Saygıdeğer Misafirler, Değerli Dostlar ve Arkadaşlar
Sizleri Kürd dilinin tarihsel geçmişin derinliğinden yankılanan ses ve ezgilerinin sıcaklığıyla selamlıyor, hoş geldiniz diyoruz. Hoş geldiniz!
Tüm lehçeleri ve alfabeleriyle Kürt dilinin varlığımız ve bilincimizin yankısı olduğunu belirtiyor; bu bilinçle bugün burada, Hawar dergisi üzerine sohbet etmek üzere toplanmış bulunuyoruz.
Hawar dergisi, 15 Mayıs 1932’de Kürtçe Latin alfabesiyle yayın hayatına başladı. Bu, Kürt gazetecilik tarihinde çok önemli bir gündür. Bugün Hawar dergisinin çıkışının 94. yıl dönümünü kutluyoruz.
Tarih kanıtlamıştır ki dil, bir millet için sadece kelimelerden ibaret değildir; aksine o milletin tarihi ve kültürel zenginliğinin canlı varlığının göstergesidir. Bir dil yasaklandığında ya da zayıflatıldığında, o toplumun kendi tarihi ve kültürüyle olan bağını koparır. Ulusal olarak varolma mücadelesinde dil, "en son kaledir". Bir dil yaşadığı sürece, o ulusun yeniden kendi kökleri üzerinde doğma potansiyeli her zaman vardır. Bu nedenle ideolojik saldırılar ilk olarak dil üzerinde gerçekleşir. Bugün kullandığımız Latin alfabesiyle kürdçenin durumunu doğru değerlendirmek ve ondan ders çıkarmak için, geçmişteki süreçler hakkında bilgi sahibi olmamız gerekir.
Hawar dergisi, 15 Mayıs 1932’de Şam’da, Kürd dil bilimci Mîr Celadet Alî Bedirxan öncülüğünde çıkarılmıştır. Kürtçe edebi ve entelektüel bir dergidir. Zorlu şartlar altında, Latin harfleriyle yayın hayatına başlamıştır. Hawar, Kürd Latin alfabesinin gelişmesinde ve standartlaşmasında çok özel bir yere sahiptir!
Bir Kürd edebiyat dergisi olarak Hawar, 1932-1943 yılları arasında yayınını sürdürmüş ve Kürd arşivinde toplam 57 sayı ile yerini almıştır. Hawar dergisi, yayın programı olarak ayda iki kez çıkmayı planlamış olsa da, baskılar ve ekonomik sorunlar nedeniyle bu program çoğu zaman büyük engellerle karşılaşmıştır.
Kürd yayıncılık tarihinde önemli bir yere sahip olan Hawar dergisi, üstlendiği rol ve yöntemiyle Kürd dili üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır. Hawar, edebiyat ve dil kulvarında yeni bir iz, yeni bir ekol olmuştur. Mîr Celadet, ilk sayının ilk satırlarında amacını şu sözlerle ifade eder:
"Hawar bilimin sesidir. Bilim, kendini tanımaktır. Kendini tanımak, bizim için kurtuluş ve huzur yoludur."
Dergide ağırlıklı olarak farklı konulara yer verilmiştir: Edebi ve politik konular, öyküler, şiirler ve dil üzerine araştırmalar yayımlanmıştır. Hawar dergisinin bugüne kadar toplanabilen tüm sayıları Kürd yayınevleri tarafından basılmıştır. Bugün bu arşiv, araştırmacılarını ve okurlarını beklemektedir.
Biliyoruz ki Hawar yazarlarının bir kısmı, Kürd edebiyatında çok özel bir emeğe ve yere sahiptir. Hawar dergisinin bazı yazarları şunlardır: Celadet Alî Bedirxan, Kamiran Alî Bedirxan, Dr. Nûredîn Zaza, Bedir Xan, Osman Sebrî, Qedrîcan, Cegerxwîn, Mistefa Botî, Ehmed Namî, Hesen Hişyar, Bişarê Nêrwan, Reşîd Kurd, Goram, Tewfîq Wehbî, Evdilxaliq Esîrî, Şakir Fetah, Hevîndê Sorî, Pîrot, Lawekî Kurd vb.
Hawar dergisinde, Kürt ve Kürdistan tarihine ve Kürt diline dair Latin harfleriyle yazılmış pek çok yazı yer almaktadır. Celadet Alî Bedirxan, Hawar dergisi aracılığıyla Kürt dilinin gelişmesi ve standartlaşması için özel bir emek ortaya koymuştur. Bu nedenle bugünkü gündemimiz; Hawar dergisi, Mîr Celadet Alî Bedirxan'ın emek ve çalışmaları ile Kuzey Kürdistan'daki Kürtçenin durumudur.
Bir not olarak belirtmek isterim ki: Kürd Latin alfabesi üzerine ilk çalışmaları yapan kişi Xelîl Xeyalî'dir. 1928 yılında ise Erebê Şemo ve İshak Marogulov, Latin harfleriyle bir Kürtçe alfabe hazırlamışlardır. Ancak şüphe yok ki Kürd Latin alfabesini modernleştiren ve mükemmelleştiren kişi Mîr Celadet'tir; bugün Latin harfleriyle Kürtçe yazarken onun oluşturduğu bu alfabeyi temel alıyor ve kullanıyoruz.
Son yıllarda dil meselesi, sadece belirli günlerde kendine has anlamı ve önemiyle toplumun gündemine girmekte; fakat ne yazık ki bir süre sonra unutulup gitmektedir. Çok iyi biliyoruz ki ülkemizin işgalı ve dilimizin yasaklanmış tarihi, özünde kürd milletinin "varlık ve yokluk savaşı" tarihidir. Dil sadece bir iletişim aracı değildir; dil, ulusal tarihi hafızadır; dil, kimlik ve ulusal ruhtur. Dil, kürd milletinin varlık ve onurun sembolüdür. Dil, ulusal bellektir.
Kürtçe, Türkiye Devleti tarafından "köylülük", "geri kalmışlık" ve "cahillik" dili olarak yansıtılmış; Türkçe ise "modern medeniyet", "başarı", "aşk" ve "şehirlilik" dili olarak tanımlanmıştır. Kurumsal ve ulusal reflekslerin zayıf olması nedeniyle, asimilasyon dalgaları ne yazık ki sonuç almıştır.
Yakın tarihimize dönüp baktığımızda mevcut durumun hangi boyutta olduğunu görebiliriz:
Eskiden asimilasyon merkezlerinin askeri kışlalar ve okullar olduğunu biliyorduk; ancak televizyonlar, sosyal medya ve dijital araçlar vasıtasıyla asimilasyon artık ailelerin içine kadar sızdı ve oturma odalarına yerleşti. Bu durum kadınlar ve çocuklar üzerinde psikolojik ve negatif bir etki yarattı ve yaratmaya devam ediyor. Bu gerçeklik, Kürd ailesinde ve toplumunda derin bir çatlak oluşturdu; nesiller arasındaki köprüyü yıktı!
1970'li yılları dönemlerinde, o vaktin öncüleri ve kadroları genç ve tecrübesizdi. Örgütsel hareketlerin ve gençliğin öncüleri devlet okullarında büyüyordu ve kullandıkları teorik egemen dil Türkçeydi; öğrenme kaynakları ve eğitimleri resmi eğitim sistemine göre şekillenmişti. Başlangıçta, derin bir planlamayla üniversitelerdeki Kürd gençleri "sağ ve sol" kulvarlar üzerinden birbirinden uzaklaştırıldı ve yurtseverlik çizgisinin önü tıkandı. İdeolojik ve günlük çelişkiler, ulusal duyguların bilince çıkarılmasını ve uyanışını engelledi. O dönemin onlarca parti ve örgütü, ulusal bir stratejiyi öne çıkarıp yürütmek yerine, maalesef mücadelemize yarardan çok zarar veren, gençliğimizi gereksiz kamplara bölen, yakın ve uzak hedefleri yanlış belirleyen, yanlış iç ve dış düşman hedefler belirleyen, ideolojik hatlar üzerinden örgütlenmelere gidildi. Bir bakıma ideolojik çelişkilerin tarafı oldular. Öyle ki Kürdistan ulusal mücadelesi temelde, ulusal amaçlardan saparak sömürgecilerin istediği zeminlere kaydı. Ulusal amaç, ideolojik atmosferin altında zayıf kaldı.
O süreçte iletişim terminolojisi, dönemin tartışma ve diyalogları, gündemdeki fikir ve düşüncelerin okunması ile ifadesi ağırlıklı olarak Türkçe yapılıyordu. Geçmişin öncü kadroları Türk solu içinde yer aldığından, Türkçe düşünce merkezleriyle ilişkileri ve bağları daha kolaydı. Nitekim Kemalist rejim medreseleri ve Kürtçe eğitimi yasaklamış, ağır baskılar altına almıştı. Kemalizm terminolojisinde bu medreseler, gericiliğin yuvaları olarak ifade ediliyordu. Bu gibi nedenlerden ve örgütsel bir geleneğin bulunmamasından dolayı, Kürd siyaset dili ve kültürü, egemenlerin baskısı altında kalmış ve gelişmemişti. Bu durum, Türkçenin siyaset alanında "birinci dil veya egemen dil" haline gelmesine yol açtı. Ne yazık ki, binlerce kez ne yazık ki bu durum, "devrim" rüzgârları içinde yeni bir asimilasyonun önünü açtı ve entegrasyonu hedefleyen örgütlerin yol güzergâhını kontrollü bir şekilde güçlendirdi. Bugün, dün kendi gölgeleriyle savaşan o "devrimcilerin" artık rejimin bekçileri haline geldiklerini, gönüllü bir şekilde "demokratik entegrasyon" çabalarına giriştiklerini ve "demokratik yalanlarla" gündem belirlediklerini görüyoruz. Tarihi tersyüz ederek, kavramları gerçek anlamlarından soyutlayarak farklı anlatım ve anlamlarla kendi gündemlerini topluma dayatıyorlar.
12 Eylül (1980) askeri darbesiyle birlikte yeni bir süreç başladı. Kürd milletine yönelik asimilasyon ve nüfus mühendisliği projeleri hayata geçirildi. Hazırlanan programlar doğrultusunda siyasi hareketlere, aşiretlere ve Kürd toplumuna karşı vahşi saldırılar yürütüldü. Türk devleti, soykırım siyasetinin temelini ağır kargaşalar, işkenceler ve katliamlar üzerine kurdu. Bu siyaset tüm Kürdistan’da ve özellikle 5 No’lu laboratuvarında (Diyarbakır Cezaevi) başlatılarak adım adım geliştirdi ve Kürd toplumu rehin aldı.
Rehin alma siyaseti ve "Türkçe konuş, çok konuş" sloganları Kürd yurtseverlerinin kanıyla duvarlara yazıldı. Bu siyaset sadece ırkçı sloganlarla sınırlı kalmadı; yaşamın her alanında her türlü ölüm ve işkence aracıyla sürdürüldü. Kürtçenin kamusal alanda ve cezaevlerinde, özellikle de Diyarbakır'da yasaklanması bir işkence aracı olarak kullanıldı. Devletin bu politikası, ağır bir şiddetle, toplumun kalbine korku saldı. Anne ve babalar, çocukları okullarda işkence görmesin ve "makbul bir vatandaş" olarak kabul edilsin diye kendi elleriyle çocuklarını Türkçeye (asimilasyona) doğru ittiler. Bu toplumsal korku, "gönüllü asimilasyonun" önünü açtı ve bu korku nedeniyle Kürd diline ağır bir darbe vuruldu.
12 Eylül darbesinin uygulamaları nasıl ki "filli bir savaşın" aparatları idiyse, Türk dizileri ve kültür endüstrisi de "psikolojik ve sosyolojik savaş" mekanizmasının birer araçları oldu diyebiliriz. 1980’li yıllardan sonra rejim, kendi dili ve kültürüyle televizyon kanalları ve özel programlar üzerinden asimilasyon projelerini topluma dayattı. Kadını devlete entegre etmek için "Haydi kızlar okula!" kampanyası başlatıldı ve kadınlara "Şartlı Nakit Transferi" adı altında maaş bağlandı. Ev ev gezilerek Kürt kadınlarına doğum kontrol ilaçları ve araçları dağıtıldı. Hatta birçok hastanede Kürt kadınlarının bilgisi dışında, çocuk doğurmamaları için rahimleri bağlandı. Özel video ve filmler vasıtasıyla evlerin içine kadar girildi. Türkçe, "modern yaşamın" bir aracı olarak tanımlandı; diziler ve özel programlar aracılığıyla aile içinde Türkçeye yönelik bir cazibe yaratıldı. Kürd toplumunu vahşi, aptal ve cahil gösteren, isimleri ve kıyafetleri Kürtçe ama dilleri Türkçe olan senaryolara sahip yığınca diziler yapıldı.
Bu asimilasyon projesi toplum içinde tuhaf paradokslara ve trajedilere yol açtı. Bu trajedilerden biri de şudur: Dün Türkçe bilmeyen anneler, bugün Kürtçe bilmeyen çocuklar büyüttü! Bu sorunun cevabı önemlidir: Tek bir kelime Türkçe bilmeyen o anneler, nasıl oldu da "anlıyorum ama konuşamıyorum" diyen bir neslin ortaya çıkmasına zemin hazırladı? Acaba bu kötü gidişatta, bugün Kürtler arasında egemen olan siyaset dilinin payı ve sorumluluğu ne kadardır? "Kürtçülük" adı altında yürütülen Türkçe konuşma eğilimi ve entegrasyon siyaseti toplum üzerinde nasıl bir etki bıraktı? Elli yılı aşkın bir süredir egemen olan siyaset yelpazesi; propagandanın, ajitasyonun, iç eğitim ve okumalarını, iç diyalog ve toplumla olan ilişki ağlarının dilini ağırlıklı olarak Türkçe yürüttü ve temel dil olarak Türkçeyi kullandı. Bu durum ulusal bilinç için çok büyük bir tehlike beraberinde getirdi ve iradesi yok edilmiş geniş topluluklar kategorisinde gönüllü entegrasyon ve asimilasyon siyasetini egemen hale getirdi!
Bugün Kürtçe bilmeyen o çocuklar, dedeleri ve nineleriyle sohbet edemiyorlar. Bu durum, çocuğun şarkılardan, fıkralardan, masallardan, deyimlerden ve aile hafızasından; dolayısıyla toplumun kültür ve sanat belleğinden mahrum kalmasına neden oluyor. Bu da aileden ve toplumdan uzaklaşmayı kolaylaştırıyor. Bu zihniyetin sonucu olarak ortaya "yarım kalmış" bir nesil çıkıyor. Bu "arada kalmış" nesil; dil, kültür ve tarih bağlamında köprünün üzerinde sıkışmış durumda. Bu "yarım kalmışlık" gerçekliği, insana "ne o ne bu" dedirten bir manzara ortaya çıkarıyor.
Asimilasyon burada sadece dilin değişmesi değil; şahsiyet karakterinin çürütülmesi, toplumsal sosyolojinin çökertilmesi ve bir milletin yok edilmesidir. Devletin yok etme politikası "tek dil, tek millet" amacı üzerine planlanmıştır; eğitim sistemi, ekonomik ilişkiler ve medya baskısıyla yürütülmektedir. Bu sömürgeci sistem, Kürd dilini yasakların çarkı arasına alıp sıkıştırmaktadır.
Kürd siyaseti, tüm eksikliklerine ve zayıflıklarına rağmen asimilasyon ve sömürgeci sisteme karşı mücadele etmektedir. Düşünsel düzeyde buna karşı çıkmakta ve pratik düzeyde bir çaba içerisindedir. Teknolojinin avantajları, bilgiye erişimin kolaylaşması ve dijital dünya, yasakların duvarlarını yıkmaktadır. Bu esen rüzgar, Kürd dilinin direnişinin bir göstergesidir. Bu durum, artık Kürd diline önem vermeleri için egemen Kürd siyaseti üzerinde de bir etki yaratmaktadır. Ancak bir gerçek var ki, mitinglerde ve konferanslarda hâlâ yoğun olarak Türkçe kullanılmaktadır; bu da güçlü bir alternatifin inşa edilmesinin önünü tıkamaktadır.
Mîr Celadet Bedirxan’ın emekleri ve HAWAR dergisi, Kürd dili tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Biliyoruz ki Hawar ekolü, modern Kürd tarihinde sadece bir dergi olarak kalmamış; dilsel, kültürel ve ulusal alanda yeni bir ekol ve yöntem olmuştur. Mîr Celadet Alî Bedirxan öncülüğünde başlayan bu ekol, HAWAR okulunda temelini güçlendirmiştir. Mîr Celadet, Kürd Latin alfabesinin öğretmeni olarak bilinir. Mîr Celadet, Latin alfabesi aracılığıyla Kürtçe ile Latin alfabesini kullanan diller arasında güçlü bir köprü kurmak istemiş; bunu fonetik ve kolay bir imla ile topluma sunmuştur. Hawar ekolü her ne kadar ağırlıklı olarak Kurmancî lehçesi üzerinde durmuş olsa da, temel amacı Kürd dilinin birliği olmuştur.
Bugün Kürd dili için yürütülen mücadele, insanlık onurunu koruyan bir mücadeledir. Anadile geri dönmek, sadece kelimelere dönmek demek değildir; kendi kimliğine, ailesine ve toplumuna geri dönmektir. Kürtçe eğitim ve günlük yaşam dili olmadığı sürece asimilasyon tehlikesi her zaman var olacaktır. Yeni nesillerin uyanışı ve diline sahip çıkması, kültürel ve ulusal kurtuluşun ilk anahtarıdır. Bu nedenle korkusuzca, yorulmadan ve durmaksızın Kürtçe; hayatımızda birinci dil, egemen dil ve yaşam dili olmalıdır...
HAWAR, RONAHÎ, ROJÎ KURD ve diğer tüm Kürtçe dergi ve gazeteler, KURDİSTAN gazetesinin takipçileri için temel kaynaklardır! Biz 15 Mayıs’ı Hawar dergisinin başlangıcı olarak tanımlıyor; HAWAR ekolünün emek ve çalışmalarına sahip çıkıyoruz. Mîr Celadet Bedirxan’ın Kürd dili konusundaki emeği ve bilinci çok önemlidir! 15 Mayıs’taki tüm etkinlikleri Mîr Celadet ve onun takipçilerinin emeğinin bir çağrısı ve devamı olarak görüyor, saygıyla takip ediyoruz.
Latin alfabesiyle yazılmış Kürtçe eserlere sahip çıktığımız gibi, elbette Arapça, Kiril ve Mıshefa Reş (Kara Kitap) alfabesiyle yazılmış tüm eserlere de değer verip sahip çıkıyoruz. Farklı alfabelerle ve tüm Kürtçe lehçeleriyle yapılmış tüm çalışmaları Kürd dilinin ortak değerleri olarak kabul ediyoruz.
Evet, Hawar dergisi 15 Mayıs 1932’de Latin harfleriyle Kürtçe olarak yayın hayatına başladı. Hawar dergisinin çıkışının 94. yıl dönümü vesilesiyle, Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de yaşayan halkımıza bir kez daha çağrıda bulunmak istiyoruz:
Kürtçe (Kurmancî, Kirmanckî/Zazakî) bilmeyen her Kürd, Kürtçeyi öğrenmelidir.
Her Kürd ailesi, çocuklarına Kürtçeyi öğretmeli; evimizin içinde ve yaşamın her alanında temel dilimiz Kürtçe olmalı, Kürtçe konuşmalıyız.
Kürtçenin resmi dil olması, Kürtçe ile eğitimin kabul edilmesi, anayasada ve ilgili tüm yasalarda bu hakkın garanti altına alınması için geniş çaplı bir çalışma yürütülmelidir.
Kürdistan’daki tüm belediyeler, Türkçenin yanı sıra Kürtçeyi (Kurmancî, Kirdkî/Zazakî) belediyenin resmi dili olarak kullanmalıdır. Kürtçe kreşler ve Kürtçe okullar açmalıdır.
Kürdistan’daki tüm siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve meslek odaları da Kürtçenin konuşulması ve öğrenilmesi için seferber olmalı, gerekli araç ve imkânlar yaratmalıdır.
Bu ulusal bilinçle diyoruz ki; her aile, her sokak, her şehir ve yaşamın her alanı Kürd dilinin bir okulu olmalıdır. Bunun için de ulusal ittifak ve iş birliği bilinciyle hareket etmeli, mücadele etmeli ve başarı bayrağını hep birlikte kaldırmalıyız.
15.05.2026 Mehmet can Azbay