Celâl Temel
Giriş
İmparatorlukların dağılması sonrasında ortaya çıkan emperyalizm, özellikle 1917 Sovyet Devrimi’nden bu yana bir slogan olarak kullanılan antiemperyalizm ve üretim ilişkileri yönünden rakip olan kapitalizm ve sosyalizm üzerine, ciltlerce yazı yazıldı, yazılıyor. Oldukça kapsamlı, teorik, ağır konular. Bu yazıda, derin dehlizlere girmeden, dünden bugüne, emperyalizm ve Kürd ulusu ilişkisini, çok kısaca değerlendirmeye çalışacağız. Kürdler emperyalizmle işbirliği mi yaptı, emperyalizmin kurbanı mı oldular?..
Başlarken bir not daha: 1878-1918 yılları arasındaki kırk yıllık Geç Osmanlı Dönemi’ne yoğunlaşan bir araştırmacı olarak, aşağıda yazılanlar, bu konuda, tespit edebildiğim bazı tarihsel gerçeklerdir. İstemediğim hâlde yazı uzadı; sonuna kadar okursanız yaklaşık 15 dakika zamanınızı alabilir.
Emperyalizm, belli bir güce sahip bir devletin, başka devletler, uluslar ve toprakları üzerinde, onların rızası olmadan egemenlik kurmasıdır. Yani güçlü bir devletin, sömürü yoluyla, güçsüz milletleri, siyasi ve ekonomik egemenliği altına alması ve yayılmasıdır. Emperyalizm, sömürgecilik ve kapitalizm yakın akrabadırlar…
Emperyalizm, imparatorluklar döneminin sona ermesi, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte özellikle Avrupalı bazı güçlerin dünya üzerinde sömürgecilik, kolonileşme ve yayılmacılığının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Fransız İhtilâli, Rönesans ve Reform hareketleri, 16-19. yüzyıllar arasındaki Bilimsel Devrim, İngiltere’den başlayarak yayılan Sanayi Devrimi ve teknolojik gelişmeler, Avrupa’da büyük bir aydınlanma ve güçlenme çağı başlattı; Avrupa, dünyanın merkezi durumuna geldi. Büyük Britanya, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, İspanya-Portekiz ve İtalya gibi güçlü devletler, madde ve pazar ihtiyacı dolaysıyla sömürgeler edinme yarışına girdiler.
Britanya ve Fransa, çok sayıda sömürge edinip, deniz yollarını, maden kaynaklarını egemenliklerine alırken Almanya ve İtalya geri kaldı. Amerika Birleşik Devletleri’nin, henüz dünya siyasetinde fazla etkili olmadığı bu dönemde, emperyalizmin başını, Büyük Britanya çekiyordu. Büyük Britanya (İngiltere), egemenliğini, Hindistan’a, Afrika’nın uç noktalarına kadar uzatmış, üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye nitelendiriliyordu. Emperyal amaçları olan bu devletler arasındaki çekişme ve dünya varlıklarını paylaşma mücadelesi sonucunda, I. Dünya Savaşı gerçekleşti. Savaşın ardından, pek çok gelişme gibi emperyalizm ve sömürgecilik de nitelik değiştirdi.
Kürdler Emperyalizmle Tanışıyor!
Kürdler, emperyalizmi, esas olarak I. Dünya Savaşı sonrasında tanımaya başlasalar da 19.yüzyıldan beri tanıyorlardı. Kürd halkı, 19.yüzyıl boyunca, emperyal güçlerin elemanlarıyla çokça karşılaştı. Ancak Kürd ulusunun emperyalizmi tanıması, Kürdleri yok sayan 1878 Berlin Antlaşması ve bunun ardından 1880’de gelişen Şeyh Ubeydullah Hareketi sırasında başladı. Ubeydullah, Kürdlerin o dönemdeki en büyük ulusal ve dini lideriydi. Büyük bir Kürd hareketi geliştirdi; Kürdlerin büyük bir ulus olduğunu, Osmanlı ve İran’dan ayrılmak ve bölgedeki Hristiyan gruplarla da anlaşmak istediklerini belirtti.
Buna karşın Batılı Büyük Hristiyan güçler, bölgede büyük bir Müslüman Kürd Devleti[1] kurulmasını endişesiyle karşılayarak bu hareketi engellediler. Şeyh Ubeydullah önderliğindeki Kürd güçleri, Botan bölgesinden İran içlerine ilerlerken İran Monarşisi, Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere, Rusya ve Fransa (üçü emperyalist Hristiyan, ikisi bölgesel Müslüman), beş ayrı gücün ittifakıyla durduruldu. Pek çok bağımsız tarihçi, beş devletin ittifakı olmasa Kürdler o tarihte, erken bir dönemde ulusal devletlerini kuracak ve Ortadoğu’da tarih farklı yazılacaktı diye değerlendiriyor…
1878’den 1918’e Kırk Yıl
Aradan tam kırk yıl geçti, I. Dünya Savaşı sonunda, 1918 yılında imzalanan Mondros Antlaşması ile 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’nın arasındaki beş yıllık süreçte, Kürdler emperyalizmle daha yakından müşerref oldular!
Büyük savaş sona ermeden, 1917 yılında Rusya’da gerçekleşen komünist devrim sonrasında, “emperyalizm” ve “antiemperyalizm” kavramları daha çok duyulur olmuştu. Büyük bir güç olmasına karşın savaşın mağluplarından olan Rusya, devrim dolaysıyla savaştan erken ayrıldı. Lenin liderliğindeki Sovyet Rusya, ezilen milletlerin yanında olacağını, “Ulusların Kaderlerini Tayini Hakkı” ilkesini açıkladı.
Bu sıralarda, dünya siyasetinde, daha da büyük bir güç olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD-USA) vardı artık. ABD Lideri Wilson, Sovyet Lideri Lenin’in açıkladığına benzer ilkeler yayımladı. 14 madden oluşan ilkeler (prensipler), Sovyet Rusya’nın tavrıyla birlikte dünya savaşını sona erdirilmesinde etkili oldu. Wilson’un, “hak barıştan daha değerlidir” ifadesi büyük yankı yarattı.
Denilebilir ki, Wilson’un büyük savaş sırasındaki bu tutumu, ABD’yi, o tarihten sonra, en büyük emperyal güç hâline, dünya liderliğine taşıdı. Emperyalizmin niteliğiyle birlikte büyük patron da değişti. Lenin’in ilkeleriyle mazlum uluslar sosyalizme sempatiyle bakmaya başladılar. Wilson prensiplerinin 12. maddesi, doğrudan Osmanlı İmparatorluğundaki halkları ilgilendiriyordu. “Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetindeki Türk kesimleriyle birlikte, Osmanlı hakimiyeti altındaki diğer halkların da özerk gelişmeleri için fırsat tanınacaktır.”
Başta Almanya olmak üzere savaşın yenik devletleri, Wilson ilkelerini kısmen olumlu bulurken yeni sömürge oluşturulmaması ilkesi, İngiltere ve Fransa’yı frenledi. Artık doğrudan sömürgecilik döneminden mandaterlik (mandacılık) dönemine geçiliyordu. Artık Milletler Cemiyeti dönemi ve bu cemiyet adına, büyük devletlerin (mandater devletler), geri kalmış milletleri kendilerini yönetecek duruma gelinceye kadar (!) geçici olarak yönetmesi devri başlıyordu.
Tabii ki, büyük güçlerin merkezi de Avrupa’dan Amerika’ya, Brüksel’den New York’a taşındı. “Milletler Cemiyeti”, “Birleşmiş Milletler Cemiyeti”ne dönüştü. Gücü az olan pek çok millet mandater arayışına girdi. Kürdlerden başka hemen herkes, az çok bir şey buldu! Nüfusu bir milyonu bulmayan milletler bu cemiyetlerde yer alırken o günkü nüfusu yaklaşık 8-7 milyon olan (bugün 60 milyon) Kürd milleti bê par (paysız) kaldı!..
Mondros-Lozan Sürecinde İngilizlerin Yeni Oyunları ve Kürdlerin Dramı
Birinci Dünya Savaşı sonrasında, bölgede bulunan küçük rütbeli bir İngiliz subayı E. W. Charles Noel (1886-1935), bölgedeki gerçekleri görenlerden biriydi. Türkiye ve Arap devletlerinden başka, bölgede, Kürdlerle Ermenilerin de çoğunlukta oldukları yerlerde devletleşmelerinin hakkaniyet olacağını belirtiyordu. Buna karşın üst düzey askeri ve sivil İngiliz yetkilileri, Yüksek İngiliz Çıkarları için Kürdlerle ilgilenmemek gerektiğini belirtiyorlardı. İstanbul İngiliz Yüksek Komiserliği yeklilerinden Sir Thomas Hohler (1871-1946), 26 Ağustos 1919’de Dışişleri Bakanlığına gönderdiği raporda şöyle diyordu: “Kürdlerle Ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez, çıkarımız için Kürdlerin durumuyla ilgilenmemiz gerekir.”
Bu süreçte gerçekleşen San Remo, Londra ve nihayet Lozan konferansları sonrasındaki dönemde, emperyalistlerle işbirliği yapmasını bile bilmeyen Kürdler de emperyalizmle işbirliği yapmasını bilen Ermeniler de kaybettiler. Bu kargaşada, güçlü olmayan milletler, satranç tahtasındaki piyonlardan farklı değildi. Hak, eşitlik değil, “güç” konuşuyordu. Gücün de adaleti yoktu.
Savaş sonrasında, İngilizler Araplara krallıklar bahşederken Rus hegemonyası korkusuyla, İttihatçıların devamı Yeni Türk Milliyetçi Hareketi’ne (Kemalist Hareket) destek oldular, altın dağıttılar. Aynı şeyi, Rus hegemonyası endişesiyle İngilizler de yaptı. Daha birkaç yıl öncesine kadar dostları Almanlarla ittifak; İngilizlerle, Ruslarla savaşı hâlinde olan İttihatçıların bakiyesi hareket, ikili oyunlarla başarılı diploması yapıyordu (!) Özellikle İngilizler, Batıyla entegre olabilecek bir Türk devletinin kurulmasını desteklerken Kürdler denklemde yoktu, Ermeniler de oyalanıyordu.
Bu süreçte, çeşitli uluslararası gelişmeler oldu, konferanslar düzenlendi. Kürdler, gelişmeleri doğru değerlendirebilecek bir önderliğe sahip değillerdi. 1918’de kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürd halkı ile gerekli bağları kuramadı. Bu cemiyetin yetkilileri bir kez, o zaman İstanbul’u işgal altında tutan patron İngiliz Büyükelçiliğine, bizim durumuz ne olacak diye sorabildiler. İşte Kürdlerin emperyalistlerle yaptığı işbirliği buydu! Diğerlerinin emperyalistlerden yardım alması, emperyalizmle ittifak-işbirlikçilik olmuyordu; ülkeleri dört parçaya bölünen Kürdler emperyalist ittifakçısı-işbirlikçisi oluyordu. Öyle diyorlardı, yalan hikâye öyle başladı…
1919 yılında başlayan Paris Barış Konferansı’nda Kürdler, Kürdistan Teali Cemiyeti ve Şerif Paşa temsiliyetinde belirli bir oranda görünürken bu durum 1920 Sevr Antlaşması’ndaki özerklik vaadine kadar uzandı. Ama Lozan’a doğru her şey değişti. Lozan’da, İngilizlerle BMM Hükûmeti (Curzon-İnönü) arasında önce çekişme, sonra uzlaşma oldu. Kimsenin anlamadığı şekilde, 1923 yılı Şubat-Haziran ayları arasında Lozan Konferansı’na ara verildi. Görüşmeler, ikili, gizli, inkişafı (!) olarak devam etti ve çekişmeden uzlaşmaya geçildi.
Kürdlerin yoğunlukla yaşadığı ve petrol kaynağı olan Musul-Kerkük bölgesi, derin politikalarla, rüşvet karşılığında İngilizlere bırakılırken “Misakı Milli” diye sayıklayan 1.Meclis üyeleri de ne olduğunu anlayamadılar. Bu mecliste yer alan (1923 meclisine, yani 2. Meclise alınmayan) Kürd mebuslar ve Kürdistan’daki Kürd aşiret liderleri, boylarına, boslarına bakmadan İngilizlere ve Curzon’a, yani emperyalizme meydan okuyorlardı! İngilizler, yalnız Müslüman Kürdleri değil, yıllardır onlarla işbirliği, yapan Hristiyan Ermenileri de kaderleriyle baş başa bıraktılar.
Kürdlerin emperyalizmle işbirliği yaptığı büyük bir yalan ama Kürdistan’ın emperyalistler eliyle bölündüğü, benzeri olmayan uluslararası bir sömürge hâline getirildiği bir gerçek. Soruyoruz, Kürdler emperyalistlerle işbirliği yaptıysa hani Kürdistan? 1920’lerde Büyük Britanya’nın başını çektiği emperyal güçler isteselerdi bir Kürd devleti kurulamaz mıydı?
Türk resmî ideolojisi, bu dönemde yedi düvele karşı savaş verildiği iddiasında olsa da gerçek bu değildir. İtalyanlar, kimseye bir şey sormadan Batı Akdeniz bölgesinden çekilirken Fransızlar, Antep-Urfa bölgesindeki bazı yerel direnmelere karşın Ankara’daki geçici hükümetle uzlaşarak Suriye’ye doğru çekilirken İngilizlerle de gizli kapılar arkasında uzlaşıldı. 1918-1923 sürecinde Türk kuvvetlerinin 40 günlük Yunan savaşından başka bir savaşları yoktur ve iç sorunlar yaşayan Yunanlıları İngilizler dahil kimse desteklemedi. Açıktır ki, emperyalistlerin başı İngiltere’nin onayı olmadan Türkiye Devleti kurulamaz, Kürdistan dört-beş parçaya bölünemezdi.[2]
Güney Kürdleri, İngiliz mandasındaki Irak Krallığı ve Fransız mandasındaki Suriye Krallığı arasında paylaşıldı. Doğu Kürdleri ve Kafkas Kürdlerinin durumu zaten ortadaydı. En büyük parça Kuzey Kürdleri de İngiltere ve Rusya’nın sayesinde yeni Türkiye Devleti’nin sömürgesi hâline getirildi. İşin ilginç yani, bu süreçte, Osmanlı-Türk ordusu emperyaliste tek kurşun sıkamazken İngilizlerle savaşan tek halk Kürdlerdi. Dönem boyunca Musul-Süleymaniye bölgesinde, Şey Mahmud Berzenci önderliğindeki Kürd güçleriyle İngilizler arasında hep savaş vardı ve İngiliz Raf uçakları, ilk kez bu dönemde Kürdistan’da denendi.[3]
Büyük Britanya, dönem boyunca, bir taraftan Arap şeyhleriyle işbirliği yaptı; diğer taraftan, Osmanlı Hükûmeti ve sonra da Ankara BMM Hükûmeti ile açık-gizli ilişkiler geliştirdi, Kürdleri oyaladı ve Kürdlerin ulusal haklarının gasp edilmesinde başrolü oynadı. Neticede Büyük Britanya’nın emperyalist çıkarları, Kürdlerle değil, Arap ve Türk milliyetçileriyle çakışınca Kürdler sürecin kurbanı oldular.
Emperyalizm Paranoyası ve Anti-emperyalizm Yalanı Bitmedi.
Bitmedi,1923 Lozan Antlaşması ve Türkiye Devleti’nin kurulmasından sonra da Kürdlerin emperyalizmle işbirliği yaptığı iddiası, suçlaması devam etti. Varlığı inkâr edilen Kürdler itiraz edince 1925’te ayaklanması gerçekleşti. Başbakan İsmet İnönü, tüm araştırmalara karşın bu ayaklanmada İngiliz bağlantısı bulamadıklarına belirtse de bu hikâye günümüze kadar devam etti. Yalnız bu da değil, hareketin ulusal değil, dini olduğu yalanını uydurdular. Oysa aynı dönemde Mustafa Kemal’in Kürd aşiret liderlerine gönderdiği mektuplar, dua ile başlıyor, hilafete, saltanata, hamd-u senalarla bitiyordu. Toplantılar salavatlar olmadan yapılmıyordu. 1920 meclisi önce Kocatepe Camisi’nde açılıyor; meşhur 1924 Anayasası’nda, “Devletin dini İslam” diye yazıyordu. Kim dini kullandı?..
1926-1931 yılları arasında, Ağrı Dağı bölgesinde gerçekleşen Kürd Ayaklanması sırasında da İngilizler arandı! İran ve Rus kuvvetleri ise Türk kuvvetlerinin yanındaydı. 1937-1938 Dersim Direnişi sırasında da mikroskopla emperyalistler arandı. II. Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu bu süreçte, İngilizlerin, Fransızların, Dersim’de olacak hâlleri mi vardı? Paranoya işte…
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki soğuk savaş döneminde de bölgenin kurbanları, yine, İslam Ümmetinin Yetimleri diye nitelendirilen Kürdlerdi. Kırklı yıllarda Fransızların Suriye’den, İngilizlerin Irak’tan ayrılmasından sonra, Kürdleri egemenliklerinde tutan dört güç, Türkiye, İran, Irak ve Suriye, daha kapsamlı işbirliği geliştirdiler. Türkiye, ellilerin başında, kendini NATO’nun içine atarak güvenceye aldı. Ancak yetmedi, bu dört devlet aralarında, paktlar kurarak (CENTO, Bağdat Paktı), Kürdlerin özgürlük istemlerine karşı birlikte hareket etme kararı aldılar. Bu paktlara Amerika ve İngiltere de üye oldu, destek verdi. Sevsinler bu ülkelerin antiemperyalistlerini...
Solcu-Sağcı, Kemalist-İslamcı, hep Kürdistan’da emperyalist aradılar. Onlara göre, emperyalistler olmasa Kürdler hak istemesini bilmeyecekler. Kemalizm’le düşünsel bağları hiçbir zaman kopmayan Türk solcuları ve güya Kemalizm’e karşı olan Türk İslamcıları, Kürdler söz konusu olduğunda hep benzeştiler. Beraberce emperyalizm teorileri, komplo teorileri üretip, ‘mevzubahis vatansa…’ nakaratları okudular.
Hükûmetlerinin başarısızlıklarında da emperyalizmi aradılar. Ülkenin muteber aydınları, emperyalizm ve Siyonizm’le ilgili akıl almaz komplo teorileri ürettiler. Onlara göre, Menderes’in, Demirel’in, Ecevit’in, Erdoğan’ın varsa hatalarının sebepleri Amerika’ydı, her şeyin arkasında onlar vardı; onlar olmasa, Türkiye yöneticileri iyi şeyler yapacaklardı. Ah emperyalistler, “karışmadığınız bir şey yok, bu doğru” ama her şeyi emperyalizmde arama hastalığına, paranoyasına, eksiklikleri olsa da Kürdler artık katılmıyorlar, bilesiniz…
Amerika’nın, doksanlı yıllarda Körfez Savaşı döneminde Irak Kürdlerine (Başûr), son dönemde Suriye Kürdlerine (Rojava) kısmi bir destek verdiği biliniyor ama Başur referandumu ve Rojava’daki son gelişmelerdeki tutumları, bu desteğin nereye kadar olduğunu da gösteriyor. Diğer taraftan, Amerika, dünden bugüne Türkiye Kürdlerine hiçbir zaman destek vermezken Türkiye, Kürd ulusal mücadelesine karşı hep onların silahları kullandı. Bir zamanların ünlü emniyet müdürü Hanefi Avcı da bunu itiraf ediyor: “Amerika, bize verdiği silahların az bir kısmını Kürdlere verseydi ne yapardık?”[4]
NATO ülkesi diye Türkiye, hep Amerika’nın ve Batı’nın kanatları altında korundu. Kürdlere karşı yapılan açık haksızlıklara karşısında, bazı Batılı ülkelerin demokratik kamuoyu hariç emperyalist devletlerin hiçbiri sesini çıkartmadı. Bu durum, Kürdler üzerinde baskı kurmalarını kolaylaştırdı. Yıllarca, bir taraftan Kürdistan’da, daha feodal üretim ilişkilerinden kapitalist üretim ilişkilerine geçilmedi dediniz; diğer taraftan Kürdleri, kapitalizm sonrası bir aşama olduğu belirtilen emperyalizme karşı savaşa çağırdınız. Emperyalizmi yenelim (!) sonra sıra sizin haklara gelecek dediniz. Türk solcularının Kuzey Kürdlerine yıllardır dayattıkları budur.
Uyduruk anti-emperyalist teorilerle yıllardır Kürdlerden, anti-emperyalist, anti-faşist, anti-feodal olmaları, anti-emperyalizmin jandarmalığı, Marksizm’in namus bekçiliği yapılması istendi. Kürdlerin başka sorunları yok mu? Kürdler niye, kimin için anti-emperyalist olsun ki, bu onların işi mi?..
Doğru siyasi analizler yaptığını bildiğim ve Mersin gibi taşra sayılan bir yerde olduğu için hak ettiği kadar görünmeyen Abdullah Ayan arkadaşımın, son güncel durumlarla ilgili şu analizine bakalım: “İran'daki Kürdler, özellikle de trajediyle sonuçlanan, halkın helal oylarıyla seçilmiş Başbakan Musaddık'a yönelik 1953'te CIA ve İngiliz istihbaratı M16' nın taşeronluğunu üstlendiği Shell patentli darbesiyle iktidardan uzaklaştırıldığı ve demokrasi perdesinin bir daha açılmamak üzere kapandığı dönemden beri acılar, işkenceler, ihanetlerle yoğruldu. Sürekli olarak emperyalist emellere sahip ABD ve İngiltere tarafından son kertede arkadan hançerlendiler. Bu kez aynı tuzağa düşerler mi? Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olurlar mı?..”[5]
Haklısın değerli dost, emperyalistler, bugüne kadar Kürdler için hayırlı işler yapmadılar, bundan sonra yaparlar mı, bilmiyorum. Yılana sarılmaktan başka çareleri olmayan Kürdler de herkes gibi işlerini bilmeliler. Onlar da artık eskisi gibi değiller, nöbeti kabul etmezler diye düşünüyorum. Çünkü çok aldanıp, çok aldatıldılar…
Ortadoğu kaynayan bir kazan. Yapay “Filistin Meselesi” bir yana, esas mesele, emperyalistlerin ve bölgesel güçlerin, hep birlikte 1920’lerde çizdiği, Kürdistan’ı bölen sınırlarla başladı. Başûr’da stabil bir durum var, Rojava’daki gelişmeler kısmen dindi, Bakûr’u konuşan yok (sanki orada her şey süt-liman); şu anda sıcak gündem, Rojhilat Kürdistanı’nın da içinde bulunduğu İRAN.
Yıllardır İran rejiminin, Kürdlere dar ağaçlarından başka bir şey göstermediği malum. Buna karşın yine çok bilmişler, çok akıllılar, Kürdlere, “rahat durun, emperyalizme bulaşmayın” tekerlemesini söylüyorlar, özellikle de Türkiye’dekiler. Elbette Kürdlerin derdi, Amerika’nın, İsrail’in, İran’ın çıkarları değil, kendi durumlarıdır. Kürdler kimseden toprak istemiyor, üzerinde yaşadıkları topraklarda özgürce yaşamak istiyorlar sadece.
Son gelişmelerden sonra İran rejimi nasıl bir şekil alacak? Birlikte uzun bir tarihi geçmişleri olan, kuzen de sayılan Farslar ve Kürdlerin durumu bundan sonra nasıl olacak? Güncel durum, öncelikle Amerika ve Amerika’nın Ortadoğu’daki en önemli müttefiki İsrail’e ve bölgesel bir güç olma hevesindeki İran’a bağlı. Tabii ki, Kürdleri egemenliklerinde tutan diğer yerel kolonyalist güçler de devredeler.
Kürdlerin, emperyalizme karşı olmak adına, kendisine zulüm yapan güçlerin yanında yer alması da emperyalistler tarafından kullanılmayı kabul etmesi de söz konusu değildir. Kürdlerin, İran mollaları veya Tramp gibilerle işi olmaz, onlar kendi ulusal haklarının peşindeler. Akıl verme derdinde olanların söyledikleri bir yana, Kürdler doğru diploması yaparak ve haklı olarak Ortadoğu’daki denklemde yer almak istiyorlar. Evlerinde oturup bekleyecek hâlleri yok, çünkü en çok onların canı yanıyor.
Günümüzde haklı olsalar da ezilen ulusların, silahlı-güçlü ezenlere karşı silahlı yoldan başarma şansları kalmadı. Kürdleri egemenliklerinde tutan Türkiye, İran, Irak, Suriye devletleri bunu iyi biliyorlar. O yüzden, Kürdlerin haklılıktan doğan haklarını aramalarını “terör”; diploması yapma girişimlerini, “emperyalizm işbirlikçiliği” olarak nitelendiriyor, suçluyorlar. Onlar yaparsa başarılı diploması, Kürdler yaparsa suç, teröristlik, işbirlikçilik, hainlik…
Doğruların bir gün ortaya çıkması huyu gibi, haklılığın da haksızlığa karşı bir gün başarması söz konusudur. Haksızlık yapanların korktuğu durum bu. Mantığı zorlayan emperyalizm teorileri de bunun için uyduruluyor…
/CT/
[1] Gerekçe: Kürdler Haçlıları durduran Selahaddin Eyyubi’nin torunlarıydı ve Hristiyan Ermenilere karşı tehlike arz ediyorlardı!..
[2] Genel olarak, Lozan’dan sonra Kürdistan’ın dört parçaya bölündüğü belirtilir. Aslında Kürdistan beşe bölünmüştür. 1639 Kasrışirin Antlaşmasıyla Osmanlı ve İran arasında paylaşılıp ikiye bölünürken 1828 Arpaçay Antlaşmasıyla İran’a bağlı Kafkasya Kürdistan’ı Çarlık Rusya’sına bırakılmıştır. Böylece o zaman üçe, Lozan’dan sonra beşe bölünmüş oluyor.
[3] 1918-1923 yılları arasındaki bu sıcak dönem içi bakınız: a) Mesut Yeğen, İngiliz Belgelerinde Kürdistan 1918-1958, Dipnot Yayınları, 2012, b) Celâl Temel, 1918-1923 Mondros’tan Lozan’a Kürdler, Kürdlerin Aldanma ve Aldatılma Yılları, İsmail Belişikci Vakfı Yayınları, 2017 ve 2021
[4] Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar, Angora Yayınları, 2010, s. 155
[5] Abdullah Ayan’ın, 6 Mart 2026 tarihli Facebook sayfası.