojik çatışmalardan değil, aynı zamanda devlet yapılarının niteliğinden ve ulusların kendi kaderini belirleme hakkının bastırılmasından kaynaklandığı açıkça görülür. Modern Ortadoğu’da birçok devlet, farklı etnik ve kültürel toplulukların rızasına dayanmayan merkezî ve çoğu zaman otoriter sistemler üzerine kurulmuştur. Bu durum özellikle İran örneğinde belirgin bir şekilde ortaya çıkar.
1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi ile kurulan teokratik sistem, yalnızca siyasal yapıyı değiştirmemiş; aynı zamanda devletin ideolojik karakterini de belirlemiştir. Bu yapı, devleti belirli bir dinî doktrin etrafında örgütlerken farklı etnik ve mezhepsel topluluklar üzerindeki baskıyı da kurumsallaştırmıştır.
Uluslararası insan hakları raporları, İran’ın özellikle siyasi suçlar ve muhalif faaliyetler gerekçesiyle dünyanın en yüksek idam oranlarından birine sahip ülkelerinden biri olduğunu göstermektedir. Bu nedenle İran rejimi eleştirmenler tarafından sıklıkla idam cumhuriyeti olarak nitelendirilmektedir.
İran’ın iç yapısı çoğu zaman dışarıdan homojen bir ulus-devlet olarak algılansa da demografik gerçeklik oldukça farklıdır. İran nüfusunun önemli bir kısmını Fars olmayan halklar oluşturur. Bunların başında Kürtler, Azerbaycan Türkleri, Beluçlar, Araplar ve Türkmenler gelir. Bu toplulukların önemli bir bölümü tarihsel olarak kendi kültürel ve siyasal kimliklerini koruma mücadelesi vermiştir.
İran Kürtleri, özellikle Mahabad Cumhuriyeti deneyiminden bu yana merkezî devletle sürekli bir gerilim içinde yaşamaktadır. Mahabad Cumhuriyeti’nin 1946 yılında kısa süreliğine kurulması, Kürtlerin kendi kaderini belirleme arayışının tarihsel bir ifadesi olarak görülür. Cumhuriyetin yıkılmasının ardından Kürt bölgelerinde yoğun bir askerî kontrol ve siyasal baskı politikası uygulanmıştır. Bu süreç, Kürt siyasi hareketlerinin yeraltına itilmesine ve zaman zaman silahlı çatışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Benzer bir durum İran’ın güneydoğusundaki Beluç bölgelerinde de gözlemlenir. Beluç nüfusunun yoğun olduğu Sistan-Beluçistan bölgesi, İran’ın ekonomik olarak en geri kalmış ve siyasi olarak en sert güvenlik politikalarının uygulandığı yerlerinden biridir. Sünni Beluç toplumu hem etnik hem de mezhepsel ayrımcılıkla karşı karşıya kaldığını dile getirmektedir. Aynı şekilde kuzeybatıdaki Azerbaycan bölgelerinde de dil ve kültür politikaları uzun süredir tartışma konusu olmaya devam etmektedir.
Bu tablo, İran’daki devlet yapısının yalnızca ideolojik değil aynı zamanda merkeziyetçi ve asimilasyoncu karakterini de ortaya koyar. Bu tür sistemler genellikle çok uluslu fakat tek kimlikli devlet modeli olarak tanımlanır. Bu model, farklı kimliklerin siyasal temsilini sınırladığı için uzun vadede istikrarsızlık üretme eğilimi taşır.
İran’ın dış politikası da bu iç yapıdan bağımsız değildir. İran rejimi, devrim sonrası dönemde bölgesel nüfuz stratejisini büyük ölçüde ideolojik ve silahlı ağlar üzerinden kurmuştur. Bu stratejinin en bilinen örneklerinden biri Lübnan’daki Hizbullah ile kurulan ilişkidir. Benzer şekilde Irak, Suriye ve Yemen’de de İran’a yakın milis ağlarının varlığı uluslararası raporlarda sıklıkla dile getirilmektedir.
Bu durum, İran’ın bölgesel politikasının yalnızca diplomatik kanallar üzerinden değil aynı zamanda vekil güçler aracılığıyla yürütüldüğü yönündeki eleştirileri güçlendirmiştir. Bu yaklaşım, devlet dışı silahlı aktörlerin bölgesel dengelerde önemli bir rol oynamasına yol açmıştır.
Öte yandan İran’ın iç politikası ile dış politikası arasındaki ilişki de dikkat çekicidir. Birçok araştırmacı, rejimin dış krizleri ve bölgesel gerilimleri iç meşruiyet sorunlarını dengelemek için kullandığını savunmaktadır. Bu bağlamda İran’ın bölgesel stratejisi yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda rejim güvenliği ile de yakından ilişkilidir.
Ortadoğu’daki birçok siyasi hareket, bölgesel istikrarsızlığın temel nedenlerinden birinin ulusların kendi kaderini belirleme hakkının bastırılması olduğunu savunur. Bu bakış açısına göre Kürdistan, Azerbaycan ve Beluçistan gibi bölgelerde yaşayan halkların siyasal statülerinin yeniden tanımlanması, uzun vadede çatışmaların azalmasına katkı sağlayabilir. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında da kendi kaderini belirleme ilkesi Birleşmiş Milletler sisteminin temel ilkelerinden biri olarak kabul edilir. Bu ilke özellikle sömürge sonrası dönemde birçok yeni devletin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Bu bağlamda Doğu Timor Bağımsızlık Referandumu, Güney Sudan Bağımsızlık Referandumu ve Güney Afrika’daki Apartheid Rejiminin Sona Ermesi gibi örnekler, uluslararası toplumun bazı durumlarda siyasal dönüşümleri desteklediğini göstermektedir. Bu örnekler, uluslararası sistemin belirli koşullar altında yeni siyasal yapıların ortaya çıkmasına izin verebildiğini ortaya koyar.
İran örneğinde ise uluslararası toplumun yaklaşımı çoğu zaman yaptırımlar ve diplomatik baskı ile sınırlı kalmıştır. Nükleer program, insan hakları ihlalleri ve bölgesel silahlı ağlar gibi konular İran’ın uluslararası sistemdeki konumunu tartışmalı hale getirmiştir. Bazı siyaset bilimciler, İran’daki mevcut rejim yapısının uzun vadede ciddi bir dönüşüm yaşayacağını öngörmektedir.
Ortadoğu’nun geleceği açısından temel soru şudur: bölgedeki çok uluslu devletler daha kapsayıcı ve demokratik bir modele mi evrilecek, yoksa baskıcı merkeziyetçi sistemler yeni çatışma döngülerini mi üretmeye devam edecek? İran örneği bu sorunun en kritik örneklerinden biridir. Eğer İran’da demokratikleşme, yerel özerklik ve kültürel haklar yönünde köklü reformlar gerçekleşmezse, etnik ve siyasal gerilimlerin sürmesi muhtemeldir.
Dolayısıyla İran meselesi yalnızca bir ülkenin iç politikası değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun genel istikrarını etkileyen jeopolitik bir sorundur. Kürtler, Azerbaycan Türkleri ve Beluçlar gibi toplulukların siyasal statüsü, bölgesel dengeler açısından giderek daha önemli hale gelmektedir. Bu bağlamda İran’daki siyasal yapının geleceği, yalnızca İran toplumunu değil aynı zamanda Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini de doğrudan etkileyecek bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır