Geç Okuduklarım

İskan Tolun

İSKAN TOLUN / Köln.

Son Makaleler:

Kıtalararası kalburüstü devletlerin edebiyatında kısa bir yolculuk adlı yazı dizisinin arasına sıkıştırmak istediğim, lâkin elime geç ulaşan ve iki haftadır soluk soluğa okuyup etkisinde kaldığım iki dev, klasik eseri özetle, kısaca anlatmak istiyorum:

Daniel Defoe: Robinson Crusoe ile Friedrich Schiller: Wilhelm Tell.

(D.D:R.C:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / İstanbul / 328 sayfa. Çeviren: Fadime Kâhya.) (F.S:W.S: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / İstanbul / 168 sayfa. Çeviren: Barış Gönülşen.)

İlk önce, Robinson Crusoe adlı romana bakalım:

İngiliz romanının kurucularından sayılan Daniel Defoe’nun betimlediği Robinson Crusoe adlı bu ölümsüz eser, 1719 yılında yayınlanmıştır. Kitap, İngiltere'de yaşayan orta hâlli bir ailenin en küçük oğlu olan Robinson Crusoe'nun maceralarına odaklıdır. Robinson Crusoe, babasının tüm itirazlarına karşın, dünyayı gezme hayalleri ile denize açılıyor. Kitap, yolculuk sırasında karşılaştığı vahim olayları ve ıssız bir adada tek başına yıllarca nasıl hayatta kalmayı başardığını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Bu ünlü romanının baş kahramanı olan Robinson Crusoe’nun babası, aslen Bremenli bir Almandır ve soyadı da: Kreutznaer'dır. Babası, İngiltere'ye yerleştikten sonra, İngilizlerin telaffuzundan dolayı olsa gerek, zamanla Kreutznaer, Crusoe olarak değişiyor.

Babasının avukat olmasını istediği Robinson Crusoe, dizginlenemez bir maceraya, deniz tutkusuna kapılmıştır. Ailesinin, özellikle de babasının tüm itirazlarına karşın dünyayı gezmek, görmek üzere evden kaçıp denizlere açılıyor. Ve böylece eşsiz bir hikâye tarih sayfalarında muazzam bir yer ediniyor.

Baba nasihatını dikkate almayan Robinson Crusoe'un bindiği gemiler, defalarca fırtınaya yakalanıyor, korsanların eline düşüp esir hayatı yaşıyor ve her defasında da, bir şekilde kurtuluyor. İlginçtir, her dara düştüğünde babasının nasihatlerini hatırlıyor, onu dinlemediği için de, içerlenip pişmanlığını dile getiriyor.

Brezilya'da bir çiftlik kuruyor. Muhtelif deniz yolculuklarında geçirdiği tehlikeler, korsanların eline düşmesi ve kurtulup Brezilya'da çiftlik sahibi olmasının ardından; Afrika'ya köle getirmek üzere çıktığı yeni bir yolculukta gemisi yine büyük bir fırtınaya yakalanıp karaya oturuyor. Gemide kim varsa boğuluyor ve Robinson, şans eseri dalgalara kapılarak ıssız bir adanın sahiline baygın bir şekilde sağ olarak sürükleniyor. Gözlerini açıp etrafa baktığında, vahşi hayvanlardan korunmak üzere bir ağaca tırmanıyor, alabildiğince yorgun. Ağacın üzerinde uyuya kalıyor, orada sabahlıyor. Daha sonra karaya oturmuş olan gemisinin enkazını ayırt ediyor. Buna sevinen Robinson, yüzerek gemiye ulaşıyor.

Adada hayatta kalabilmek için gemide kalmış olan gıdaları, ekmek, peynir, peksimet, tatlı su gibi erzakları adaya taşıyor ve enkazından aldığı malzemelerle kendine adada korunaklı bir de barınak inşa ediyor. Defalarca enkaz hâlindeki gemiye gidip geliyor ve silah, barut, içki vs. bulup barınağa taşıyor. İlk önce adadaki kaplumbağaları ve yumurtalarını yiyerek hayatta kalmaya çalışıyor. Avcılık yapıyor, tesadüfen torbasını silkelediği yerden arpa ile pirincin yeşermiş olduğunu ayırt ediyor ve artık tarımla uğraşıyor. Bu tarım olgusu bana pek inandırıcı gelmedi ilk önce. Zira, yaz aylarında yapılması gereken hasat kaldırma işi, tutmuş olduğu takvime göre hep Aralık ayına denk geliyordu. Ama ada dört mevsim sıcaktır. Neyse. Yakaladığı papağana konuşmayı öğretiyor, keçileri evcilleştiriyor. Dolayısıyla, hayatta kalmak için, doğaya karşı büyük bir mücadele veriyor.

Adadaki yalnızlığının 25. yılına doğru gelirken, sahilde bir insanın ayak izine rastlıyor. Dikkatle takip edince, o ayak izinin yamyamlara ait olduğunu anlıyor. Takip etmeyi sürdürüyor. Yamyam kabileleri kendi aralarında savaşırken, esir aldıklarını adaya getirip şölen eşliğinde vahşice yiyip dans ediyorlar. Ormanda, onları izlediği bir cuma gününde ellerinden genç bir esir, kaçıp ona doğru geliyor. Robinson onu ellerinden kurtarıyor. Ona ilk önce, o günün adını veriyor: Cuma. Cuma'ya dil ve medeniyeti öğreterek onu eğitiyor ve kendisinin hem dostu hem de yardımcısı oluyor. Ehlileştirdiği Cuma’ya pek güvenmiyor. Neden güvenmediğini ve beni iğrentiyle, tiksintiyle derinden etkilediğini 222. sayfadan, özet olarak kısaca okuyalım (Umarım bu kısa paragrafı on sekiz yaşından küçük olanlar okumazlar):

Vahşi bir yamyam kabile, esir aldığı tutsakları yine adaya getirip vahşice yiyorlar ve dans ediyorlar. Oradan giderlerken Robinson, Cuma ile birlikte olay yerine geliyor. Etraf, kan revan. Tam bir vahşet alanı ve Robinson, Cuma’ya etrafı temizlemesini emrediyor ve maalesef, Cuma’nın insan etlerine bakıp ağzının sulandığını, doğasında hâlâ yayamlık olduğunu hayretler içinde görüyor. Fakat daha sonra Robinson onu normal bir insan hâline getirmeyi başarıyor.

28 yılın ardından, adaya demirleyen bir İngiliz gemisindeki isyanı bastırarak kaptana yardım ediyorlar ve bunun karşılığında Robinson ile Cuma, gemiye atlayıp İngiltere'ye geri dönüyorlar. Bu eşsiz romanın burada noktalanması gerektiğini düşündüm ilk önce. Zira, Brezilya'daki çiftliğine geri dönüyordu, tekrar. Lâkin, her zaman olduğu gibi elime aldığım her kitabı baştan sona kadar dikkatle okumaya çalışıyorum ve devamla okumaya başladım. Okudukça, çok daha enteresan, heyecanlı sahnelere rastladım ve içinden Daniel Defoe’yu bir kez daha tebrik ettim. Karadan, Brezilya'daki çiftliğinden dönerlerken, Cuma’nın ayı ile oyun oynadığı o komik sahne ve karda, ormanlardan geçerlerken, defalarca grup hâlinde gelen, saldırgan onlarca yırtıcı aç kurtlara karşı verdikleri mücadele ve kıl payı galebe çalmaları, bir sinema salonunda film seyreder  gibi heyecanla okudum diyebilirim.

Ve şimdi de, beni derinden etkileyen Friedrich Schiller'in Wilhelm Tell adlı esere kısaca bakalım: Bir avcı olan Wilhelm Tell bu eserde, zalim, despot bir vali tarafından, evlat acısıyla sınanıyor. Alman edebiyatının en büyük isimlerden biri olan; şair, filozof, tarihçi ve oyun yazarı Friedrich (1759–1805) Schiller, 1804 yılında kaleme aldığı bu ünlü Wilhelm Tell adlı tiyatro oyunuyla dünya çapında büyük bir ün kazanmıştır. Friedrich Schiller, Avusturyalı despot valiye başkaldıran efsanevi İsviçreli kahraman Wilhelm Tell adında, sıradan bir avcıyı ölümsüzleştirirken, aynı zamanda da onu dünyanın hemen her yerinde bir bağımsızlık ve vatanseverlik simgesi hâline dönüştürmüştür.

Friedrich Schiller'in Wilhelm Tell  adlı tiyatro oyunu, gerçekten çok etkileyicidir. Shakespeare’in tiyatro oyunlarını çok okudum ve rahatlıkla söyleyebilirim ki, Friedrich Schiller'in kaleme aldığı bu Wilhelm Tell tiyatro oyunu da, Shakespeare’in oyunları kadar etkileyicidir; en azından benim için. Neyse. Efsaneye göre Wilhelm Tell, 14. yüzyılın başlarında İsviçre’de yaşıyordu ve ülkesi, Avusturya boyunduruğundaydı. İsviçre’nin bağımsızlığını kazanmasında da sembol hâline gelmiş, efsanevi bir halk kahramanı olarak tarihe geçmiştir. Hikâyesi şöyle özetlenebilir:

Dönemin zalim Avusturya valisi Albrecht Gessler’in, despotluğu halkı bezdirmişti. Öyleki, Altdorf kent meydanına diktirdiği bir sırığın tepesine kendi dük şapkasını astırıp, meydandan geçen herkesin, Avusturya egemenliğine itaatin bir göstergesi olarak diktiği bu boş şapkayı selamlamasını emrediyor ve o boş şapkanın yanına da sadık bir nöbetçisini görevlendiriyor. Emirden bihaber, kendi hâlinde olan avcı Wilhelm Tell, oğlu ile birlikte oradan geçerken, selam vermedi diye nöbetçi onları durduruyor ve valinin huzuruna götürmek istiyor. Yalvarmalar, yakarmalar faydasız. Sadık nöbetçi onları despot vali Gessler’in huzuruna getiriyor. Despot vali, Wilhelm Tell’in cezasını zalimce bir sınavla belirtiyor: Kendi oğlunun başına konan bir elmayı okla, yüz adım uzaktan vurmak zorundadır. Tüm yalvarmalar, yakarmalar nafile.

Attığını vuran biri olduğunu biliyor ve bunu gözleriyle görmek istiyor, zalim vali. Aksi takdirde hem kendisi hem de oğlu idam edilecektir. Hedefi vurursa eğer serbesttir. İlginçtir, oğlu babasına çok güveniyor ve cesur bir duruş sergiliyor. Wilhelm Tell, büyük bir soğukkanlılıkla nişan alıp oku elmanın tam ortadan geçirerek ikiye bölüyor. Oğluna zarar vermeden atışı başarıyla tamamlıyor. Kurtulduğunu sanan Wilhelm Tell, giderken zalim vali, belindeki ikinci oku işaret ediyor. Neden iki ok aldığını sorunca, avcıların yedek oku olmalıdır diye kaçamak bir yanıt veriyor. Buna inanmayan despot vali, “Hayatın güvence altındadır” gibisinden bayat sözlerle onu kandırıp gerçeği söyletmeye zorluyor. Bu gerçeği Wilhelm Tell'in ağzından duyalım (96. sayfa):

“Pekâla efendim, madem hayatıma dair güvence verdiniz, ben de size gerçeği açıkça söyleyeceğim. (Oku kemerinden çıkarır ve valiye ürkütücü bir şekilde bakar.) Bu ikinci oku… size nişan alacaktım. Eğer canım oğlumu vursaydım, inanın sizi ıskalamazdım!”

Bu yanıta öfkelenen vali, sözünden dönüp onun zindana atılmasını emrediyor. Gemilerle hapishaneye götürülürken Luzern Gölü'nde büyük bir fırtınaya yakalanıyorlar. Aynı gemide vali de vardır ve canı tatlıdır. Böylece, iyi bir dümenci olan Wilhelm Tell'in ellerini çözüyorlar, gemiyi fırtınadan kurtarması için ve Wilhelm Tell bu kargaşadan yararlanarak kıyıya atlayıp kaçmayı başarıyor. Dağlara sığınan Wilhelm Tell, bir gün valinin her zaman geçtiği yolda pusu kurarak bekleye başlıyor ve zalim Vali Gessler'in geldiğini görünce nişan alıp tek bir okla öldürüyor onu. Bu suikast, baskı altındaki İsviçre halkına büyük bir cesaret veriyor. Halk, Avusturya yönetimine karşı kitlesel bir ayaklanma başlatıyor ve bu direniş İsviçre bağımsızlığıyla nihayete eriyor.

Bu etkileyici eserleri okunduktan sonra, biraz dinleneyim hesabına yıllardır raflarda duran ve bir türlü okuma fırsatı bulamadığım değerli gazeteci yazar Ece Temelkuran’ın Ağrı’nın Derinliği adlı araştırma kitabını alıp okumaya başladım ve ilk etapta çok daha trajik, etkileyici olaylarla dolu olduğunu ayırt ettim. Kitabın adı, Ağrı dağını hatırlatıyor ve başlangıçta, bünyesinde iki anlam barındırdığı hemen anlaşılıyor. Kitap, bildik olaylara odaklı olsa da, okunmaya değer çok önemli bir eserdir ve şiir gibi akıp gidiyor.