Dil ve Kültür Politikasında İki Farklı Çizgi: Ulus İnşası mı, Entegrasyon mu?

Sait Aydoğmuş

Bir önceki yazımda, son birkaç yıldır Kuzey Kürdistan’da  Kürd dili ve kültürü konusunda oluşan/yükselen hassasiyetin nedenlerini irdelemiştim.  Bu yazımda, bu hassasiyetin bir sonucu olarak  oluş(turul)an  belli başlı iki kurumdan ve bu kurumların konuyla ilgili farklı politikalarından  bahsedeceğim. 

Bu kurumlardan ilki, 2018 yılının son çeyreğinde, neredeyse tüm Kürd siyasi parti ve grupların ve  konuyla ilgilenen belli başlı akademisyenlerin, aydın ve entelektüellerin de içinde yer aldığı  veya katkı sunduğu  “Platforma Zimanê Kurdî -PZK”dir.  İkincisi ise, PZK’nin kuruluşundan sonra, PZK’nin kurucusu olmalarına ve halen yönetiminde yer almalarına rağmen, HDP, DBP ve  çevre örgütlerinin organizasyonuyla önce   “ Tora Ziman û Çandan” adı altında  çalışmalarına başlayan ve  daha  sonra  “Tora Ziman û Çanda Kurdî”  adını alan kurumdur.

Yazı boyunca, anılan iki kurumun dil ve kültür ile ilgili politika ve çalışmalarının şahsında, Kuzey’deki Kürd siyasetinin  konuyla ilgili günümüzdeki  politikasını, yakın geçmişteki (1970’li yıllar sonrası) politikasıyla da karşılaştırmak suretiyle irdelemeye çalışacağım.

Yakın Geçmişteki Politikamız…

Kürd ulusal hareketi, Kuzey Kürdistan’da,  1960’lı ve 70’li yıllarda, bir nevi yeniden doğup oluşurken,  sömürgecilerin yüzyıllardır toplumsal ve siyasal süreçlerine yaptıkları jenosidal müdahalelerin ve operasyonların yarattığı kadrolaşma ve tecrübe edinme kesiklikleri nedeniyle neredeyse bir  gençlik hareketi olarak doğdu.

O yılların Kürd ulusal hareketi, gerek neredeyse tümüyle gençlerden oluşmasından kaynaklı tecrübesizliği ve gerekse de o dönemin iki kamplı dünyasının ağır/keskin etkisiyle kendi mücadelesinin özgün nitelik ve koşullarının politik ihtiyaçlarını karşılayacak anlayış, değer ve tutumlardan çok, ağırlıkla uluslara arası sol ideolojinin değişik versiyonlarının etkisinde kaldı ve yine ağırlıkla  onlara özgü evrensel siyasi anlayış  ve değerleri benimsedi. Bu durum, hareketin,  ulus/ kimlik inşasının doğal ideolojisi olan milliyetçilik konusunda da haliyle   çarpık hatta negatif  bir anlayış ve tutum benimsemesine/takınmasına yol açtı. Bu çarpık anlayış, modern ulus inşasının temel/başat dinamiklerinden bazılarının yeterince önemsenmemelerine,  hatta dışlanmalarına neden oldu. Bu nedenle de hareket, uluslaşmada tüm ulusal güçleri/dinamikleri harekete geçirmenin, onların birliğini sağlamanın stratejik önemini yeterince kavrayıp gerçekleştiremediği gibi dil, kültür vb. diğer toplumsal/ulusal öğelerin de biri birleriyle ve ulus inşasıyla olan diyalektik bağını gereği gibi kavrayamadı/kuramadı. Özellikle ulusal inşanın ve sütunlarının belli başlı harçları olan/olması gereken dil ve kültürün korunup geliştirilmesi ile ilgili sistematik çalışmalar yapmadı ve bu yolda ortak ulusal kurumlar oluşturamadı. Bunun yerine,  dil ve kültür konuları/alanları ya siyasetin, hatta örgütsel çıkarların/hakimiyetin basit araçları gibi görülüp önemsenmedi; ya da dil ve kültürün korunup geliştirilmesi konusunun  “ulusal devrimin/kurtuluşun” sonrasına bırakılması veya gerektiğinde anılan tutumlardan “biraz o biraz bu” politikası izlendi. 

KİP/DDKD ve TKSP/Özgürlük Yolu’nun, konuyla ilgili görece doğru/duyarlı politikaları ve bu yoldaki sınırlı çabaları, “reformist anlayış/siyaset” olarak değerlendirilerek mahkum edilmeye çalışıldı. 

O zamanlar, böylesi sözde devrimci bir politikanın en açık ve ateşli savunucuları,  bir önceki yazımda Bingöl’de geçen bir olayın şahsında anlattığım gibi,  günümüzde, Kuzey Kürdistan’da, hegemonik siyaset olan PKK ve çevre örgütlerinin öncülleriydi.

50 Yıl Sonra Bugün Neredeyiz?

Peki, konuyla ilgili 50 yıllık bu yanlış politikadan, bu politikanın sonuçlarından ve pratik tecrübesinden sonra, bugün neredeyiz?

Gerek anlatageldiğim kendi yanlış politikamız,  gerek TC’nin Kürd/Kürdistan’ın tüm alanlardaki Kürd varlığına karşı uyguladığı jenosidal politikalar ve gerekse de  Küreselleşmenin, bilişimin ve başta internet olmak üzere iletişim teknolojisinin hızla  gelişmesinin  etkileri nedenleriyle sadece dil, kültür alanlarında değil; bunlardan da daha önemli olan siyasal alanda da (uluslaşma  ve devletleşme karşıtı bilinç ile Türkiyelileşme siyasetini kastediyorum)  asimilasyon ve entegrasyonun alarm zillerinin  zıngırdadığı  felaket bir durum yaşıyoruz.

Peki, her Kürdün çok rahatça görüp izleyebildiği bu felaket durumun, son yıllarda toplumda yarattığı kaygı ve dolayısıyla duyarlılığı, siyaseten gereği gibi önemseyip değerlendirebiliyor muyuz? Konuyla ilgili eski yanlışlarımızdan ders çıkarmayı ne kadar becerdik ve beceriyoruz? Dil ve kültür konusunda oluşan toplumsal hassasiyeti, ortaklaşıp ulusal inşa siyasetinin çıkarları için mi, yoksa hâlâ ayrışıp kendi siyasi ve örgütsel çıkarlarımız için mi kullanıyoruz/kullanacağız?  Ve tabii, tüm bu sorulara pratikte şöyle veya böyle cevap vererek mukabele etmenin, millet ve devlet olarak bekasını, biz Kürdlerin ulusal mücadelesini yok etmek; olmazsa, onu ulus inşa etme  yolundan/politikasından saptırmak üzerine kuran  TC’nin ve politikasının  geleceğini de belirleyeceğini asla unutmamak lazım.

İki Kurum İki Farklı Politika

Belirtildiği gibi, bu yazının temel konusu, “Platforma Zimanê Kurdî-PZK”nin ve  HDP ve çevre örgütleri tarafından resmen inkâr edilse de fiilen  aslında PZK’ye alternatif  olarak ve onu işlevsizleştirmeye yönelik kurulup dil ve kültür alanlarındaki bazı hibrit (melez) kurumlarla hızla geliştirilmeye çalışılan “Tora Zîman û Çanda Kurdî”nin oluşum ve faaliyetlerini irdeleyerek anılan sorulara cevap bulmaya/olmaya çalışmaktır. 

“Platforma Zimanê Kurdî”,  Kasım 2018’de, Kuzey Kürdistan’da dil ve kültür konusunda oluşan söz konusu toplumsal hassasiyetin bir ürünü olarak, 24 Haziran 2018 Genel Seçimleri öncesi  Kürdistani Seçim İttifakı’nı oluşturan  PAK, PSK ve diğer 3 grubun girişimiyle belli bir süreçteki tartışmalar, hazırlıklar ve mutabakatlar  sonucunda  oluştu. Sürece, zaman içinde, HAK-PAR dışındaki mevcut Kürd parti ve gruplarının tümü ile DBP ve Türkiyeli bir parti kimliğiyle HDP (9 Parti ve grup) ve konuyla ilgilenen belli başlı akademisyenler ve uzmanlar da katıldılar. Süreçteki tartışmalar sonucunda, oluşan mutabakata göre, PZK’nin yönetimi, zaman içinde, dil ve kültür ile ilgili çalışmanın akademik ayağını/bölümünü gerçekleştirip geliştirmek üzere konunun uzmanlarını kapsayan bazı özerk kurumların oluşmasına çalışacaktı.  Siyaset ve kurumları, bu özerk kurumları doğrudan oluşturmak ve yönetmek yerine, onların oluşumlarına ve çalışmalarına destek olacaklardı. Siyaset ve kurumları, konunun uzmanlarından oluşacak olan bu özerk kurumların dil ve kültür konusundaki akademik çalışmalarını ve ürünlerini değerlendirerek, konuyla ilgili kendi ortak politikalarını daha bir etkili kılıp toplumda aktüalize ederek kabul görmesinin, kısacası toplumsallaşmasının çalışmalarını yürütecekti. PZK, daha açık ve anlaşılır bir başka ifade ile Kürdçenin sosyal yaşamda, siyasette, aile içinde, çarşı-pazarda konuşulması ve yazı dili olarak kullanılması yönünde projeler üretip geliştirmeyi, varsa böylesi projeleri  destekleyip  etkinleştirmeyi hedefleyen bir misyon üstlenecekti.

Ancak PZK’nin çalışmaları, bu genel mutabakatın perspektif ve planına göre yürümedi. Platform, özellikle aynı siyasi merkezin değişik misyonlu partileri olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP), birlikte,   politik hegemonyalarını kurma ve dolayısıyla dil ve kültür politikasını da bu örgütsel hegemonyalarının bir aracı haline getirme çabalarının bir alanı/aracı haline getirilmek istendi. PZK’nin diğer taraflarının, Platform’un anılan perspektifine uygun olarak dil ve kültür alanında,  ortak ulusal bir kurum yaratabilmek uğruna gösterdikleri bütün uzlaşma çabalarına rağmen, anılan çevre, Platform’da, siyasi ve örgütsel hegemonya kurma çabalarından vazgeçmedi. Nihayetinde, bunun gerçekleşemeyeceği anlaşılınca,  geçen yılın son çeyreğinde, “Tora Ziman û Çandan-Diller ve Kültürler Ağı”  adıyla  PZK’ye alternatif bir çalışma başlatıldı. PZK’nin  diğer taraflarının kaygı ve  eleştirilerine rağmen, bu alternatif çalışma,  belli yayın organları ve derneklerle hızla kurumsallaştırılarak devam etti ve ettiriliyor.

PZK’nin, bu konuyu da değerlendirmeyi planlayan 22 Şubat 2020 tarihindeki Konferansı öncesinde (21 Şubat) yapılan basın açıklaması esnasında, basın temsilcilerinden bazılarının,  bu çelişik konuyla ilgili olarak sordukları soruya, anılan partiler adına, DTK temsilcisi Leyla Güven cevap verdi ve    “Hem PZK’de kalmaya devam edeceklerini hem de   ‘Tora Ziman û Çanda Kurdî’ adlı çalışmayı devam ettireceklerini” açıklıkla belirtti.

Bu çelişkili anlayış ve tutumun, dil ve kültür konusunda yaşamakta olduğumuz asimilasyon ve entegrasyon felaketi bakımından anlamını ve amacını anlayıp ona göre doğru bir tutum takınabilmek için, yeni adıyla   “Tora Ziman û Çanda Kurdî”  olan  kurumun çalışmalarını, daha yakından bakarak,  irdelememiz gerekiyor.

Temel  Politika Ayrıştırma ve Hibritleştirme

Fakat buna geçmeden önce, bir parantez açarak, konumuzu yakından  ilgilendiren, görece daha eski bir çalışmadan da bahsetmek gerekiyor:

HDP ve çevre örgütleri, daha PZK kurulmadan,  Mardin’de PAK İl Başkanı Sn. Bedran Acar ve çevresini de davet ederek, bir dil ve kültür derneği kurmak istediler. Ancak kısa süre içinde, kurulmak istenen derneğin, Kürdlerin dil ve kültürü için değil, “Halkların dil ve Kültürü”nü koruyup geliştirmek için kurulmak istendiği anlaşılınca, anılan arkadaşlar, böyle bir çalışma içinde yer almayı reddettiler. Nihayetinde bu çalışma, Mardin’de “Ebedi Diller ve Kültürler” adı altında bir dernekleşme ile son buldu. Kurucu kadroları bakımından ana gövdesini Kürdlerin oluşturduğu  bu derneğin  adının,  “Daha kapsayıcı olmak” gerekçesiyle “Kürd”  kelimesiyle tanımlan(a)mamasının  hangi  zihniyete,  amaca dayandığını, bunun siyaseten ve örgütsel olarak nereye varacağını, aynı çevre tarafından oluşturulan  HDP ve benzeri örgütlerin  vardıkları somut konumdan/misyondan  biliyor ve yaşıyoruz. Ayrıca bunun bize, Artuklu Üniversitesi’nin (Buna Devlet de diyebiliriz)  aynı konuyla ilgili olarak oluşturduğu bölüm için neredeyse aynı zihniyet ve amaç ile   “Yaşayan Diller”  adını seçmesini hatırlatmaması da mümkün değil.

 Devamla anlatacaklarım, dil ve kültür politikası/çalışması konusunda ad  olarak “Kürd”süzlüğü esas alan bu “Mardin Parantezi”nin kapanmamış, esaslı bir yol ve yöntem olduğunu gösterecek niteliktedirler.  Zira, PZK’nin kuruluşundan 1 yıl sonra, HDP ve çevre örgütlerinin organizasyonu ile dil ve kültür konusunda, 23 Kasım 2019’da, Diyarbakır’da Demir Oteli’nde bir Çalıştay gerçekleştirildi. Ancak bu Çalıştay da Mardin’dekinin benzeri   hibrit (melez) olan “Dil ve Kültürler Ağı-Tora Ziman û Çandan” adıyla başlayıp bitmişti.

Çalıştay sonrasında, gelecekteki çalışmalarıyla ilgili olarak açıklanan perspektif de bu melez isime/ada uygundu.

(https://www.amerikaninsesi.com/a/diyarbakirda-dil-ve-kultur-agi/5179056.html)

Konuyla ilgili olarak, HDP çevresine yakın basın yayın organlarının (Yeni Yaşam, Özgür Manşet, Mezopotamya Haber Ajansı) o tarihlerdeki sayılarına da bakılabilir.

 Anılan Çalıştay’ın, özellikle Kürd dili ve politikasıyla ilgili  en tehlikeli/tahripkar bombası, Çalıştay’ın belli başlı organizatörlerinden biri olduğu anlaşılan Sami Tan (Aynı zamanda Kürd-Pen’in Eşbaşkanı) tarafından patlatılacaktı. Sami Tan, Çalıştay’ı açış konuşmasında şöyle diyordu: “EM DIKARIN DEVOK Û ZARAVAYÊN KURDÎ BI PERWERDÊ BIKIN YEK”.  Türkçesi şu: “Kürdçenin şive ve lehçelerini eğitimle tekleştirebiliriz”.

Bazı internet siteleri, dergi ve gazeteler, bu “bomba” haberi “Devok û Zarawayên Kurdî Dibe Yek- Kürdçenin şive ve lehçeleri tekleşiyor” başlığıyla yayınlamışlardı.  (http://www.dimoqrati.info/?p=62563)

Böylece, yıllardır  “Önderlik”lerinin görüş ve emirlerine uygun olarak sözde çok kültürlü ve dilli  olacak olan “Demokratik ulus ve Cumhuriyet” için, Kürdlerin uluslaşma ve devletleşmelerini, üstelik  teorikleştirerek reddedenler,  uluslaşıp devletleşmeyi “otoriter, modernist ve tekçi” bulanlar;   emrivaki bir anlayış ve tutumla  Kurmancki ile Kirmancki/Zazaki’yi tekleştirmeyi planlayarak ne yaman otoriter, modernist ve tekçi olduklarını ortaya koymuşlardı. Ne yazık ki, neresinden bakarsak bakalım, iradi olduğu kadar saçma sapan da olan bu anlayış ve tutum, bize,  TC’nin, ta başından beri Kürdlerin ulus inşa hareketini bir de Kurmanclar ve Zazalar olarak bölüp engellemek için, zaten yaymakta ve yapmakta olduğu ve son yıllarda daha bir hızlandırdığı bir anlayış ve uygulamayı, hem de Kürdler vasıtasıyla daha da derinleştirip, yaygınlaştırıp  depreştirmeyi hatırlatmaktadır. TC’nin, Kurmanclar ile Kirmancları/Zazaları ayrıştırmak için yayıp uygulamakta olduğu politikanın birçok gerekçesi ve versiyonu bulunmaktadır. Ancak bunların en aktüel ve dolayısıyla etkililerinden bir tanesi,  “Devlet olarak kendisinin yani Türklerin değil; esasen Kurmancların,  Zazaları asimile ve entegre etmeye çalıştıklarıdır”.  Bu nedenle Zazaların  Kürd olmayıp ayrı bir ulus olduklarını savunan birçok kişi, yazı boyunca anıla gelen asimilasyon ve entegrasyon dalgasının/ çarkının yarattığı  psiko-sosyal kaygı/korku ortamında (ki bu dalga ve  ortam, bazı nedenlerle Zazaları çok daha kolay etkilemektedir), anılan uyduruk iddiaya inanmakta ve bu nedenle de Türklerden çok, Kurmanclara karşıtlık göstermektedir. Özcesi, Kürtçenin İki lehçesini, (Kurmanci ve kirmanci/Zazaki) tekleştirme görüşü, tam da TC’nin, hayli yıllardır başlatıp sürdürmeye çalıştığı Kürdleri bölme/parçalama yangınına benzin dökecek niteliktedir.

Aynı Yolda Devam Eden Toplantılar ve 11-12 Ocak Çalıştayı

Bu Çalıştay’dan bir müddet sonra,  aynı konuda, kamuoyuna ve basına yansıtılmayan bir toplantı da Ankara’da yapıldı. Bu toplantıya katılanların bazıları, anılan Çalıştay’ı,  hem bileşimi hem amaç ve adı hem de “Zaravaların tekleştirilmesi” ile ilgili olarak dile getirilen görüşleri bakımından eleştirdiler.

Benzer eleştiriler, HDP ile DBP’nin de hem kurucuları hem de yönetiminde bulundukları PZK içinde de önemle ve ısrarla dile getirildi. Bu eleştirilerle, özellikle asgari Kürdüm diyen/Kürd olarak kalmak isteyen herkesin varlığını tehdit eden ve bu anlamda tüm Kürdlerin ortak sorunu olan  asimilasyon ve entegrasyon dalgasının,  acil bir ulusal/toplumsal sorun haline getirdiği dil ve Kültür çalışmaları konusunda, ortak kurumlar içinde  birlikte olma, dayanışıp etkileşme ve  etkinleşme ihtiyacının altı çizildi.

Nihayet anılan kesimler, belirtilen kaygı ve eleştiriler nedeniyle  kısmen daralarak da olsa,  11-12 Ocak 2020 tarihlerinde, Diyarbakır’da  bir Çalıştay daha yaptılar.  Bu Çalıştay’da dil ve kültür konusunda oluşturulmak istenen kurumun adına, “Kurdî” kelimesi eklenip “Tora Ziman û Çanda Kurdî” olması kararlaştırıldı ve bu değişiklik, konunun esasına ilişkin olan diğer tüm eleştirileri hasır altı etmenin adeta kılıfı/örtüsü haline getirildi.

Zira, Çalıştay öncesinde ve sonrasında, bu kurumun şemsiyesi altında, değişik alanlarda  faaliyet göstermek üzere oluşan veya oluşturulan kurumlar, adlarıyla da projenin aslına/kaynağına uygun olarak tamı tamına  hibrittirler.

Kürdçe haftalık bir gazete olarak yayına başlayan “Xwebûn” adını düşünün. Kelime anlamıyla bir Kürde “kendisi olmayı” önerdiği, hatırlattığı için sempatik gelen bu “yanar döner” ad, hangi politikaya ve dolayısıyla halka uymaz ki… Yanı sıra, sözde şu veya bu siyasetten bağımsız, özerk bir yayın olan Xwebûn’un ilk sayısına verilen ve ısmarlama oldukları her halinden anlaşılabilecek ilanlar, onun hangi siyasi merkezin organizasyonu olduğunu açıklıkla ortaya koymaktaydı.

Adıyla tipik bir başka hibrit kurum örneği ise, geçen ay içinde kurulan “Wêjegeh Amed-Diyarbakır Edebiyat Evi”dir. (https://www.tigrishaber.com/diyarbakirda-cok-dilli-edebiyat-evi-acildi-61401h.htm)

Bu “Ev”e, sözde Çok dilli olduğu ve olacağı için bu ad seçilmişmiş.

Benzer bir başka örnek ise, aynı çevre ile ilişkili olduğunu sandığım “Kubar” adıyla Kürdçe yayınlanan moda dergisidir. (https://t24.com.tr/foto-haber/kurtce-moda-dergisi-kubar-yayin-hayatina-basladi,9312)

Zamanla  “Tora Ziman û Çanda ya Kurdî”  adlı şal altında, sözde “Halklar”  özde ise “Demokratik Ulus ve Cumhuriyet” için Türkiyelileşme yolunda  ulusal dinamik ve değerlerimizi araçsallaştırıp istismar eden bu tür hibrit kurumlarla daha çok karşılaşacağız…

Kısacası Kuzey Kürdistan’da önemli bazı farklılıklarla da olsa, temelde yine 50 yıl öncesinin aynı anlayışına/noktasına gelmiş bulunuyoruz. “Bazı Farklılıklardan” kastımın ilki negatif: 50 yıl öncesine göre, dil ve kültür alanında, devlet sahibi olmadan ve böylece kendi kamusal otoritemizi ve alanlarımızı yaratmadan, telafisi zor ağır kayıplarımız var. Farklılığın pozitif olan  2. yanı  ise,   dil ve kültürün hızla kaybolmasının bu felaketli koşullarında, hemen herkesin, bu durumu önemseyerek, buna karşı gerekli çalışmaları yapmak gerektiğini belirtiyor olması ve bu yolda bazı girişimlerde bulunmasıdır.

50 Yıl öncesine göre değişmeyen veya çok az değişen nokta ise, özünde şu veya bu siyasetten ve örgütten bağımsız olarak, Kürdüm diyen herkesin ortak sorunu olan dil ve kültür meselesini ve bu mesele konusunda oluşan toplumsal hassasiyeti,  ulusal inşa yolunda,  dayanışma ve ortaklaşma için değerlendirmek yerine, hâlâ kendi siyasetinin, hatta örgütünün çıkarları/hegemonyası için araçsallaştırıp ayrışmaya vesile etmek ve böylece bu alandaki çalışmayı verimsizleştirip etkisizleştirmektir.  

Açıktır ki bazıları, anılan dil ve kültür politikası ile bunun söz konusu yol ve yöntemlerini, asgari olarak Kürd olmak ve kalmak ile ilgili hassasiyetlerini, mevcut konjonktürün pratik rasyonalizmine uygun buldukları, buna inandıkları için bu kurumlarda samimi, dürüst bir inançla yer alıyorlar veya onlara destek oluyorlar. Bu bakımdan böylelerini yapa geldiğim eleştirilerden tenzih ediyorum. Ama PKK ve çevre örgütlerinin belli başlı yönetim odakları/organları ise, bu politikayı ve bunun anılan yol ve yöntemlerini, Devlet’in de organize ve teşviki ile hem dil ve kültürel, hem de siyasal olarak bilinçli ve planlı bir biçimde asimilasyon ve entegrasyonun lehinde kullanmaktadırlar. 

Anılan çevrenin, siyasi ve örgütsel çıkarları için pragmatizmi temel bir ilke edindiğini,  “Önderlikleri”nin ve örgütlerinin çıkarları için temel siyasal amaçlarını da basit birer araç gibi kullana geldiklerini biliyor ve yaşıyoruz. Son zamanlarda, belli nedenlerle 4 parçada da Kürdler arasında oluşup artmaya devam eden ulusal birlik ile ilgili hassasiyet konusunda da aynı durumla karşı karşıya değil miyiz? PKK’nin, son aylarda ulusal birlik ile ilgili yürüttüğü kampanyanın samimiyetine ve gerçekliğine kim inanmaktadır?

Ancak bu politikanın, gelinen aşamada,  PKK ve çevre örgütleri içinde de yoğun eleştiri ve dolayısıyla tartışma konusu olduğu anlaşılıyor. Önümüzdeki Türkiye seçimlerinin, bu tartışmayı ve hatta belli bir ayrışmayı hızlandırması ihtimal dahilindedir. Zira Kürd seçmenin, özellikle HDP’nin oyları, mevcut seçim sistemiyle Türkiye'de kimin iktidar olacağını belirleyecek niceliktedir. Kandil’in, HDP yönetiminin ve Selahattin Demirtaş taraftarlarının, seçimlerde, CHP ve dolayısıyla “Millet ittifakı” ile ittifak yapmayı planladıklarının hatta kararlaştırdıklarının birçok emaresi hatta kanıtı bulunuyor. Buna karşılık Abdullah Öcalan’ın  “3. Yol veya Ayak” projesi, nasıl gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin; özünde, Kürdleri böylesi bir ittifak yerine, İstanbul için yapılan yerel seçimde teşebbüs edildiği gibi, “Cumhur İttifakı” ile seçim ittifakına yönlendirmeyi amaçladığını gösteren birçok emare ve iddianın olduğunu belirtmek gerekir. 

Bu iki Türk ittifakının/kampının, Kürdlerle seçim ittifakı yapmak ile ilgili rekabetlerinin esas sahasının Kürd dili ve kültürünün sahası olacağını gösteren bazı planlar ve emareler var. İki taraf da Kürd Dili ve Kültürü ile ilgili bazı hakların tanınması/kullanılması için hazırlıklar yapmakta, bazı girişimlerde bulunmaktadır.Ancak sağı ve soluyla özünde Türk milliyetçileri olan bu iki ittifak, her yönüyle varlıklarını, Kürdlerin vatan ve milletleriyle  yoklukları üzerine bina etmiş bulunuyorlar.  Bu nedenle anılan tarafların seçim ittifakı için söz konusu edecekleri dil ve kültürel hakların, Kürdlerin uluslaşma ve devletleşmelerine hizmet etmesi yerine, entegrasyonu güçlendirecek nitelikte olmalarına özenle dikkat edilecektir. Yanı sıra söz konusu hakların ölçüleri/misyonu konusunda da biri birleriyle rekabet edecek, biri birlerini suçlayacaklar da. Aslında bu süreç bir ölçüde başlamıştır da.

Konumuz bakımından işin hassas noktası da burasıdır. PKK çevre örgütlerinde siyasal içerik ve beklentileriyle biri birleriyle önemli oranda çelişen ve fakat yakın zamana dek ustalıkla dengelenerek birlikte tutulup yürütülen iki siyasal çizgi bulunduğunu biliyoruz. Bu çizgileri çok genel nitelikleri ile ifade edersek; sözde multi-kültürel ve fakat aslında entegrasyonist olan  çizgi ile görece ulusal talep ve beklentileri olan çizgi.  Siyasal ve sosyolojik taban ve gerçeklikleri de farklı olan bu iki çizginin, PKK ve çevre örgütleri içinde yıllardır süre gelen denge ve uyumlarının, özellikle son yıllarda, Kuzey ve Rojava Kürdistan’ındaki bazı gelişmeler nedeniyle ciddi bazı sorunlar yaşadığını da biliyoruz. 

İşte gelecekteki Genel Seçimlerde hem Türk tarafında hem de PKK’de anılan taraflar arasındaki seçim ittifakı ile ilgili rekabet ve dolayısıyla buna ilişkin tartışma ve tutumlar, özellikle PKK’deki taraflar açısından daha sıcak ve problemli geçecek ve tarafların süregeldikleri uyum birlikteliklerini daha bir zorlaştıracaktır hatta belki onları ayrıştıracaktır da.

Ancak PKK ve çevre örgütleri, ister anılan nedenle veya başka nedenlerle ister zorlansınlar, isterse de ayrışsınlar, Kuzey Kürdistan’da onlara karşı veya onların yanı sıra güçlü ve dolayısıyla etkili siyasal ve örgütsel alternatif(ler) yaratılmadıkça, var olan esas durum değişmeyecektir.   Zira örgütsel çıkarları ve gücü için siyasal amaçlarından vazgeçerek onları araçsallaştıran, bu nedenle her devletin, gücün siyasal planları yolunda araç rolü oynayabilecek bu söz konusu örgüt, zaman zaman bazı sorunlar nedeniyle zorlanmalar ve çatlamalarla belli daralmalar yaşasa da, sonuçta mevcut siyasal ve örgütsel hegemonyasını ve dolayısıyla tekliğini sürdürerek, içinde veya dışında, insanları, akımları, partileri, grupları ehlileştirip, iradesizleştirip, bölüp, parçalayıp etkisizleştirme riski devam etmektedir. 

18 Mart 2020