İmralı’da “Pişen” Bir Düşünce: Panoptikon ve Tek Kişilik Satranç

Mustafa Kalpak

Mustafa Kalpak

Öcalan’ın “pişmiş” hali, yalnızca uzun yıllar İmralı’da düşünmüş, hesaplamış ve siyasi çizgisini değiştirmiş olmasıyla açıklanamaz. Burada daha derin bir dönüşümden söz etmek gerekir.

Öcalan, devletin siyasal sınırlarını dışarıdan dayatılan görüşler olarak görmekten çıkararak, bunları kendi siyasal düşüncesinin vardığı sonuçlar biçiminde içselleştirmiş ve daha sonra kendi taraftarlarına kabul ettiren bir aktöre dönüşmüştür.

Bu nedenle bugünkü konumunu anlamak için yalnızca “Devlet ne istiyor?” veya “Öcalan devletin yanında mı?” sorularını sormak yeterli değildir. Asıl soru şudur:

Öcalan, devletin kabul edebileceği siyasal sınırları kendi düşüncesinde nasıl yeniden üretiyor ve bunları kendi taraftarlarına nasıl kabul ettiriyor?

Panoptikon: İktidarın İçselleştirilmesi

Bu noktada Panoptikon metaforu açıklayıcıdır.

Panoptikon’da asıl mesele gardiyanın mahkûmu sürekli izlemesi değildir. Asıl başarı, mahkûmun her an izlenebileceğini düşünerek kendisini denetlemeye başlamasıdır. Bir aşamadan sonra dışarıdaki gardiyanın sürekli müdahalesine gerek kalmaz; iktidarın sınırları mahkûmun zihnine yerleşir.

Öcalan’ın İmralı sonrasında ortaya koyduğu siyasal çizgi de bu açıdan okunabilir. Burada devletin bütün tezlerinin doğrudan ve mekanik biçimde Öcalan’a empoze edildiğini ileri sürmek gerekmiyor. Daha önemli olan, devletin kabul edebileceği siyasal sınırların Öcalan tarafından benimsenmesi ve ardından Kürt hareketinin kendi diliyle yeniden formüle edilmesidir.

Böylece devletin doğrudan söylemesine gerek kalmayan bazı şeyleri Öcalan söylemeye başlar. Üstelik bunlar artık devletin talepleri olarak değil, Öcalan’ın kendi tarihsel ve siyasal değerlendirmelerinin sonucu olarak sunulur.

Devletin temel tezleriyle çatışan bir Kürt siyasal paradigması yerine, devletin sınırları içerisinde uygulanabilir bir siyasal paradigma ortaya çıkmaktadır. Devletin kırmızı çizgileri korunmakta; buna karşılık örgütün tasfiyesi karşılığında “demokratik siyaset” alanının genişletilmesi talep edilmektedir.

Bu, klasik anlamda askeri bir teslimiyetten daha karmaşık bir süreçtir. Çünkü burada yalnızca silahlar bırakılmamakta; siyasal düşüncenin hareket alanı da yeniden tanımlanmaktadır.

Panoptikonun daha ileri biçimi tam da burada ortaya çıkar: İktidarın sınırları dışarıdan dayatılmak yerine içeride benimsenir ve içeriden yeniden üretilir.

Çerçeve yasa etrafında kurulacak denetim mekanizmaları da bu açıdan yalnızca hukuki araçlar olarak değil, siyasal disiplin araçları olarak okunabilir. Eski örgüt mensubuna “topluma dön” denecektir; fakat topluma dönüş, belirli hukuki şartlara ve uzun süreli denetim mekanizmalarına bağlanmaktadır ( Denetimli serbestlik).

Böylece fiziksel hapishanenin duvarları ortadan kalkarken, onun yerine görünmez bir denetim alanı kurulur.

İşte Panoptikon tam burada yeniden karşımıza çıkar: Duvar yoktur ama kule vardır. Gardiyan görünmezdir ama bakış zihindedir. Ve sistemin en büyük başarısı, kişinin kendi davranışlarını kendisinin kontrol etmeye başlamasıdır.

Bu nedenle Öcalan’ın devreye girmesi, yalnızca bir örgüt liderinin silah bırakma çağrısı olarak değil, örgütün kendi kendisini yeni siyasal ve hukuki kurallara uyarlamasını sağlayan bir rıza üretim mekanizması olarak da analiz edilebilir.

Devleti Memnun Eden, Kendi Taraftarını İkna Eden Hamle

Öcalan’ın bugünkü siyasi rolü bu nedenle iki yönlüdür.

Bir tarafta devletin kabul edebileceği bir siyasal çerçeve vardır. Diğer tarafta ise bu çerçeveyi kendi taraftarlarına kabul ettirebilmek için kullanılan siyasal dil bulunur.

Yıllarca silahlı mücadeleyi savunmuş bir hareketin liderinin çıkıp “Yanıldık, kaybettik ve yenildik” demesi, kendi siyasi meşruiyetini ciddi biçimde tartışmalı hale getirebilir.

Bunun yerine farklı bir anlatı kurulmaktadır:

Yenilgi değil, yeni dönem.

Tasfiye değil, demokratik dönüşüm.

Silah bırakmak geri çekilme değil, demokratik siyasete geçiş.

Çerçeve yasa teslimiyet değil, ilk adım.

Böylece siyasi sonuçların kendisi tartışılmaktan ziyade, bu sonuçların anlamı yeniden tanımlanmaktadır.

Burada Öcalan’ın söylemi klasik bir “yenilgiden gelecekteki zafer doğacaktır” anlatısından da farklıdır. Rosa Luxemburg’un yenilgiden gelecekteki zaferin doğacağı anlayışına veya Sezai Karakoç’un “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer” düşüncesine yaslanan bir dil kurulmamaktadır.

Bunun yerine daha farklı bir gelecek tasviri ortaya konmaktadır: Silahlı mücadele sona erecek, örgütsel yapı tasfiye edilecek ve bunun karşılığında demokratik siyasetin önü açılacaktır.

Dolayısıyla “pişmiş” Öcalan, yalnızca fikir değiştirmiş bir lider değildir. Kendi hareketinin geçmişte savunduğu hedeflerden vazgeçerken, bu dönüşümü taraftarlarına kabul ettirebilecek siyasal ve psikolojik dili geliştirmiş bir liderdir.

“Tek Kişilik Satranç”: Öcalan’ın Kendi Tanımlaması

Burada ikinci metafor olan “tek kişilik satranç” özellikle önemlidir. Çünkü bu benzetme dışarıdan Öcalan’a yakıştırılan bir ifade değildir. Öcalan’ın kendisi, içinde bulunduğu siyasal süreci tek başına satranç oynayan bir oyuncunun durumuna benzetmiştir.

Bu ifade, onun İmralı’daki konumunu ve yürüttüğü siyasi hesabı anlamak açısından önem taşır.

Tek kişilik satrançta oyuncu hem beyazdır hem siyahtır. Bir hamleyi kendisi yapar, ardından karşı hamleyi de yine kendisi hesaplar. Oyuncu farklı tarafların hamlelerini aynı zihinsel süreç içerisinde değerlendirmek zorundadır.

Öcalan’ın kendi ifadesiyle bu durum, onun yalnızca kendi geçmişiyle hesaplaşmadığını; devletin beklentilerini, kendi hareketinin vereceği tepkiyi ve atacağı adımların sonuçlarını aynı anda hesaplayan bir siyasi aktör olarak hareket ettiğini düşündürmektedir.

Dünün Öcalan’ı ile bugünün Öcalan’ı karşı karşıyadır.

Bir zamanlar silahlı mücadeleyi savunan Öcalan, bugün silahlı mücadelenin sona erdirilmesini savunmaktadır. Bir zamanlar örgütü kuran ve büyüten siyasi irade, bugün örgütsel yapının tasfiyesine öncülük etmektedir.

Fakat tek kişilik satranç yalnızca geçmişle hesaplaşma değildir. Daha önemli olan, yapılan hamlenin hem devlet hem de kendi taraftarları tarafından nasıl karşılanacağını hesaplamaktır.

Öcalan bir hamle yaparken yalnızca devletin vereceği karşılığı değil, kendi tabanının bu hamleyi nasıl kabul edeceğini de gözetmek durumundadır. Bu nedenle siyasi hamlenin kendisi kadar, o hamlenin hangi kavramlarla anlatıldığı da önem kazanır.

Silah bırakmak “geri çekilme” değil “demokratik siyasete geçiş”; örgütün tasfiyesi “yenilgi” değil “tarihsel dönüşüm”; yeni düzenlemeler ise “teslimiyet” değil “ilk adım” olarak sunulmaktadır.

Böylece tek kişilik satrançta hesap yalnızca bir sonraki hamleyi yapmak değildir. Yapılan hamlenin farklı taraflarda nasıl bir karşılık yaratacağını hesaplamak ve buna uygun bir siyasal anlatı kurmaktır.

Liderin Hamlesi, Tabanın Muhakemesi

Bu noktada satranç metaforu, liderlik ve bağlılık meselesiyle birleşmektedir.

Öcalan geçmişi yeniden yorumlamakta, yeni bir yol tarif etmekte ve bu yolun “ilk adımını” göstermektedir. Bir yasanın “anahtar” olduğunu, bir “kapının” açıldığını söylemektedir. Ardından takipçilerinden bu yeni çizgiyi benimsemeleri beklenmektedir.

Böylece liderin vardığı sonuç, tabanın üzerinde serbestçe tartışabileceği sıradan bir siyasi öneri olmaktan çıkıp izlenmesi gereken siyasi yol haline gelebilir.

Bu bağlamda “biat” kavramı yalnızca körü körüne itaat anlamında değil, liderin siyasal muhakemesini kendi muhakemesinin yerine koyma eğilimi olarak ele alınabilir.

Öcalan “Hesabımı yaptım, yeni yol budur” dediğinde, takipçiden beklenen şey kendi hesabını yapmak yerine liderin vardığı sonucu benimsemek olabilir.

Panoptikon ile tek kişilik satrancın kesiştiği nokta da burada ortaya çıkar:

Devletin siyasal sınırları lider tarafından içselleştirilir; liderin içselleştirdiği sınırlar daha sonra takipçilerine siyasi doğrular olarak aktarılır.

Böylece devletin doğrudan ikna etmek zorunda kalmayacağı kesimleri, lider kendi otoritesi aracılığıyla ikna edebilir.

Panoptikonun Meclis’teki Yeni İşlevi

PKK’nın tasfiyesiyle birlikte Öcalan’ın siyasi rolünün sona ereceğini düşünmek de yanıltıcı olabilir. Tersine, devletin tezleriyle uyumlu siyasal çizgisini ve kendi üzerindeki etkisini, bundan sonraki dönemde DEM Parti üzerinden sürdürmeye çalışacağı ileri sürülebilir.

Silahlı örgütün tasfiyesiyle ortaya çıkacak yeni dönemde, Kürtlerin siyasi, kültürel, hukuki ve anayasal taleplerinin hangi çerçevede ifade edileceği önem kazanacaktır.

Öcalan’ın etkisi burada doğrudan örgütsel bir komuta ilişkisi üzerinden değil, siyasi yön verme ve kendi çizgisini meşru bir siyasi temsil kanalı üzerinden sürdürme biçiminde devam edebilir.

Bu açıdan DEM Parti, Öcalan için adeta “biçilmiş kaftan” niteliğinde görülebilir.

Böyle bir durumda Panoptikonun işlevi de İmralı sınırlarının dışına taşınmış olur.

İmralı’da içselleştirilen siyasal sınırlar, bu kez Meclis’te ve “demokratik siyaset alanında” DEM tarafından yeniden üretilir ( Denetimli siyaset).

Öcalan doğrudan Meclis’te bulunmasa bile, ipi elinde olan DEM Parti üzerinden mecliste siyasi kararların, söylemlerin ve taleplerin biçimlendirilmesinde “stratejik önerlik” rolü devam edebilir.

Dolayısıyla Panoptikon yalnızca bir mahkûmun zihninde işleyen bir denetim mekanizması olmaktan çıkar; içselleştirilen siyasal sınırların siyaset alanında yeniden üretilmesini sağlayan bir mekanizmaya dönüşür.

Bu nedenle PKK sonrası dönemde asıl mesele yalnızca örgütün tasfiye edilmesi değil, Kürtlerin siyasi, kültürel, hukuki ve anayasal haklarının hangi siyasal çerçevede ve kimin yönlendirmesiyle savunulacağıdır.

“İlk Adım” Söylemi

Öcalan’ın “ilk adım”, “başlangıç”, “anahtar” ve “kapı” kavramlarına yaptığı vurgu bu nedenle önemlidir.

Bu kavramların ortak mesajı şudur:

Eski yol sona ermiştir; yeni yol budur.

Böylece yalnızca örgütün geleceğine ilişkin bir tercih ortaya konulmamakta, aynı zamanda taraftarların geçmişi nasıl değerlendireceği de belirlenmektedir.

Bir zamanlar büyük bir mücadele olarak sunulan dönem, şimdi aşılması gereken tarihsel bir aşamaya dönüşmektedir. Bir zamanlar mücadele aracı olan örgüt, şimdi tasfiye edilmesi gereken bir yapıya dönüşmektedir. Silahlı mücadele ise geçmişin yöntemi, sona erdirilmesi de geleceğin başlangıcı olarak sunulmaktadır.

Bu dönüşümün kendi içinde tutarlı olup olmadığı ayrıca tartışılabilir. Ancak siyasi açıdan dikkat çekici olan şudur:

Öcalan, kendi geçmişine karşı yaptığı hamleyi kendi taraftarlarına da kabul ettirebilmektedir.

İşte “pişmiş” Öcalan’ın asıl siyasi gücü burada yatmaktadır.

Tasfiyeyi Yeni Bir Başlangıç Olarak Sunmak

Öcalan’ın söyleminde dikkat çekici olan, PKK’nin tasfiyesini yalnızca bir son veya kayıp olarak değil, Kürtlerin davasına hizmet edecek yeni bir siyasal dönemin başlangıcı olarak sunmasıdır. Tasfiye böylece sorgulanması gereken bir sonuç olmaktan çıkarılıp, gelecekte Kürtler için demokratik ve hukuki kazanımlar doğuracağı varsayılan “ilk adım” ve “yol açıcı” bir gelişme olarak anlamlandırılmaktadır. Ancak ortada Kürtlerin siyasal, kültürel, hukuki ve anayasal hakları bakımından henüz somut bir kazanım yokken, tasfiyenin kendisini bu kazanımların başlangıcı olarak sunmak, “trajik iyimserlik” ile “toksik pozitiflik” arasındaki sınırı tartışmalı hale getirmektedir.

Öcalan’ın Sözüne Güvenilir mi?

Bütün bu tartışmanın sonunda mesele Öcalan’ın söylediklerine inanıp inanmamak sorusuna indirgenmemelidir.

Bir siyasi liderin sözü, tek başına siyasi çözümün güvencesi olamaz. Sözlerin değeri, onları takip eden somut hukuki ve siyasi sonuçlarla ölçülmelidir.

Öcalan’ın söylediği “ yeni yol”, Kürtlerin somut ve güvence altına alınmış haklarına ulaşıyor mu?

Eğer silahların bırakılması ve örgütün tasfiyesi gerçekleşiyor; fakat bunun karşılığında Kürtlerin siyasi, kültürel, hukuki ve anayasal hakları konusunda somut bir güvence ortaya çıkmıyorsa, ortada bir çözümden çok siyasi bir yeniden konumlanma vardır ( siyasi asimilasyon veya politicide, siyasi kırım).

Sonuçta belirleyici olan Öcalan’ın ne söylediği değil, bu sözlerin hangi hukuki düzenlemelere, hangi siyasi haklara ve hangi kalıcı güvencelere dönüştüğüdür.

Çünkü bir halkın geleceği, bir liderin sözüne duyulan güvenle değil, hakların güvence altına alındığı bir siyasal düzenle belirlenir.