İran denkleminde Kürt aktörler ve rejim değişikliği tartışmaları

Çetin Çeko

Çetin Çeko

İran’a yönelik askeri ve siyasi stratejilerin şekillenmesinde Kürt meselesi, bölgesel güç dengelerinin önemli unsurlarından biri hâline geldi. Washington ve Tel Aviv gerçekten İran’da bir rejim değişikliğini hedefliyorsa, yalnızca halkı sokağa çağırmakla yetinemez; İran muhalefetinin farklı unsurlarıyla iş birliği kurarak onları ortak bir hedef etrafında birleştirmesi gerekir.

28 Şubat’ta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik hava harekâtı başlatmasının ardından bölgesel güvenlik dengesi hızla değişmeye başladı. İran ve Irak’taki vekil gücü Haşdi Şabi, bu gelişmeye karşılık olarak Güney Kürdistan ve çevre bölgelere yönelik yoğun füze ve insansız hava aracı saldırıları gerçekleştirdi. Savaşın üçüncü gününde Donald Trump, birçok bölgesel aktörle telefon görüşmeleri gerçekleştirdi.

Bu görüşmelerin muhatapları arasında Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesud Barzani, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani ve İran Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mustafa Hijri de yer aldı. Barzani ve Hijri görüşmeye ilişkin herhangi bir açıklama yapmazken, YNK Politbürosu tarafından yapılan açıklamada Bafel Talabani’nin görüşme sırasında Trump’ın İran ile yürütülen savaşın hedefleri hakkında bilgi verdiğini ifade ettiği belirtildi. Bu temaslar, Washington’un İran’a yönelik askeri baskıyı artırırken bölgedeki Kürt aktörlerin konumunu da yakından takip ettiğini ortaya koyuyor.

Trump’ın Kürt siyasi aktörlerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından ABD merkezli medya kuruluşlarında CIA’nın bazı Kürt gruplarını silahlandırma ihtimalini değerlendirdiğine ve Washington’un İran karşıtı bir Kürt askeri hareketliliğini teşvik edebileceğine dair haberler yayımlandı. Bu tür iddiaların gündeme gelmesinde Kürtlerin son yirmi yılda Ortadoğu’daki iki önemli rejim dönüşümü sürecinde Batı için güvenilir ortaklar olarak ortaya çıkmış olmaları etkili oldu. Irak’ta Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi sonrasında Kürt siyasi ve askeri güçlerinin ABD ile kurduğu iş birliği, Güney Kürdistan’da nispeten istikrarlı bir yönetim modelinin ortaya çıkmasına katkı sağladı. Benzer şekilde Suriye’de IŞİD’e karşı yürütülen mücadelede Kürt güçlerinin ABD öncülüğündeki koalisyonla kurduğu askeri ortaklık, Washington’un bölgesel stratejisinde Kürt aktörlere yönelik güven algısını güçlendirdi. Bu tarihsel iki deneyim, İran bağlamında da bazı çevrelerde Kürtlerin potansiyel bir siyasi ve askeri ortak olarak yeniden gündeme gelmesine yol açtı.

4 Mart’ta bazı medya organları Doğu Kürdistanlı silahlı grupların İran’a karşı bir kara harekâtı başlattığını iddia etti. Ancak söz konusu siyasi partiler, Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve İran Devrim Muhafızları bu iddiaları reddetti. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt de haberlerin gerçeği yansıtmadığını açıkladı.
 

Bu iddiaların uluslararası basında geniş yer bulmasının ardından Donald Trump 8 Mart’ta yaptığı açıklamada Kürt grupların İran’a yönelik bir kara harekâtına katılmasını istemediğini belirterek “Kürtlerin zarar görmesini istemiyorum. Onlarla iyi ilişkilerimiz var. İçeri girmeye isteklilerdi ancak açıkça içeri girmemelerini söylediğimizi belirttim” ifadelerini kullandı.

Trump yönetiminin Doğu Kürdistanlı grupların rejime karşı doğrudan askeri harekete geçmesine mesafeli yaklaşmasında bölgesel jeopolitik dengelerin etkili olduğu değerlendiriliyor. Bu bağlamda Türkiye’nin Washington üzerindeki diplomatik baskısı önemli bir faktör olarak öne çıkıyor. Ankara uzun süredir bölgedeki Kürt siyasal ve silahlı aktörlerin güç kazanmasını kendi Kürt meselesi açısından risk görüyor.

Türkiye, Irak ve Suriye örneklerinde olduğu gibi İran bağlamında da Kürtlerin askeri ve diplomatik olarak güçlenmesinin bölgesel dengeleri değiştirebileceği endişesini Washington’a iletti. Bu nedenle ABD yönetiminin İran Kürtlerinin rejime karşı doğrudan bir askeri cephe açmasına mesafeli yaklaşmasında Ankara’nın diplomatik girişimlerinin ve NATO içindeki ilişkilerin belirli ölçüde etkili olduğunu söyleyebiliriz

Doğu Kürdistanlı altı siyasi partinin kurduğu ittifak ve Washington’un Kürt aktörlerle yürüttüğü temaslara ilişkin haberler, İran ve ona bağlı vekil güçlerin Doğu Kürdistanlı gruplara yönelik saldırılarını hızlandırdı. İran’ın askeri saldırılarının coğrafi dağılımı incelendiğinde İsrail hedeflerinden sonra en yoğun saldırıların Güney Kürdistan bölgesine yöneldiği görülür. Bu durum, Tahran’ın Kürt bölgelerini potansiyel bir ikinci cephe olarak değerlendirdiğini gösteriyor.

İran bu süreçte öncelikle Doğu Kürdistanlı siyasi ve askeri yapıların İran Kürdistanı ile iletişimini kesmeyi hedefledi. Bu amaçla Güney Kürdistan ile Doğu Kürdistan arasındaki sınır hattına yakın bölgelerde bulunan mobil iletişim altyapıları hedef alındı. Asiacell ile Korek Telecom’a ait baz istasyonları vurularak işlevsiz hale getirildi. Ayrıca aileleriyle iletişim kurabilmek için sınır hattına yaklaşan bazı sivillere İran güvenlik güçleri tarafından ateş açıldığı ve yaralananların olduğu bildiriliyor.

Bunun yanı sıra İran Devrim Muhafızları, PJAK hariç olmak üzere, Doğu Kürdistanlı örgütlerin Güney Kürdistan’daki üslerini hedef aldı. Bu çerçevede İran Kürdistan Demokrat Partisi’nin Koysanjak’taki, Kürdistan Özgürlük Partisi’nin Erbil’deki, Komele’nin Surdaş’taki ve Sazman-ı Xebat’ın Erbil’deki üsleri füze saldırılarıyla vuruldu. Tahran yönetimi ayrıca Doğu Kürdistanlı peşmerge güçlerinin İran sınırını geçmesine izin verilmesi durumunda Kürdistan Bölgesi’ndeki askeri ve enerji altyapı tesislerini hedef alacağını açıkladı. Ayrıca Mahabad ve Sanandaj başta olmak üzere birçok Kürt kentindeki cezaevlerinde bulunan bazı önemli siyasi tutuklular Tahran’daki hapishanelere sevk edildi.

İran’da Kürtlere yönelik güvenlik politikalarının diğer etnik ve siyasi gruplara kıyasla daha sert uygulanması uzun süredir dikkat çeken bir durumdur. Bu bağlamda ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü askeri operasyonların başarıya ulaşması yalnızca İran’ın nükleer programını, balistik füze kapasitesini ve insansız hava aracı üretim altyapısını ortadan kaldırmakla sonuca ulaşamaz. İran İslam Cumhuriyeti rejimi varlığını sürdürdüğü sürece Tahran’ın orta vadede yeniden nükleer ve balistik füze programları geliştirme kapasitesine ulaşması ve bölgesel vekil ağlarını yeniden güçlendirmesi muhtemel görünüyor.

Bu nedenle, İran politikasında kalıcı sonuçlar doğurabilecek en kalıcı sonuç, Tahran’da bir rejim değişikliğidir. Ancak rejim değişikliğinin yalnızca havadan yapılacak bombardıman ile ya da halkı sokağa çıkmaya çağırarak gerçekleşmesi oldukça güçtür. Irak, Libya ve Suriye örnekleri, dış müdahalenin yanı sıra muhalefetle kurulan işbirliğinin de rejim değişikliğinde belirleyici olabileceğini gösterdi.

Bu noktada ABD ile İsrail arasında İran’da rejim değişikliğinin nasıl gerçekleşeceği konusunda belirli bir stratejik yaklaşım farkı olduğu yönünde değerlendirmeler yapılıyor. İsrail’deki bazı güvenlik çevreleri İran’daki mevcut rejimin bölgesel güvenlik açısından kalıcı bir tehdit oluşturduğunu ve uzun vadeli çözümün rejimin değiştirilmesi olduğunu savunuyor. Washington ise daha temkinli bir yaklaşım benimsemekte ve İran’daki rejimin doğrudan dış müdahaleyle devrilmesinin yaratabileceği bölgesel tepki ve riskleri dikkate alıyor. Bu nedenle savaşın uzamasıyla ABD’nin stratejisinin rejim değişikliğinden daha çok İran’ın askeri kapasitesini sınırlamaya, ekonomik baskıyı artırmaya ve iç siyasi dinamiklerin zamanla rejimi zayıflatmasına evrildiği görülüyor.

Doğu Kürdistanlı gruplar ise ABD ve İsrail’in uçuşa yasak bölge oluşturması, askeri teçhizat ve lojistik destek sağlanması gibi dolaylı askeri destek mekanizmalarının devreye sokulmasını istiyorlar. Ayrıca olası bir rejim değişikliğinin ardından İran’ın yeni siyasi mimarisinin oluşturulmasında ABD ve İsrail’in farklı muhalif gruplar arasında uzlaşmayı kolaylaştıracak bir garantör rolü üstlenmesi gerektiğini ifade ediyorlar.

Bu çerçevede Kürt siyasal hareketlerinin talepleri ise oldukça nettir: İran’da demokratik bir siyasal sistemin kurulması ve Kürdistan bölgesine federal statü tanınması.

Dolayısıyla İran’a yönelik mevcut kriz bağlamında Kürt faktörü, yalnızca askeri bir mesele değil, ulusal ve aynı zamanda bölgesel güç dengelerini etkileyebilecek jeopolitik bir kaldıraç niteliği taşıyor. Irak ve Suriye’de yaşanan deneyim, uygun jeopolitik koşullar oluştuğunda Kürt siyasi aktörlerinin bölgesel güç dengelerini etkileyebilecek kapasiteye sahip olduğunu ortaya koydu.

Buna karşılık Türkiye ve İran, bu ihtimali kendi ulusal güvenlikleri açısından yakından ve dikkatle takip ediyorlar. Bu çerçevede İran’a yönelik askeri ve siyasi stratejilerin şekillenmesinde Kürt meselesi, doğrudan ya da dolaylı biçimde bölgesel güç dengelerinin önemli bir bileşeni hâline gelmiştir. Washington ve Tel Aviv, gerçekten İran’da bir rejim değişikliğini hedefliyorsa, yalnızca halka “sokağa çıkın ve yönetimi devralın” çağrısı yapmak yeterli olmuyor. Bunun yanında İran muhalefetinin farklı unsurlarıyla kapsamlı bir iş birliği geliştirmeleri, bu aktörleri ortak bir hedef etrafında birleştirerek onlara siyasal ve örgütsel alan açmaları gerekiyor.

X: @cetin_ceko