İktidarın Ahlâkı: Devrimci Söylemden Epstein Adası'na

Celal Hoca Amed

Epstein denen ada, sanıldığı gibi Batı'ya özgü istisnai bir sapkınlık alanı değildir. Tam tersine, iktidarın ahlâkını en çıplak hâliyle ele veren, evrensel bir vitrindir. Gücün, paranın, dokunulmazlığın ve ideolojik meşruiyetin birleştiği her yerde benzer adalar kurulur; kimi zaman tropik bir adada, kimi zaman bir devrimci merkezin kutsallaştırılmış mekânlarında. Jeffrey Epstein bu sistemin mucidi değil, yalnızca ifşa olmuş ismidir.

Epstein'ın etrafında şekillenen yapı, bireysel arzuların toplamı değil; örgütlü, sistematik ve uzun yıllara yayılan bir iktidar ağının ürünüdür. Ghislaine Maxwell, bu ağın kilit isimlerinden biri olarak yargılandı ve mahkûm edildi. Maxwell'in rolü yalnızca aracılık değil; genç kızların seçilmesi, yönlendirilmesi ve susturulması sürecinin koordinasyonuydu. Virginia Giuffre ve diğer mağdurların ifadeleri, bunun rastlantısal değil, süreklilik arz eden bir düzen olduğunu ortaya koydu.

Uçuş kayıtları, "küçük siyah defter", tanıklıklar ve mahkeme belgeleri; bu adaya yolu düşenlerin sıradan insanlar olmadığını açıkça gösterdi. Eski ABD Başkanı Bill Clinton'ın Epstein'ın özel uçağıyla defalarca seyahat ettiği kayıtlara geçti; Clinton tüm suçlamaları reddetti. İngiliz Kraliyet ailesinin önemli figürlerinden Prens Andrew, kamuoyuna yansıyan suçlamalar sonrası hukuki bir uzlaşmaya gitmek zorunda kaldı ve kamusal görevlerinden çekildi. Harvardlı hukukçu Alan Dershowitz hakkında ciddi iddialar gündeme geldi; kendisi bunları reddetti ve hukuki savunma yürüttü. Fransız iş insanı ve model ajansı sahibi Jean-Luc Brunel, benzer suçlamalarla tutuklandıktan sonra cezaevinde ölü bulundu.

Bu tablo bize şunu gösterir: Epstein Adası bir "ahlâk sapması" değil, iktidarın doğrudan sonucudur. Para, statü ve dokunulmazlık; özellikle genç kadın bedenlerini kolayca araçsallaştırır. Burada kullanılan dil değişebilir: kimi yerde "eğlence", kimi yerde "koruma", kimi yerde "gelecek vaadi", kimi yerde ise "özgürleşme" denir. Ama sonuç değişmez.

Tam da bu noktada, "bizim Tanrı" devreye girer. Liberal kapitalizmin çürümüşlüğünü, kapitalist modernitenin ahlâksızlığını en sert ifadelerle eleştirirken; pratikte iktidarın en ilkel biçimlerini yeniden üretir. Şam'daki evlerde, 18–19 yaşlarındaki genç kızlarla kurulan ilişkiler; sıradan bir zaaf olarak değil, bilinçli bir "çözümleme" süreci olarak sunulur. Etrafındaki kadrolar bu zayıf noktayı bilir ve buna göre pozisyon alır.

"Neden bu yönde girişimler oluyor?" sorusu sorulduğunda yanıt hazırdır: "gerçeklikle yüzleşme", "namus anlayışının aşılması", "Kürt kadınının özgürleşmesi", "iradeleşme" ve "mücadeleye hazırlık." Ancak bu kavramlar, pratikte kadını özneleştirmek için değil; kişiliğini parçalayarak yeniden biçimlendirmek için kullanılır. Çözümleme adı altında onursuzlaştırma, eleştiri adı altında kırılma, özgürleşme adı altında bağlılık yaratılır.

Geleneksel namus anlayışına yöneltilen eleştirilerin bir bölümü tarihsel olarak haklıdır. Kadın karşıtı zihniyet yıkılmalıdır. Ancak sorun şuradadır: Bu yıkım, kadının iradesini güçlendirmek için değil; iktidarın kendisi için "uygun bir kadın tipi" üretmek amacıyla yapılır. Yani tahakküm ortadan kalkmaz, yalnızca ideolojik kılıf değiştirir.

Bu süreçte çatışmalar yaşanmadı mı? Elbette yaşandı. Direnenler, itiraz edenler, susmayanlar oldu. Peki sonları ne oldu? Çoğu tasfiye edildi, yalnızlaştırıldı, itibarsızlaştırıldı. Tıpkı Epstein dosyasında olduğu gibi, sistem kendini korudu; bireyler bedel ödedi. Bu yüzden mesele ne yalnızca ABD'ye aittir ne de Kürdistan'a özgüdür. Bu, iktidarlaşmış ve kendini tarihsel, devrimsel ya da ahlâki bir misyonun üstünde gören herkesin ortak zihniyetidir.

Zihinsel bir değerlendirme yapıldığında tablo nettir: Hepsi belirli konumlara gelmiş, güçle temas etmiş, dokunulmazlık hissi kazanmış kişilerdir. "Bizim Tanrı" da dünya ölçeğinde devrimsel lider olarak anılmak isterken, bir avuç Kürt adına iktidara talipti. Küresel iktidar figürlerinden aşağı kalacak bir ahlâk standardını kabullenmesi mümkün değildi. Devrimci söylem, burada bir kurtuluş dili olmaktan çıkmış; iktidarın en sofistike meşruiyet aracına dönüşmüştü.

Epstein Adası ile devrimci merkezler arasındaki benzerlik tam da buradadır: Mekânlar değişir, söylemler değişir, bayraklar değişir; fakat iktidarın bedene, iradeye ve ahlâka yaklaşımı değişmez.