Cengiz Güngör
1979 Yılıydı…
Kürdistan toprakları üzerine sıkıyönetimin kara kâbusu çökmüş; demokratik kitle örgütlerinin kapılarına birer birer kilit vurulurken, 12 Eylül’ün kanlı ve zifiri karanlık zeminleri döşenmeye başlanmıştı. Evlerimiz basılıyor; gözaltılar, tutuklamalar ve zindanlar hayatımızın en yalın, en çıplak gerçeği hâline geliyordu. Ailemizin bir ferdi, abim de bu gazaptan nasibini almış; önce Siirt’in gözaltı merkezlerine, ardından Diyarbakır Cezaevi’nin o insanı yutan labirentlerine götürülmüştü.
Henüz 10 yaşındaydım. Çocukluğumu bir kenara bırakıp zindan kapılarına taşınmaya başladığım ilk günlerimdi. Abimin öğretmen olan iki arkadaşı Diyarbakır’a gideceklerini, istersem beni de görüşe götürebileceklerini söylediklerinde hiç tereddüt etmedim. Diyarbakır’a vardığımızda tarihi Sur Dibi’ndeki TÖB-DER henüz kapatılmamıştı. Abimin arkadaşları beni bir başka yürekli insana, Vedat Aydın’a emanet ettiler. O gece Vedat abinin misafiri oldum; şefkatin ve direnişin ne demek olduğunu daha o yaştayken babacan yüreğinde hissettim.
Ertesi sabah erken saatlerde Vedat abi elimden tuttu ve beni o uğursuz cezaevinin kapısına götürdü. Siirt’te gözaltı mekânlarını görmüştüm ama zindan gerçeğiyle ilk defa bu kadar sert yüzleşiyordum. Belli prosedürlerden, aramalardan ve aşağılamalardan geçtikten sonra bizi grup grup içeri aldılar. Görüş kabinlerinin olmadığı, demir parmaklıkların ardından namluların gölgesinde bir bekleyişti bu…
Beklerken çocuk gözlerimle etrafı süzüyordum. Bildiğim, yüzüne aşina olduğum ama hiç konuşmadığım biri yaklaştı yanıma. Sıcak, babacan bir edayla sordu:
“Çocuk, sen kimin oğlusun?”
“Ben babam için değil, abim için buradayım amca, abimi görmeye geldim” dedim.
O gelen amca, Mehdi Zana’ydı…
Eğildi, benimle konuşmaya başladı. Zindanın o buz gibi havasında belki topu topu 5 dakika süren ama ömrüme kazınan bir sohbetti bu. Cebinden 10 lira çıkarıp elime tutuşturdu:
“Bu parayla ne yapacaksın?” diye sordu.
“Kitap alıp okuyacağım amca” cevabını verdim.
Yüzünde beliren o ışıltılı gülümsemeyi hiç unutmam. Çok sevindi:
“Tamam. Bir dahaki görüşe geldiğinde seni yine göreceğim. Hangi kitabı aldığını, ne okuduğunu bana özetleyeceksin!” dedi.
O esnada abim geldi. Parmaklıklar arkasında sarılamadan, sadece bakışarak görüşümüzü yaptık. Görüş bitti; Vedat abi beni tekrar alıp otogara götürdü ve Beşiri’ye giden araca bindirdi.
Aylar sonraki bir ziyarette, zindan koridorunda Mehdi abi ile yeniden karşılaştık. O yine aynı sıcaklıkla, bir devrimcinin bir çocuğa verebileceği en samimi ilgiyle sordu:
“Ne yaptın keko, aldın mı kitabı?”
Kitapçıya gidip ortak bir kararla Sevgi Soysal’ın Barış Adlı Çocuk kitabını aldığımı söyledim ve heyecanla anlatmaya başladım. Biraz anlattıktan sonra elimden tuttu, güldü:
“Tamam, tamam keko… Okumuşsun,” dedi.
Bir çocuğun bilinci, Mehdi Zana’nın eliyle zindanda filizlenmişti.
Yıllar geçti… Aradan fırtınalı tarihler, sürgünler, ölümler ve kayıplar aktı gitti.
1996 yılında İstanbul’da haftalık olarak çıkan Roj Gazetesi’nde çalışıyordum. Doğu Mitingleri üzerine geniş bir yazı dizisi hazırlıyor; o mitinglerin örgütlenmesini, konuşmacılarını, politik ruhunu ve halka verilen mesajları belgeliyordum. Kuşkusuz o mitinglerin kalbinde, tertip komitesinin en önünde yine Mehdi Zana vardı.
O dönem Mehdi abi yurt dışındaydı. Bin bir güçlükle telefonunu bulup aradım. Kendimi tanıttım; Roj Gazetesi’nden aradığımı ve yazı dizisi için kendisiyle röportaj yapmak istediğimi söyledim. Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Nereli olduğumu sordu.
“Beşiriliyim,” deyince, 10 yaşındaki o çocuk onun zihninde birden canlandı:
“Sen Ayhan’ın o küçük kardeşisin, değil mi? Diyarbakır Cezaevi’nde parmaklıklar arasında tanıştığımız o çocuksun, değil mi?” diye sordu.
Yılların ve sürgünün yorgunluğu sesine yansımıştı. Bana ‘’yazı yazmayı pek sevmediğini’’ söyledi:
“Daha önce yayınlanan Bekle Diyarbakır kitabını okudun mu?” diye sordu.
“Elbette okudum Mehdi abi” dedim.
“O zaman sen sorularını hazırla keko. Kitabı oku, cevapları da kitaptan kendine çıkarıp yaz. Sen ne yazarsan benim kabulümdür, ben sana güveniyorum” dedi.
İtiraz ettim:
“Olmaz Mehdi abi, bu bir röportaj. Sorularımı sorayım, sen cevapla, öyle basalım.”
Ne dediysem de ikna edemedim. ‘’Sonra hazırlar sana gönderir onayını aldıktan sonra yayınlarız’’ dedim. Öyle de yaptık. Soruları ve cevapları hazırlayıp onayına sundum. Beğendi, yayınladık. Bir halkın siyasi hafızasına, zindanların yarattığı o sarsılmaz güven duygusuna bir metin daha armağan etmiş olduk.
1979 Diyarbakır Cezaevi’ndeki ilk karşılaşmadan, 1996’daki o telefon konuşmasına ve nihayetinde bugüne kadar uzanan uzun yılların ardından; partimiz PWK’nin (Kürdistan Yurtseverler Partisi) 30 Ağustos 2026 günü yapılacak olan 2.Olağan Kongresi için Diyarbakır’daydım.
29 Ağustos akşamı bir arkadaşımın evinde arkadaşlarımızla sohbet ederken acı haber yıldırım gibi düştü ortalığa: Mehdi Zana vefat etmişti.
İçimiz yandı. Zindanda dik duran, halkımızın özgürlük mücadelesine ömrünü adayan o koca çınar göçüp gitmişti. Gece boyunca telefonlar susmadı; defin programını, cenazeyi nasıl karşılayacağımızı tartıştık. İlk önce törenin saat 16.00’da olacağı söylendi, sonra aniden saat 11.00’e çekildiği bilgisi geldi. Aynı saatlerde kongremiz vardı. Genel Başkanımız Mustafa Özçelik ile birlikte cenazeye katılacağımızı arkadaş ve partililerimize duyurduk.
30 Ağustos sabahı kongre salonundan çıkıp Genel Başkanımız sayın Mustafa Özçelik, tüm kongre delegelerimiz ve kongreye katılan misafirlerimizle birlikte, kitlesel bir şekilde, Kürdistan bayraklarıyla, cenaze merasiminin yapıldığı Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin önüne doğru yürüdük. Alana adımı attığım an yüreğime bir bıçak saplandı, ruhum çekildi…
Mehdi Zana’nın tabutu ortada duruyordu; diğer tarafta ise Türkiya Bayrağı ve Atatürk'ün resmi ve semboller duruyordu… İçim bağıra bağıra vurdu: Mehdi abi böyle uğurlanmamalıydı!
30 Ağustos, Türk Devleti tarafından ‘’Zafer Bayramı’’ olarak kutlanmaktadır. 30 Ağustos günü yasal zorunluluk olarak tüm devlet daireleri ve belediye binalarına Atatürk Posteri ve Türkiye Bayrağı asılmaktadır. O gün Diyarbakır Belediyesi’nin dış cephesine de Atatürk Posteri ve Türkiye Bayrağı asılmıştı.
Mehdî Zana bir Kürt’tü, Kürdistaniydi. Hayatının en güzel yıllarını, gençliğini ve sağlığını tam da o sembollerin temsil ettiği devlet aklının ve 12 Eylül zindanlarının cenderesinde tüketmişti. Bu cenazeyi organize edenler; Mehdi’nin ömrünü adadığı siyasal düşünceye, kimliğine ve mücadelesine tamamen taban tabana zıt bir tablo sergilemişlerdi.
Aslında, cenaze merasiminin yangından mal kaçırırcasına hemen o gün, 30 ağustos günü, yapılmış olması başlı başına kek Mehdi’ye hakaretti, haksızlıktı. Diyarbakır içinden ve dışından cenaze merasimine katılmak isteyen binlerce insan ve kurum vardı. Eğer merasim 31 ağustos günü yapılsaydı, çok daha geniş bir katılımla kek Mehdi uğurlanabilirdi.
Ayrıca eğer merasim 31 ağustosta yapılsaydı, Belediye dış cephesine asılan Atatürk Posteri ve Türkiye Bayrağı zorunluluğu da olmayacaktı; Kek Mehdi o tabloya maruz kalmayacaktı.
Belediye’nin önüne vardığımızda, çok az bir insan grubunun orada olduğunu gördük. Yani kitlesel bir merasim için bir çabanın sar edilmediği her halinden belli oluyordu. Diyebilirim ki bizim belediye önüne gelişimizle kitlesel bir görünüm oluştu.
Kek Mehdi’nin tabutunun üst kısmı Kürdistan Bayrağı ile sarılmıştı, ama, her iki yan tarafı, kırmızı, yeşil, sarı renklerden oluşan ve daha çok PKK-KCK’nin kullandığı bayrak sarılmıştı. Dikkat çeken bir şey de, Kürdistan Bayrağı’nın üstü çiçeklerle sarılmış, Kürdistan Bayrağı görünmüyordu, PKK-KCK renkleri ise çok net görünüyordu.
Bunun bir tesadüf olmadığı, bilinçli bir tercih olduğu sırıtıyordu.
Belediye önünde Diyarbakır Belediyesi Eşbaşkanı, Mehdi Zana ile aynı dönem cezaevinde olan PKK davasından bir kişi ve DBP Eşgenelbaşkanı Keskin Bayındır konuşma yaptılar. Bu konuda da, Mehdi Zana’nın emek ve mücadelesine denk düşen bir tutum sergilenmemiş, Mehdi Zana’nın düşüncelerini ve mücadelesini dile getirecek yakın bir arkadaşına söz hakkı verilmemişti.
Bu durum karşısında, Mehdi Zana’nın Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’ndeki arkadaşlarında biri olan, PWK Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Can Azbay, fiili olarak mikrofunu aldı ve konuşmak istediğii söyledi. Merasimi düzenleyenler hiçbir şey diyemediler. Kek M.Can Azbay, Mehdi Zana’nın Kürdistan özgürlük mücadelesinin bir neferi olarak emek ve rolünü, 5 Nolu Cezaevinde, Necmettin Büyükkaya, Hayri Durmuş, Yılmaz Demir, Remzi Aytürk ve diğer şehitlerle birlikte verdiği mücadeleyi dile getiren etkili, dolu, duygusal bir konuşma yaptı.
Belediye önündeki tören alanında yapılan kısa konuşmalardan sonra tabut cenaze arabasına yüklendi ve mezarlığa doğru yola koyuldu. PWK Genel Başkanı, başkan yardımcıları, MYK üyeleri, meclis üyeleri, delegelerimiz, partili arkadaşlarım ve kongremize katılan misafirler; tam da Mehdi abiye yaraşır bir duruşla cenaze arabasının arkasında ulusal bayraklarımızla yürüyüşe geçtiler. En azından belediye önündeki o gölgeli törenden sonra, ömrünü bu mücadeleye adayan o çınar, mezarlığa doğru kendi rengiyle, Ala Rengin’lerle ez uğurlanabildi.
Diyarbakır Zindanı’nda elime 10 lira tutuşturup “Kitap oku” diyen o bilge insan, asi ruhuyla belleklerimizde sonsuza dek yaşayacak. Ancak, yangından mal kaçırırcasına yapılan cenaze töreni ve orada organizasyonu üstlenenlerin Mehdi abiye haksızlığı ifade eden tutumları bir soru işareti olarak kalacak, unutulmayacaktır
19.09.2029