Halep düşerken…

Mehmet Gül

Bir kanlı sürecin sonuna mı gidiyoruz? Yoksa yeni ve daha kanlı bir sürecin başlangıcı mı?

Halep’in Esad cephesi tarafından muhasara altına alınması ve nihayetinde ele geçirilmesi, Suriye sathında 5 buçuk yıldır oldukça kanlı bir şekilde devam eden vekalet savaşının artık sona yaklaştığının işaret fişeği gibi… Her şey burada başladı ve yine yeni bir merhaleye geçmek üzere burada bitecek görünüyor. Bölgede bulunan uluslararası gözlemcilere göre, ‘İslamcı muhalifler ve onları destekleyen devletler yenildi! Esad ve onu destekleyenler kazandı!”

Rusya ve ABD’nin olası anlaşmalarını göz ardı etmemek kaydıyla, bu görüşün kısmen doğru olduğunu kabul edebiliriz. Neredeyse yerle yeksan olmuş bir kentin yıkıntıları arasından sıyrılıp çıkan oldukça perişan haldeki sivillerin görünümüne bakıldığında, nicedir yaşamakta oldukları ölüm sürecinin son bulmuş olmasından mutluluk duydukları belli; yitirdiklerinin acısını unutmamakla birlikte, bakiyenin yaşayacak olması en büyük tesellileri… Buna mukabil silahlı unsurlar, alelade yaptıkları açıklamalarda takındıkları hal ve tavırla, yenilginin ve dahası terk edilmiş olmanın hayal kırıklığını yansıtmaktadırlar. Bu kuvvetlerin kısa sürede toparlanması ve yine bir savaş başlatması bir hayli güç. Kuşkusuz kısmi tepkiler olacaktır fakat bu kapsamda bir savaş yürütmek artık başka kuvvetlerin işi olabilir.

Neden yenildiler?

İslamcı hareketin bir daha toparlanmamak üzere yere serilmesinin birçok sebebini sayabiliriz: Uluslararası desteklerin kesilmesi, savaşma kapasitesinin düşüklüğü, taktik hatalar vb. fakat en önemlisi, bu hareketin, yekpare bir örgütlülüğe ve gelecekte her toplumsal kesimin kendisini güvencede hissedeceği bir toplumsal düzen önermemesi ve bunun gereklerini yerine getirmemesidir.

Deyim yerindeyse, gerek bu hareketi başlatanlar ve gerekse destekleyenler, Esad’ı safdışı edip demokratik bir toplum kuracaklarını açıklasalar bile zaman içinde plan ve stratejilerini değiştirdiler. Savaşanlar ayrıştı. Onları destekleyenlerin bir kısmı saf değiştirdi diğer bir kısmı ise çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri yeni plan ve stratejiler doğrultusunda desteklerini geri çektiler.

Buna bağlı olarak İslamcı güçler, Esad’dan geri kalmayan katliam ve zulümleriyle zaten bir ortak gelecek oluşturamadılar ve bu nedenle en az Esad kadar savaş suçu işlediler. Uluslararası kamuoyunun bu kadar kayıtsız kalması, henüz iktidar olmadan, herhangi bir iktidarın yapmaya cesaret edemeyeceği insanlık dışı eylemleri yapmakta tereddüt etmemeleridir. Adeta kendi elleriyle, Esad’ın daha iyi bir seçenek olduğunu öncelikle Suriye halkına ve ardından dünyaya kavrattılar. İki “eski çağdan günümüze akan kötücül güç”, işbirliği ve elbirliğiyle kendilerini ve Suriye gibi bir ülkeyi yerle yeksan etmeyi başardılar.

Bu nedenle, gerek mefkure ve gerekse örgütlülük bakımından olmazların koalisyonu niteliğindeki bu karmaşık kalkışmanın kendisi yenilgiyi davet etti ya da bizzat kendi elleriyle onu hazırladı. Bu kadar dayanabilmiş olması gücü ve haklılığından değil, evvela Esad’ın güçsüzlüğünden daha sonra da aldığı destekten ötürüdür.

Artık ne Esad ne de IŞİD vb. örgütler Suriye halkının gönüllü onayıyla iktidar olabilir. Suriye, umulur ki, yaşadıklarından sonra herkes için yaşanabilir bir düzene kavuşsun.

Destekler kaytarınca

 Türkiye’den durumu yorumlayan ve bu yenilgiyi hazmedemeyen kimi aymazlar, üstelik bir yerlerde öğretim görevlisi iken, Irak’ta öldürülen Türkmenler karşılığında Türkiye’de mukabilince Kürt öldürülmesini öneren zamane DP milletvekili gibi, Türkiye’deki Alevilerin katledilmesini haykırabildi! Peki bu açık cinayetin müsebbiplerinden olan kendi yöneticileri? Onlara söylenecek bir söz yok mu?

Ne acı ki yok!

Başlamasında olduğu gibi bugünkü halinde de katkı sahibi olan Türkiye Devleti ve kimi İslamcı ve ırkçı kesimlerin kendilerini bu kadar kolay bir şekilde olayın dışında göstermesi ilginç bir ruh halini yansıtıyor. Sözünü ettiğim bu kesimler bu yenilgi karşısında hayal kırıklığı yaşıyor fakat nedense kendi devletlerinin ihanetini görmezden geliyorlar. Oysa Türkiye, en azından Suudi Arabistan ve Katar kadar, bu hareketin başlamasında olduğu gibi bitiş noktasına gelmesinde de sorumluluk sahibidir. Daha dün Erdoğan kapalı bir toplantıda “Suriye’ye Esad’ı devirmek için girdik!” deyiverdi. Rusya “ne dedin, bir daha tekrarlar mısın?” diye sormaya kalkmadan “sözlerimi yanlış aksettiriyorlar” diye telif etti. Böyle bir anlayış elbette ki olaydaki sorumluluğunu kabul etmez.

Bunun öyküsü aşağı yukarı bilinmektedir: Rusya uçağının meydan okunarak düşürülmesi öykünün başlangıcını, özür dilenerek yeniden onarılan Rusya ile ilişkiler ise bu sürecin sonunu işaret eder. Türkiye, Cerablus’u işgal etmek ve Kürt Koridorunun oluşmasını engellemek için Halep ve ötesinde, Rusya üzerinden Esad’ın istediklerini olduğu gibi kabul etti. Bu halin siyasal literatürdeki ifadesiyle, Esad’ı devirmek için sahaya sürdüğü paralı çeteleri yarı yolda bıraktı; onları feda etmek suretiyle Kürtlerin önünü kesmeye girişti. Kendi askerini bombalayan, Suriye uçaklarını görmezden gelen bir hükümet, sahaya sürdüğü paralı askerleri mi satmaz? Olan tam da budur! Artık bütün umudu mülteciler. Türkiye artık tüm planlarını Rojava Kürdistanı’nda Kürtlerin hiçbir hak ve statü elde etmemeleri hedefiyle uygulamya çalışacaktır. “Fıratın batısında yaptığımızı güney sınırlarımız boyunca da yapacağız” türünden açıklamalar bu yöndeki hesapların en belirgin işareti.

Her şey bitmedi

Ne var ki Suriye’deki İslamcı muhaliflerin Halep’te yenilmesi, Suriye’de güzel günlerin başlayacağı anlamına gelmiyor. Sadece savaş yeni bir safhaya geçti diyebiliriz… Özellikle de Kürtler için…

Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye tarafından desteklenen İslami örgütler ve kimi çeteler açık bir yenilgi aldı ve muhtemeldir ki yeniden harekete geçmek için daha uzun bir süre beklemeleri gerekecek. Hama ve Humus ayaklanmalarından neredeyse 30 yıl sonra meydana gelen mevcut başkaldırı, belki de daha uzun bir süre sessiz kalacak. Uluslar arası konjonktür, eğer belli ölçülerde yeni bir statüko oluşturursa, bu türden hareketlerin kolayca boy vermesi kısa sürede beklenmemelidir. Dün, özellikle bir  çok Müslüman ülkede iyi bir iktidar seçeneği olan İslamcı hareket bugün, IŞİD, El Nusra vb. örneklerden ötürü, artık daha kaygı vericidir. Böyle olmasının esas nedeni de bizzat bu hareketin adeta tarihsel intikam duygularıyla hareket etmesi, kendisinden olmayan ve dahası İslam içinde olsa dahi kendisi gibi olmayan herkese karşı şiddet ve zulümde sınır tanımamasıdır. Esad karşısında müttefik haline getirmesi gereken Kürt halkını bile öncelikli hedefleri arasına koyan bir hareketin, iktidar mücadelesi konusunda ne kadar acemi olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Fakat Suriye somutunda sorun sadece köktenci İslami hareketler değildir; bizzat Esad ve müttefiklerinin de muhatap aldığı, olası Suriye inşasında yer alacaklarına kesin gözüyle bakılan SDM, PYD ve seküler Suriyeli güçler var. Savaş boyunca ayrıştırılan Suriye halkı artık “Kürt, Sünni Arap, Nusayri Arap, vd.” olarak sosyal ve siyasal bir blok olarak örgütlenmiş durumda. Bulunacak çözümde bu realitenin dikkate alınmaması yeniden ciddi sorunlar üretebilir. Eğer bir çözüm olacaksa, bunun realiteye uygun olması beklenir. Aklın emrettiği, barış içinde bir yaşamın hüküm sürmesi için federal bir yapılanmanın sağlanmasıdır. Bunun kolay olmayacağı açıktır. Bu anlamda ikinci cephe daha yeni açılıyor demek yanıltıcı olmaz. Üstelik savaşın bu safhası, birincil dereceden aktörlerin daha fazla müdahil olacakları bir biçimde sürecek gibi…

ABD’den gelen itirazlar

Bilindiği gibi ABD, BM Genel kurulunda, alışılmışın dışında oldukça sert bir şekilde Rusya ve müttefiklerini suçladı. Temsilcilerin kullandığı kelimelere bakılırsa, diplomatik teamüllerde pek görülmeyen sözcüklerin seçilmiş olduğu görülecektir. Rusya’nın yanıtının da pek geri kalır yanı yoktu. İki büyük güç, deyim yerindeyse, yan yana oturup birbirlerinin suçları hakkında beyanlarda bulundular.

Daha önemlisi, BM dışından gelen açıklamalardır. ABD yetkilileri, İslamcı güçlerin yenilerek Halep’ten çekilmeye ikna edilmeleri neticesinde savaşın biteceğinin sanılmasının büyük bir yanılgı olduğunu açıklamaktadırlar. Özellikle de yeni kabinede yer alacak olanlar… “Eğer savaşın bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz” gibi açıklamalar gelecekte olacaklar bakımından ciddi işaretlerdir.

Bu kadar da değil; ABD, ilk kez, bizzat YPG’yi stratejik niteliği yüksek silahlarla donatma kararı aldı. Anlaşılan “savaş” devam edecek. Silahlı ya da silahsız; Suriye’de, tarafların çıkarlarını tatmin eden çözüm formülü bulununcaya kadar bu kritik hal ve çatışmalı durum devam edecek. Verilen silahlara bakıldığında, YPG’nin hava savunma gücünün arttırılmasının düşünüldüğü anlaşılıyor. Stinger füzeleri esas olarak uçak ve helikopterlere karşı kullanılan, 5 km. mesafede oldukça etkili silahlardır. Pratik örneğine Afganistan’da tanık olduk. Sovyetler Birliği bu füzeler tarafından yenilgiye uğratıldı dense yeridir. Mevcut durumda ABD’nin attığı adım, bundan sonraki savaşın esas olarak Esad güçleriyle kendisinin desteklemekte olduğu güçler arasında süreceğini düşündüğünü ve buna karşı önlem aldığını göstermektedir.

Temsilciler Meclisinde onaylanacağı düşünülen hükümetin bu kararı gösteriyor ki, muhaliflerin Halep yenilgisi sadece bir merhaledir ve taraflar yeni bir mücadeleye hazırlanıyor. Eğer masa başında anlaşma olmazsa taraflar, henüz bütünüyle tükenmediklerini kanıtlamak ve masada güçlü taraf olmak için hiç değilse bir el ense çekecekler. Bu taraflardan biri, doğal olarak, başta Kürtler olmak üzere Esat karşıtı seküler Arap güçleri ve yenilmiş İslamcı hareketin bir kısım döküntüleri olacak. Diğer tarafta ise Esad ve arkasındaki güçler.

Esad’ın daha cesaretlendiği ve bu savaşı kazanacağına inanarak hareket edeceği açık. Sorun Kürtlerin ne yapacağında. PYD her fırsatta Suriye’nin toprak bütünlüğünden ve demokratik yönetimden bahsetmektedir. Eğer bu minval üzeri gitmeye devam ederse Esad’ın işi kolay diyebiliriz. Fakat Kürtlerin haklarını layıkıyla savunursa, yapması gerekenlerin şimdi yapmakta olduklarından daha fazla olduğunu hatırlatmak gerekir.

Eğer gelecek adına barışın garantisi bir çözümden yanaysa PYD/YPG, hiç düşünmeden kendi iç birliğini sağlamanın, bugüne kadar dışında tuttuğu güçlerle birlikte hareket etmenin bir yolunu bulmalıdır. İslamcı muhaliflerin dağınık duruşunun doğurduğu sonuçlar ortada. Eğer Kürtlerin bu akıbetle karşılaşması istenmiyorsa, yapılması gereken, Hewler ve Dıhok Mutabakatlarını hayata geçirmektir. Güneybatı Kürtleri bu mutabakatların gereğini yaparlarsa, kendi saflarını güçlendirmiş, barış masasında söyleyeceklerinin ciddiye alınmasını sağlayacak bir adım atmış olurlar. Şu haliyle Esad’ın onurlu bir barış için adım atmayacağı açıktır. TEVDEM ve PYD bir an önce görüşmelere başlamalı ve birlikte hareket etmenin bir yolunu mutlaka bulmalıdırlar. Böylesine bir hamle, gelecekteki bir siyasal statünün en temel garantilerinden birini oluşturacaktır.

Denilebilir ki başlangıçta ‘yeni bir Suriye’nin hedeflendiği savaş, daha sonra sadece yıkıcılığı öne çıkan IŞİD gibi İslamcı güçlerin bertaraf edilmesi üzerine kurulu bir savaşa dönüştü; Halep’in rejimin eline geçmesinden sonra ise geleceğin Suriye’sinin inşa edileceği bir savaş olacak. Doğal olarak yıkıcılıkta ya da caydırıcılıktaki üstünlük, onun kim tarafından inşa edileceğinin göstergesi olacak. Fakat oluşacak olan Suriye’nin kaderini belirleyecek olan savaş, daha yeni başlayacak dersek yanılmış olmayız.

Umalım ki Kürtler bu savaştan sonra masaya yorgun oturan taraf olmasın!

19.12.2016